Bu Ramazan’da da aynı temcid pilavı: Laiklik dayatması!

İslâm’ı terakkiye mâni gören bu zihniyet, Müslüman Türk devletlerinin tarihteki parlak dönemlerini, zaferlerini unutturmak için kırk takla atarlar. Bu millete deli gömleği giydirircesine elini, kolunu bağlayarak aklını, fikrini, tarih şuurunu yok ederek adeta yaşayan bir ölüye çevirdiler. Bu milleti tarihte dünya lideri yapan en belirgin unsurun İslâm’a bağlılığı olduğu gerçeğini asla ve asla ağızlarına almak istemezler.

1909’dan bugüne değişmeyen senaryo

HER Ramazan ayında ve Kurban Bayramı’nda birilerinin asırlık kinleri depreşiveriyor. Merhum Başbakan Necmeddin Erbakan’ın da dediği gibi bu mutlu ve putlu azınlık belki de Tanzimat’tan beri aynı teraneyi tekrarlıyor. “İrtica hortladı!”

Özellikle 1909’da yaşanan (31 Mart 1325/13 Nisan 1909) 31 Mart provokasyonu (vakası) ile siyasî literatüre adeta demir atan bu içi boş, çirkin ve asılsız “irtica” yaygarası Cumhuriyet döneminde de en geçerli saldırı kavramı olarak liste başında yer alıyor. “Mal bulmuş Mağribi” deyiminde olduğu gibi, bu kavram ve onun klonlanmış farklı bir versiyonu olan “Laiklik elden gidiyor!” sloganı, yeni Mağribilerin yapıştıkları bir metaa dönüştü.

İngilizlerin adım adım planladıkları Devlet-i Âliye’nin tasfiyesi operasyonunun ilk aşaması olan 31 Mart provokasyonu ve Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiydi. İttihatçıların İngiliz önderlerinden Tapınakçı Aubrey Herbert Kasım 1908’de İstanbul’a gelerek, “tedirgin” İTC liderleriyle görüşmüş ve harekât emrini vermişti. “Hâl Operasyonu”nu, Masonlar adına Selanik Mebusu Emanuel Carasso koordine etmişti!

Meşrutiyet rejimini korumak adına Selanik’ten çıkan ve komuta kademesinde Mason ve Sabetayist dönmelerden oluştuğu ileri sürülen İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinin yer aldığı, “Hareket Ordusu” denilen 40 bin kişilik askerî birliğin içinde yıllarca Devlet-i Aliyye’yi Balkanlar’da meşgul eden ve birçok Müslümanın kanını döken meşhur eşkıya reislerinin de bulunduğu belirtilmektedir. Mesela Bulgar komitacılar Yane Sandanski (Jane Ivanov Sandanski), Todor Panitsa, Hıristiyan Arnavut komitacı Çerçiz Topulli, Kapitan Keta, Karayko gibi İç Makedon Devrimci Örgütü mensuplarının; ayrıca Ermeni Hınçak Partisi ve Taşnaktsutyun örgütlerinin çete reisleri ve bunların yanında 700 kişilik bir “Musevî Taburu” da yer alıyordu.

Emellerine ulaşan İngilizler, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ile kasten yakınlaşmamış ve Osmanlı’yı Almanların kucağına zorla itmiş, payitahtı işgal etmiş, İmparatorluğu yıkıp ülkeyi parça parça etmiş, ilerleyen süreçte Kurtuluş Savaşı sonrası tek kurşun atmadan çekip gitmiş ama görünen o dur ki giderken birçok taahhüt almış ve bunlar gerçekleştikten sonra yeni yönetimin varlığını kabul etmiştir.

Demokrasi maskeli darbe zihniyeti

O gün bugün bu İttihatçı zihniyet ne zaman kendi tahtları sarsılmaya başlasa hemen bu iki slogan ile sokaklara dökülüp koro hâlinde bağırarak; kimi zaman orduyu, kimi zaman yüksek yargıyı kimi zaman da kendi siyasî çizgilerindeki halkı kışkırtmayı bir siyaset modeli olarak benimsediler.  

1960 gece yarısı baskınını hazırlayan argümanların en başında da “irtica” ve “Laiklik elden gidiyor!” suçlamaları vardı. Sonuçta, meşru yollardan sandıktan çıkamayacaklarını anladıkları anda, halkın reyleriyle ve kahır bir ekseriyetle seçilmiş bir iktidarı Latin Amerika ve Afrika ülkelerinde sık görülen antidemokratik bir uygulama olan askerî darbe ile tasfiye ettiler. Sorsanız “Siz kimsiniz?” diye, size verecekleri tek cevap “Biz aydınız!”olacaktır. Bu nasıl aydınlıktır ki hep karanlıklara kapı açar? 

Bununla da yetinmeyen bu zihniyetin mümessilleri, Yassıada’da idam etmeyi kafaya koydukları DP’li mebuslar için 42 mezar kazdırır; sonra emir aldıkları ağababalarının tazyikleri neticesinde bu sayıyı üçe düşürüp bir başbakanı ve iki bakanı idam ederler. Ama sorsanız bu efendilere; hepsi de demokrattır, hepsi de insan hakları savunucusudur. Hülasa, ellerinden gelse tüm DP’lileri asmak isterlerken, bu tazyik üzerine bundan vazgeçerek bir başbakanı ve iki bakanı asabilecek kadar da canileşmişlerdir. 

Bundan sonra artık bir moda hâline gelen on yılda bir yapılan askerî darbelerin gerekçeleri hep “irtica” ve “laiklik” vurgusuyla sunulur. Böylece birçok gencin hayatı darağaçlarında sonlandırılırken, bu “çok insancıl” ve “çok demokrat” zihniyet mensupları timsah gözyaşlarıyla haksızlıkları, yolsuzlukları, zulümleri geçiştirirler.

Cübbeli hukukçular, cübbeli akademisyenler ve sözde gazeteciler, “irtica” ve “laiklik” sloganları atarak göreve çağırdıkları bu milletin ordusunu kendi kirli ve kanlı siyasetlerine alet ederken tam da bir gericilik yaparak kurumları “yeniçeri”leştirmekten asla gocunmazlar.

Türk siyasî tarihinde irtica ve laiklik iftiraları ile birçok siyasî parti kapatılmıştır. Hatta iktidara gelmiş partiler bile bu suçlamalarla kapatma davaları ile uğraşmak zorunda kalmıştır. 1909’da yaşanan 31 Mart hadisesinden bu yana tam 117 yıl, laikliğin kabul edildiği 1937 yılından (Anayasa’ya giriş tarihi) bu yana 89 yıl geçmesine rağmen ne irtica dedikleri geri dönüş yaşanmış ne de şer’i bir hukuk sistemi kurulmuştur. 

Artık temcid pilavına dönen bu sloganik iddialar, bu Ramazan ayında da ısıtılıp servis edilmiştir. Laiklik denince bunların kafasında tam bir din düşmanlığı, “pardon!” tam bir İslâm düşmanlığı vardır. Bu kesimin karşı ve düşman oldukları tek din, İslâm dinidir. Bu zihniyetin mümessillerinin birçoğu açık veya gizli gayrimüslim olmalarına rağmen, buldukları her fırsatta akıllarınca Müslümanlara ve din adamlarına ayar vermek hadsizliğini göstermektedirler.

Geçmişte ibadetin diline, şekline, zamanına kadar müdahale edenler, dinî eğitimi yasaklayanların, Müslümanların baş örtüsüne, giyim tarzına müdahale etmek suretiyle yaptıkları zorbalıkları laiklik ile bağdaştıranların akıl sağlıkları ne kadar yerindedir acaba?

1950 yılından bu yana genelde sağ ve muhafazakâr iktidarların yönettiği bu ülkede, bir tek kimseye ne zorla namaz kıldırtan ne zorla oruç tutturan ne zorla hacca gönderen ne de zorla başını örttüren olmuştur. Ama ne zaman bu sözde aydın ve demokrat zihniyetin eline güç geçtiyse; insanların ibadet etmeleri yasaklanmış, ezanlar susturulmuş, zorla kız öğrencilerin başları açılmış, eğitim hakları ellerinden alınmış, kat sayı uygulaması gibi şeytanî hilelere başvurulmuş, insanlar fişlenmiş, hürriyetleri kısıtlanmıştır. Aklın, vicdanın, mantığın ve bilimin terazisinde tartılamayacak bu zulümleri işleyenler, her ne hikmetse hâlâ aydın, hâlâdemokrat, hâlâ özgürlükçü ve hâlâ hümanisttir!

Sıkıştıkları zaman utanmadan “Bu devleti biz kurduk” diye çıkış yapanlar, bu aziz vatanın düşman işgalinden kurtulması için oluk oluk kanı dökülen Müslüman Anadolu insanını yok sayabiliyorlar. 

Bugün yurtdışından fonlananlar, karşılarında kendileri gibi düşünmeyen insanları Amerikancılıkla suçlarken, Amerika ve Siyonist sermayenin desteği ile yaptıkları darbeleri unutabiliyorlar. Yine dün İngiliz ve Alman hayranlığı ile Sultan Abdülhamid’i devirmek adına bu ülkelerin gizli servisleri ile birlikte kurguladıkları 31 Mart hadisesini unutuverirler. Kendilerini İngiliz Büyükelçisi’nin arabasına at olarak koşanların torunları bugün yine onlardan medet ummaktadırlar. Lafa gelince karşılarındakileri Amerikancılıkla, İngiliz sevicilikle suçlayanlar Amerika, İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri ile gizli ilişkilere girmekte, onlardan fonlanmakta, onların değirmenlerine su taşımakta bir beis görmezler.

Eğitimde özgürlük mü, dayatma mı?

İslâm’ı terakkiye mâni gören bu zihniyet, Müslüman Türk devletlerinin tarihteki parlak dönemlerini, zaferlerini unutturmak için kırk takla atarlar. Bu millete deli gömleği giydirircesine elini, kolunu bağlayarak aklını, fikrini, tarih şuurunu yok ederek adeta yaşayan bir ölüye çevirdiler. Bu milleti tarihte dünya lideri yapan en belirgin unsurun İslâm’a bağlılığı olduğu gerçeğini asla ve asla ağızlarına almak istemezler.

Bugün özellikle Milli Eğitim Bakanı Sayın Yusuf Tekin tarafından bütün okullarda Ramazan ayı boyunca “Maarifin Kalbinde Ramazan” adı altında bir dizi dinî etkinlik düzenlenmesine dair 81 ile gönderilen genelge sonrası iyice zıvanadan çıkan bir takım azınlık kesimler; kâh basın yoluyla kâh sokaklara dökülerek protesto eylemleri başlattılar. Kimileri de Anayasa Mahkemesi’nin kapını çalmaya başladı. Gerekçeleri, bu genelgenin dinî siyasete alet etmek olduğu iddiası ile din ve vicdan özgürlüğüne, dolayısıyla Anayasa’ya aykırılık… Okullarda Ramazan etkinliği yapmanın dini siyasete alet etmek ile ilgisini anlayan varsa bir adım beri gelsin. Çocuklara dinî vecibeleri okullarda öğretilmeyecekse, nerede ve kimler tarafından öğretilecek acaba!?

Bu memlekette yaşayan Müslümanların din ve vicdan özgürlüğü yok mu? Onların çocukları camiye gidince, namaz kılınca, Kur’ân-ı Kerîm okuyunca, oruç tutunca, ilâhî söyleyince neden birilerinin özgürlüğü araya sokuşturuluyor?

Birileri de bu faaliyetleri bir asimilasyon olarak görüyormuş. Asimilasyon, aslından ve köklerinden uzaklaştırılarak başkalarına benzetilmek demektir. O zaman siz zaten asimile olmuşsunuz ama farkında değilsiniz. Mensubu olduğunuz dinin emirlerini öğrenmek ve öğretmek bir asimilasyon değil ancak öze dönüş olur. Tabii bunu anlayabilirseniz… 

Şunu da unutmayın: İslâm’ın emir ve yasakları sadece Müslümanları bağlar. Kimseye zorla bir şey yaptırılmaz ve yaptırılmıyor da... Ama sizin zihniyetiniz zorla Müslüman kızların başlarını açtığında din ve vicdan özgürlüğü neredeydi? Hani siz kız çocuklarının okumaları için projeler üretiyordunuz. İslâm’ı suçluyordunuz, kızların okutulmadığını iddia ediyordunuz. Ama siz, kız çocuklarını sırf başörtülü oldukları için eğitim haklarının ellerinden alındığında susuyor hatta bu cinneti destekliyordunuz. Bunlar yaşanırken bu memlekette Anayasa yok muydu?

Sonuç

Artık kimse; bu değerlerine, köklerine, milletine, halkına yabancı, kimlik ve kişilikleri flu olanların laiklik ve irtica yaygaralarını kaale almıyor. Hele hele bu Ramazan ayında bu temcid pilavı artık yenmiyor beyler. 

Anadolu’da “Oynarken çulunu yırtmak” diye bir laf vardır. Fazla hoplayıp zıplamayın, takkeniz düşer keliniz görünür; maskeniz düşer asıl kimliğiniz ifşa olur…