1999 Şubat’ında Magazin Gazetecileri Derneği ödül töreni düzenlenir. Programda önce kokteyl, ardından yemek vardır. Gece iyi başlar ama sonra ortalık karışır. Kısaca çatallı bıçaklı gece desek, iyi bir özet olur.
Çatallı bıçaklı gece, unutulmaz bir gecedir. Hem Ahmet Kaya’nın hayatında, hem ülkemizin tarihinde önemli bir yer tutar.
O törende Ahmet Kaya’ya “Yılın En İyi Sanatçısı Ödülü” verilir.
Ödül alanların birkaç cümle etmesi beklenir doğal olarak. Ahmet Kaya da bir elinde ödülü, diğerinde mikrofon, önce teşekkür eder, sonra bir müjde verir. Kendi açısından müjdedir ama orada bulunanların çoğu için hiç de öyle görülmez. Kabulü kabil değildir.
Söylediği şu: Bir sonraki kasetinde anadilinde bir şarkıya yer vereceğini, bir klip çekeceğini söyler.
Anadili… Anne dili… Dünyada hiç kimseye yasaklanamayacak bir haktır ana dili. Fakat henüz ülke o aşamaya hazır değildir ki koca salon havaya kalkar.
Meşhur bir genç şarkıcı sahneye fırlar, mikrofonu alır, konuşmaya başlar. Konuşma dedik ya aslında maksat Ahmet Kaya’ya itiraz etmek, haddini bildirmek ve tabii tahkir etmek.
“Kimse şah değil, padişah değil” diye başlayan şarkıya başlar. Devamındaki sözleri değiştirerek “Bu vatan bizim, ellerin değil…” şekline çevirir. Ardından, Onuncu Yıl Marşı. “Çık tıka çıka lınla…”
Salondakiler de hep bir ağızdan ona uymakta beis görmez. Birçoğu için sürü psikolojisi geçerlidir o anda. Belki tek tek konuşulsa, orada bulunanların pek çoğu Ahmet Kaya’ya hak verecektir. Nitekim daha sonra onu kum gibi ezip geçmek isteyenler arasından nedamet getirenler olmuştur. “Yanlış yaptık, pişmanım” demişlerdir ama ne fayda?
O anda herkes birbirini gaza getirmiştir. Sahneye çatallar, bıçaklar fırlatılır.
Bölücülükle suçlanan Ahmet Kaya, bölücülüğe de kökten karşıydı. Masasına döndüğünde uzatılan mikrofonlara şöyle söyler:
“Yıllarca bunu söyledim. Türk ve Kürt kardeştir ve yıllarca da böyle kalacaktır. Yıllarca Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü savundum. Binlerce yıl daha bölünmeyeceğini savunuyorum. Kürt realitesinin tanınması gerekir. Bunu söylüyorum…” dediğinde bile çatal kaşıklar havada uçuşmaya devam eder.
Fırlatmayanlar ise elindeki çatalları porselen tabaklara vurur, bağırıp çağırır. Böylece ülkenin yüksek menfaatlerine sahip çıktığını sanmaktadırlar.
“Bölücü, vatan haini” gibi sataşmalar başlar. Çünkü Kürt diye bir şey yok. Dolayısıyla Kürtçe diye bir dil de yok. Çünkü “Onlar dağ Türk’ü. Karda yürürken bastıkları yerden kürt kürt diye ses gelmiş de…” Böyle bir anlayış vardı. Böyle bir söylem…
Daha sonra büyük gazeteler “Vay şerefsiz!”, “Bölücü yavşak, mahkemede terledi!” gibi manşetlerle çıkar.
Hâlbuki Ahmet Kaya, o manşetleri atanlardan yüz kat daha vatanseverdir.
İsrail’in hadsiz sataşmalarına şöyle cevap vermiştir. Hiç kısaltmadan verelim: “İsrail demiş, Filistin’den sonra beklesin sıra Türkiye’ye gelecek. Gel bakalım. Bak oğlum… Biz evde gazı ocağa bağlarken, çakmakla kaçak olup olmadığını kontrol eden bir milletiz; senden mi korkacağız? Senin altına bir gaz bağlarız, ona bir çakmak koyarız, dünyada İsrail diye bir devlet kalmaz. Akıllı ol ulan, kimle uğraştığını bil, binamus.”
Böyle söyleyen birinin ipi çekilmez mi?
Ahmet Kaya bir de başörtüsü ile üniversiteye gidemeyen kızları da savunmaz mı?
“Sistemler ve koşullar ne olursa olsun, benim annemin başındaki türbanı kimse çıkartamaz. Demokrasiyi savunuyoruz. Üniversiteye pantolonla giriliyorsa, türban da girebilmeli. Zulüm, kimin tepesindeyse, biz onun tepesinde olacağız. Türbanlılara zulmedenlerin tam tepesinde olacağız. Bunun başka yolu yok çocuklar. İnanca saygı, düşünceye özgürlük. Gerçek budur.”
Böyle konuşan birinin defterini dürmek için kollar sıvanır elbette.
Siyonistlere uşak olmayı kendince şeref bilenlerin atacakları manşet başka nasıl olacaktı?
Gördüğü tepki dolayısıyla çok üzüldü Ahmet Kaya. Beklemediği bir tavırdı o. Ardından basın yayın organlarıyla saldırılması ise daha ağırdı.
“Artık seninle duramam/ Bu akşam çıkar giderim” dedi ve çekti gitti. Paris sokaklarını arşınlamaya başladı. Bir gün dönecekti elbette. Vatan hasretine dayanacak biri değildi.
Tam burada, Zülfü Livaneli’yi davet ettiği programda -elindeki sazı çalmaksızın- söylediği şu sözler dikkat gerektirir: “Yandım ataşına del oldum yana yana/ Diz çöker ağlarım yetiş nerdesin/ Canım nerdesin sen/ Gülüm nerdesin sen/ Bekle ben öleyim ki/ O zaman gelesen…”
1957 yılında Malatya’da başlayan hayatı, Paris’te 16 Kasım 2000 tarihinde sona erer. Kalp krizi geçirir, eşi Gülten Kaya’nın çağırdığı ambulans yetişemeden vefat eder. Orada defnedilir.
Mezar taşında portresi vardır ve şu sözleri yazılıdır: “Hoşça kal sevgili ülkem.”
Vefatının 25. yılında İstanbul Taksim AKM salonunda bir anma programı yapıldı.
“Ahmet Abimin Şarkıları”
Yakın dostu ve bazı şarkılarının söz yazarı Ali Çınar’ın sunduğu programda Ümit Yılmaz, ustasının eserlerini çalıp söyledi.
Ümit Yılmaz, Ahmet Kaya ile çok genç yaşta tanışan ve orkestrasına dâhil olan, şefliğini üstlenen sanatçı. Bu da mesajı: “Kalbimizdeki sesi hiç susmadı. Şarkılarında buluşmaya devam ediyoruz.”
Belgesel gibi bir gece oldu. Ahmet Kaya şarkıları, hatıralar, hatıralar… Samimi sohbet, hasret ve gözyaşı…
“Hep sonradan gelir aklım başıma hep sonradan” sözlerinin şairi Ali Çınar’ın “O, sisli havalarda bile parlayan bir yıldızdır” sözü unutulmaz bir cümle olarak hafızalarda yer etti.
Arslan Güven’in çektiği Ahmet Kaya’nın meşhur güvercinli fotoğrafıyla ilgili hatırası programa renk kattı. Kent Ozanları’ndan Serhat Turunç’un tar ile katılması, Elif Kaya’nın ve Gece Yolcuları Edis İlhan Uğur Arslantürkoğlu’nun şarkıları son derece dokunaklıydı.
Ahmet Kaya’yı anmak demek, aynı zamanda Yusuf Hayaloğlu’nu anmak demektir. Kayınbiraderi ve o güzel şarkılarının şairi.
Birkaç unutulmaz örnekle sözü tamam edelim.
“Başım belâda/ Adamın biri vurulmuş sokakta/ Cebinde adresim bulunmuş/ Başım belâda/ Tabancamı unutmuşum helâda/ Nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan tutarsızlık/ Nerden baksan ahmakça…”
Bu şarkıyı eleştirmeye yeltenenler olmuştur. “Delikanlı adam helada küpesini mi unutacaktı?” diye cevap vermiştir Ahmet Kaya. Nitekim bu sözler, gerçek hayattan alınmadır. Böyle bir hadise yaşanmıştır ve önce söze sonra saza dökülmüştür.
“Beni burada arama/ Arama anne/ Kapıda adımı, adımı sorma/ Saçlarına yıldız düşmüş, koparma anne…”
Bu şarkıysa Diyarbakır Cezaevi’ni hatırlatır. Bir mahkûmu ziyarete gelen kadın ile oğlu görüş süresi boyunca tek kelime etmeden bakışırlar. Çünkü anne, Kürtçe’den başka dil bilmez. Sadece oğlunun adını söyler, başka bir kelime çıkmaz ağzından. Kürtçe konuşmak yasaktır. Başlarında jandarma beklemektedir. Elinde tüfeği vardır. Tüfeğin de dipçiği…
“Kalan kalır, kalan kalır/ Giden gider kalan kalır/ Ben giderim geri gelmem/ Benden sonra kalan kalır…”
Ahmet Kaya 43 yaşında vefat etti. Geride kalan sevenleri, kahrından öldüğünü düşünür.
Komşuyduk fakat hiç karşılaşmadık. Yahya Kemal’in “ücra ve fakir İstanbul” dediği Kocamustafapaşa’da otururken, babasına söylediği sözü köşedeki bakkaldan işitmiştim. “Baba, ileride çok zengin olacağım ve o zaman sana bu Paşa’nın yarısını alacağım.”
Eserlerine ve yaptıklarına bakınca, sanki iki kat yaşamış gibi bir hükme varmak mümkündür. Hepi topu yirmi küsur yıllık bir sanat hayatında, iki yüz civarında eser vermiştir. Sanki erken gideceğini biliyor gibi… Allah rahmet eylesin.



