Bosna’yı yaşamak ve Bosna’ya bağlanmak

Dünyaya bozgunculuk ve zulüm getirmekten öte bir şey olmayan, Bosna’yı soykırım adına adeta laboratuvar ortamı olarak kullanan ve ipleri malum güçlerin elinde bulunan bu faşistler şükürler olsun ki emellerine ulaşamadılar, ulaşamayacaklar… Ancak her daim dikkatimiz ve ilgimiz bu topraklarda olmaya da devam etmelidir. Rehavete kapılmamalı ve Boşnak Müslümanlara yapılan soykırımı da, yaşatılan zulmü de hiçbir zaman unutmamalıyız. Aliya İzetbegoviç’in “Ne yaparsanız yapın soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır…” cümlesi, bizler için en önemli düstur olmalıdır.

SREBNENİTSA Soykırımı’nın 30. yılı anma törenlerine katılmak adına yaklaşık bir yıl önceden niyetlenmiş ve hazırlık yapmaya başlamıştım. Annemin babası yani dedemin Novi Pazar doğumlu olmasından, 1992-1995 yıllarında yaşanan soykırımı televizyon ve gazetelerden yakından takip etmemden ve bütün kitaplarını ilgiyle ve dikkatle okuduğum düşünce dünyamın kutup yıldızı olarak gördüğüm Aliya İzetbegoviç’e olan gönül bağımdan dolayı Bosna Hersek’e ve kültürüne yabancı değildim. Zihnimin bir köşesinde her daim ziyaret edeceğim yerlerin başında geliyordu ve Evlad-ı Fatihan’ın diyarı Bosna Hersek’i ziyaret bu yıla kısmetmiş. 


Memleketim Sakarya’dan Saraybosna’ya gitmek için erken saatlerde Sabiha Gökçen Havalimanı’na vardım. Uçağımın kalkış saatine kadar yanıma aldığım kitaplardan birini okuyarak vaktimi değerlendirmeyi düşündüm. Nuri Pakdil’in “Bağlanma” kitabını Sabiha Gökçen Havalimanı’nda bulduğum boş bir koltukta okumaya başladım. Kitapların kendini okuyucuya açtıkları bir vaktin olduğuna inanan biri olarak, yolculuğumun bir gün öncesinde valizime koyacağım kitapları belirlerken, aylar öncesinde aldığım ama bir türlü okumaya sıra gelmeyen “Bağlanma” kitabını da seçmiştim. Belki de sayfa sayısı az olduğu için gerek havalimanında gerekse de uçak yolculuğum esnasında bitiririm düşüncesiyle yanıma aldığım dört-beş kitaptan biriydi. İyi kitapların tamamı sizi bir yolculuğa çıkartır, bu yolculuk aynı zamanda insan olma yolculuğudur da. Fethi Gemuhluoğlu Kitabı “Dostluk Üzerine”yi okuduğumda, Nuri Pakdil’in Fethi Gemuhluoğlu için yazdığı bir kitabın olduğunu öğrendim. Ülkemizin önemli yazarlarından biri, bir kişiye hitaben bir kitap yazıyor ve kitabın adı da “Bağlanma”. Bosna Hersek yolculuğumun başında bu kitabı elime aldığımda benim de bir ülkeye yani Bosna Hersek’e bağlanacağımı nereden bilebilirdim!?


Saraybosna’da fırtına olduğundan dolayı uçağımın iki saat rötar yapacağını dış hatlardaki ekrandan öğrendiğimde, kitabı okumayı uçakta bitirmem de imkân dahilinde oldu. Benim gibi ilk kez yurtdışına çıkan biri adına ülke sınırları dışında hem de gökyüzünde bir kitabı bitirmek de ilk olmuş oldu. Hemen hemen her okuduğum kitapta kendime ait izler bırakırım, önemli yerlerin altını çizer ve çok önemli gördüğüm cümleleri de muhakkak kitabın boş sayfalarına not ederim. Böylece o kitapla kendi aramda bir bağ kurarım, kendi düşünce yolculuğumda o kitaptan edindiklerimi böylece kalıcı bir şekilde not etmiş de olurum. Nuri Pakdil, “İnsanlığa girdikçe daha çok tutunabileceğiz birbirimize: bağlanma, insanlığa girmek demektir” diyor kitabında. İnsanlığa girmek, Aliya İzetbegoviç’in “insan olmak ve insan kalmak” sözüyle ne kadar da birbirine yakın değil mi? Aynı inanç dünyasına sahip olmak bu olsa gerek...


Bosna’da ezanlar daha sessiz ama daha derin okunuyor


Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna’nın merkezinde yer alan ve Osmanlı Devleti döneminde 16. yüzyılda kurulmuş olan Başçarşı’ya sadece birkaç dakika uzaklıkta yer alan bir evin odasını gayet uygun fiyata bir haftalığına kiraladım. İlk kez Saraybosna’ya geliyorum ve adeta Türkiye’nin bir şehrine gelmiş gibiyim. Her sabah Başçarşı’da çorba içmek veya bol kıymalı leziz Boşnak “büreği” yemek ile güne başlamak, hem oranın yemek kültürünü hem de insanını tanımak açısından çok önemliydi. Çünkü bir yerleşim yerini tanımanın en önemli kriterlerinin başında, o yerin önemli çarşısını görmek ve esnafını tanımak gelmektedir. Bu açıdan baktığımızda özelde Başçarşı esnafının, genelde de Bosna esnafının hem kanaatkâr, hem gönlü zengin, hem de güler yüzlü olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bosna esnafının parayla olan ilişkisinde en belirleyici olan hiç kuşkusuz Osmanlı dönemindeki ticaret ahlâkını devam ettiriyor olmalarıyla birlikte, Tito rejimindeki mülk edinmeye karşı verilen az da olsa ruhsattan kaynaklı olarak dükkânların çoğunun alan olarak küçük olması gelmekte. Bu da kapital biriktirmenin ve ticarette aşırı zenginleşmenin önünü alıyor ve bu sayede de insanlar daha kanaatkâr ve daha safiyene kalabiliyorlar. 


Evet, anne tarafım Boşnak ve dedem Novi Pazar’dan Sakarya’ya gelmiş. Bu nedenle de Boşnak kültürüne hiç yabancı değilim. Burada gerek mimarî yönden, gerek yemek kültürü yönünden, gerek insanlarının sıcaklığı yönünden ülkemizin özelliklerine çok yakın bir durum söz konusu.


Bosna’da ezanlar camilerden bizde olduğundan daha sessiz ama daha duygu derinliği fazla olarak okunuyor. Belki de diğer dinlere mensup insanları yüksek sesle rahatsız etmemek içindir. Oysa çan sesleri olabildiğine gürültülü, tıpkı Ortodoks ya da Katolik kiliselerinin mimarî olarak olabildiğince büyük olması gibi. Saraybosna’nın neredeyse her sokağında bir küçük cami var ve hepsi de çok sade ama çok da insan ruhunu kendine çeken bir sıcaklığa sahip. Tıpkı Bosna’daki evlerin büyük çoğunluğunun az katlı ve sade olması gibi, Bosnalıların yaşamları da ibadethaneleri ve evleri gibi sade ve gösterişten uzak. Bu yaşantı tarzı inanç temelli olduğu için, Bosna Hersek’te ister Müslüman olsun, ister Hıristiyan olsun, isterse de başka inançtan olsun neredeyse tamamı çok sakin insanlar.


Aliya İzetbegoviç: “Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir”


Bosna’da mimarinin de bir ruhu var, tıpkı insan gibi… Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve sonra da Tito döneminde yapılmış olan o devasa ve adeta insanı ezen, köşeli ve soğuk binalar bile o inanç ikliminde bir üslûp ve bir ruh kazanmışlar. Adeta Saraybosna’yı bir kale surları gibi korumaya almışlar, çünkü Saraybosna da onları hep korumuş. Sırp faşistleri Çetniklerin saldırılarına karşı, bu devasa binalar Saraybosna’yı korumak adına siper olmuşlar. Birçok mermi ve bomba izini gururla taşımanın ve dik duruş sergilemenin huzuruyla bu binalar bizleri her gün selamlıyor.


Sırp ve Hırvat bölgesinden geçtiğinizin ayrımını en iyi şekilde anlamanın yolu, binalara bakmaktan geçiyor. Mermi ve bomba izi taşımayan binalar ne tesadüftür ki hep bu bölgelerde! Müslümanların yaşadığı bölgelerde ise binalarda bolca mermi ve bomba izine şahit oluyorsunuz. Ayrıca savaşın en şiddetli yaşandığı bölgelerde bile ne kiliselerde ne de sinagoglarda bir tek mermi izine bile rastlamıyorsunuz ama camilerde büyük yıkımlar yapıldığını üzülerek görüyorsunuz. Bu da Müslüman olmaktan kaynaklı olarak savaşın da bir ahlâkının olduğunu göstermesi açısından çok önemlidir. Oysa diğer inanca mensup düşmanlarda ise benzer savaş ahlâkına şahit olamıyorsunuz. Aliya İzetbegoviç bu durumu “Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir” veciz ifadesiyle dile getirilmiştir.


Müslüman olarak iyi olan her şeyi bünyeye alabilme ve kendi üslûbumuzla dönüştürebilme (inanç eleğinden geçirerek) kabiliyetine sahip olduğumuzdan dolayı, Avrupa’da bir adacık gibi duran Bosna zengin bir kültür ortamına sahip olmuş ve bu maya da en çok faşistleri rahatsız etmiştir. Bu durumun özeti Aliya İzetbegoviç’in şu sözünde ifadeye bulmuştur: “Kur’an ‘iman et ki iyi insan olasın’ demiyor, ‘iyi insan ol ki iman etmiş olasın’ diyor. Benim için yeryüzünde iyi, doğru ve güzel olan ne varsa o İslâm’dır.”




Mezarlıklar, evlerle ve sokaklarla iç içe... Bosna halkı yerin altındakilerle yerin üstündekileri birbirinden ayırmamış. Her gün ölümü hatırlama imkânına ve bu sayede de iman tazelemeye çok yakınlar. Ölümle yaşam arasındaki çizgi adeta burada kaybolmuş durumda.


Bosna halkı yerin altındakilerle yerin üstündekileri birbirinden ayırmamış


Mezarlıklar, evlerle ve sokaklarla iç içe... Bosna halkı yerin altındakilerle yerin üstündekileri birbirinden ayırmamış. Her gün ölümü hatırlama imkânına ve bu sayede de iman tazelemeye çok yakınlar. Ölümle yaşam arasındaki çizgi adeta burada kaybolmuş durumda. Oysa kimliğini kaybetmeye yüz tutmuş şehirlerde evler ile mezarlıklar birbirinden uzaklaştırılarak insanın ölümü düşünmemesi ve dolayısıyla bu dünya ile ahiret arasında anlam kuramaması için hemen her şey yapılmış. Bu da modern dünyada insanın aslında ne kadar ölümü hatırlamaması sağlanırsa o kadar da maneviyattan kolayca koparılmasının sağlanacağının bir göstergesidir. Bosna’da ise mezarlar ve mezarlıklar sadece evlerle ve sokaklarla iç içe değil, insanların dinlenme mekânları olarak yapılan parklarda bile mezarlarla karşılaşabiliyorsunuz. Ölüm ve yaşam arasında bu kadar yakın ilişki kurabilen bir toplumu ifsat etmek de bir hayli güçtür. Bosna, hemen her şehrinde gerek Osmanlı dönemi mezarları ile gerekse de Bosna Savaşı’ndaki şehitleriyle ölüm ile yaşam arasındaki bağı en güzel kuran ülke olmuş.


Saraybosna’ya vardığımda ilk uğradığım yerlerin başında Kovaçi Şehitliği vardı. Kaldığım yerin sadece 10 dakika yürüme mesafesinde ve Başçarşı’ya göre tepelik bir alanda yer alan şehitlikte, Bosna Hersek Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Aliya İzetbegoviç ile birlikte 1503 şehit mezarlığı yer alıyor. Bu şehitlikte Sırp, Hırvat ve kadın şehitlerin yer almasından da anlaşıldığı üzere, Bosna Savaşı’nda verilen mücadele hak ile batılın savaşıydı. Bosnalı Sırplardan ve Hırvatlardan vicdanlı olanların birçoğunun, Boşnaklar tarafında savaşması da bunun en büyük göstergesidir. Bosna Savaşı bizlere şunu gösterdi ki, iyi ve doğru yaşayanların bir hikâyesi olurken, diğerlerinin ise sadece kötü bir geçmişi vardır. Bosna’nın özgürlük hikâyesini insanlık adına kıyamete kadar örnek kılacak olan, iyi ve doğru adına yani İslâm adına yapılanlarla zulüm ve soykırım adına yapılanlar arasındaki mücadelede her daim iyi ve doğru olanın kazanacak olmasıdır.


Bize düşen görev, Aliya’nın Bosna’yı kime ve hangi düşünceye emanet ettiğini bilmemiz ve bunu anlamamızdır


Fikrin duyguya, duygunun da eyleme dönüştüğü şiirsel bir sürecin mayası olan çok az şehir vardır. Belki de bunların başında bu inanç zenginliği ve çok kültürlülük ile Saraybosna geliyordur. Aliya İzetbegoviç’in de Bosna’yı bir toprak parçası olarak görmemesi bundan olsa gerek: “Ve bizim Bosna dediğimiz şey, Balkanlar’daki bir toprak parçasından ibaret değildir. Çoğumuz için Bosna bir fikirdir. O farklı dinlere, uluslara ve kültürel geleneklere mensup insanların bir arada yaşayabileceğine dair inançtır.”


Bosna’ya bir turist olarak gelmekle, Saraybosna’yı “Avrupa’nın Kudüs’ü” olarak gören bir zihin ve duygu anlayışıyla seyahat etmek adına gelmek arasında büyük farklılıklar olacağı da bir gerçektir. Bize düşen görev, vefatından çok kısa bir süre önce Aliya İzetbegoviç’in Bosna’yı kime ve hangi düşünceye emanet ettiğini bilmemiz ve bunu anlamamızdır. Bu anlamda bizlerin de bu emanete aynı hassasiyetle yaklaşmamız ve üzerimize düşen vazifeyi lâyıkı veçhile getirmemiz gerektiğidir.


Ömer Lütfü Barkan’ın “Kolonizatör Türk Dervişleri” eserinde ifade ettiği Türk dervişleri, Bosna’da da gönülleri kazanma adına çok önemli faaliyetlerde bulunmuşlar. 15. yüzyıl başlarında Alperenler tarafından “yaratılanı yaratandan ötürü sevmek” ideali ile kurulan “Alperenler Tekkesi”, Sarı Saltuk ve Şeyh Açıkbaş gibi dervişlerin ebedî istirahatgâhı olmuştur. Bu tekkeyi gezdiğinizde hem sadeliği, hem temizliği, hem suyun kaynağında yer almakla gönüllerin ve dilin kaynağına da inmeyi başardıklarını, tekkenin yer aldığı yerdeki suyun berraklığı ile ruhlardaki safiyetin buluşmasını görebiliyoruz. Adeta şiir gibi hem dile hem de gönüllere hitap etmesiyle ve o gönülleri kazanmasıyla Fatih Sultan Mehmed Han’ın Bosna’yı fethi öncesinde halkın Müslümanlaşmasının zeminini hazırlamışlardır.


Saraybosna’daki kitapçıları gezdiğimde Aliya İzetbegoviç’in kitaplarının ülkemizdeki kadar ilgiyle sergilendiğine ve okunduğuna pek tanık olmamanın bir nebze de olsa hayal kırıklığını yaşadığımı ifade etmek isterim. Yaşam böyle bir şey olsa gerek, insan en yakınındaki cevheri görme konusunda maalesef yeterli dikkati gösteremeyebiliyor. Benzer durum, ülkemiz için de geçerli olsa gerek. En yakınımızdakinin kıymetini ve değerini bilememe hastalığı ya da politikleşmiş ve ideoloji haline dönüşmüş düşüncelerimizin yakını kör eden algısı bizleri hakikatten uzaklaştırabiliyor.




Srebrenitsa’daki “Potoçari Şehitliği”ne bu yıl kimlikleri tespit edilen 7 Boşnak şehit daha defnedildi. Şehidinin hasretini iliklerine kadar yaşayan ve bu hasreti mezar taşına sarılarak bir nebze dahi olsa azaltmaya çalışanların olduğunu görmek, sadece Srebranitsa’da değil bütün Bosna’da yaşanan soykırımın unutulmamasının ne denli önemli olduğunu bizlere çok daha iyi anlatıyordu. 


“Potoçari Şehitliği”ne bu yıl kimlikleri tespit edilen 7 Boşnak şehit daha defnedildi


11 Temmuz tarihi yaklaştıkça, Türkiye’den Srebrenitsa Soykırımı için gelen grupların sayısı da artmaya başladı. Ayrıca farklı nedenlerden dolayı buraya gelen Türkleri de düşündüğümüzde, Saraybosna’ya Türkiye’den gelen kişi sayısının bu kadar çok olacağını hiç düşünmüyordum. Bu durum çok memnuniyet verici.


Srebrenitsa’daki “Potoçari Şehitliği”ne bu yıl kimlikleri tespit edilen 7 Boşnak şehit daha defnedildi. Törenler sonrasında Potoçari Şehitliği yine sessizliğe büründü. Yakınının mezar taşına sarılan, bir anne, bir abla ya da bir kardeşin hüznüne tanık olunca, yaşanan soykırımdan 30 yıl geçmesine rağmen acıların azalmadığını görmek, beni en çok etkileyen anlardan biri oldu. Şehidinin hasretini iliklerine kadar yaşayan ve bu hasreti mezar taşına sarılarak bir nebze dahi olsa azaltmaya çalışanların olduğunu görmek, sadece Srebranitsa’da değil bütün Bosna’da yaşanan soykırımın unutulmamasının ne denli önemli olduğunu bizlere çok daha iyi anlatıyordu. 


Bosna Hersek’in Fojnica şehrindeki “Fransisken Katolik Kilisesi”ni gezerken oradaki görevlinin bizim Türk olduğumuzu öğrendiğinde yüzünde tebessüm belirmesi ve Fatih Sultan Mehmed Han’ın Bosna Hersek’i fethinden sonra ülkedeki Fransisken rahiplere özgürlük bahşettiği insan hakları ve özgürlükler konusunda yayınlanmış en eski belgelerden olan “Ahidname”ye atıfta bulunarak yüzyıllarca huzur içerisinde yaşadıklarını anlatması, hem Osmanlı barışının hem de Bosna’nın çok kültürlü yapısının dünyada huzurun en önemli teminatı olduğunu bizlere bir kez daha göstermesi açısından çok önemliydi. Osmanlı gittiği her yere huzur ve güven götürmüş, buna Fransisken Katolik Kilisesi’ndeki gezimizde bile tanık oluyoruz.


Bosna’da uygulanan soykırımın benzeri şimdi Gazze’de yapılıyor


Bosna Hersek’in Hersek bölgesinde yer alan ve savaşta 9 Kasım 1993’te Hırvat topçu birliklerince yıkılan Neretva Nehri’nin üzerine kurulan “Osmanlı Gerdanlığı” olarak ifade edilen Mostar Köprüsü, savaştan sonra orijinal haliyle tekrar inşâ edildi. Bu köprünün bir tarafında Boşnaklar, öbür tarafında ise yoğunlukla Hırvatlar yer almakta. Bu köprü adeta kültürlerin ve medeniyetlerin buluştuğu bir nokta olmuş. Tarihî köprünün yıkıldığı gün, hem Boşnaklar hem de vicdanî hassasiyetlerini kaybetmemiş az bir kısım Hırvatlar için “kara gün” olarak hatırlanmasından da anlaşılacağı gibi, bu tür mimarî eserler aynı zamanda toplumları da bir arada tutan önemli bağ görevini üslenmiş. 2004’te yeniden inşâ edilen köprü, 2005’te UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınmış.


Saraybosna’daki “Markela Katliamları”nın yaşandığı pazaryerini, bombalanan “Millî Kütüphane”yi ve “Saraybosna Umut Tüneli”ni de ziyaret ettim. Birincisi 5 Şubat 1994’te, ikincisi ise 28 Ağustos 1995’te olmak üzere Sırp Cumhuriyeti Ordusu (Sırp faşistleri Çetnikler) tarafından Saraybosna Markale Pazaryeri’ne düzenlenen iki büyük saldırının ilkinde 68 kişi öldü ve 144 kişi yaralanırken, ikincisinde ise 37 kişi öldü, 90 kişi de yaralandı. Bu olay, belki de tarihte ilk kez bir pazaryerindeki sivillere düzenlenen saldırıydı. Benzer şekilde Bosna’da su kuyruğundaki sivillere de bombalı saldırılar düzenlenmişti. Bu, sivillerin toplu bir şekilde öldürüldüğü ilk vahşet örneğiydi ve Bosna’da uygulanan soykırımın benzeri şimdi Gazze’de de yapılmaktadır.


Saraybosna, İgman dağı ve diğer dağlar tarafından çevrelenmiş, adeta çukurda kalan bir şehir. Saraybosna’yı çevreleyen dağlara konuşlanmış Sırp Çetnikleri savaş boyunca, keskin nişancılar başta olmak üzere, top ve makinalı tüfeklerle, kadın ve çocuk ayrımı yapmadan sivil Boşnakları hedef almışlar. Hatta İtalya, ABD, Rusya gibi ülkelerden gelen kimi zenginler de bu soykırıma “Saraybosna Safarisi” olarak adlandırılacak olan insanlık dışı eylemlerle ortak olmuşlar. 


Neden Bosna’da soykırımın yaşandığını anlamamız gerekiyor!


Saraybosna Umut Tüneli, savaş esnasında özellikle Sırp keskin nişancılarından korunarak yiyecek, içecek, tıbbi malzeme ve diğer gerekli yardımların Bosna halkına ulaşması için yapılmış ve savaş boyunca da kullanılmış. Bu tünelin olduğu bölge ilk zamanlarda Sırpların elindeyken, Bosna ordusunun yarma harekâtı sonrasında Boşnakların kontrolüne geçti. Bu sayede tünelin inşâ sürecinde Sırpların engellenmesinin de önüne geçilmiş oldu.


Bu tünel sayesinde Boşnaklara hem yardımlar daha kolay ulaştırılıyor hem de can güvenliği daha iyi bir şekilde sağlanıyordu. Saraybosna’nın “dünyaya açılan” tek kapısı olan bu tünel sayesinde Saraybosna’nın düşmesi de büyük ölçüde engellenmiş oluyor, herkesin gelecek adına umutları da artıyordu. Bu nedenle de Saraybosna Havaalanı’nın altından geçen yaklaşık 800 metre uzunluğundaki bu tünelin, “Saraybosna Umut Tüneli” olarak adlandırılması kadar doğru bir tanımlama herhalde olamazdı.


Bunun dışında Saraybosna şehrinde Osmanlı dönemi mimarisinin, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminin mimarisinin ve Tito dönemi mimarisinin; farklı milliyetten Boşnakların, Hırvatların ve Sırpların; camilerin, kiliselerin ve sinagogların; Müslümanların, Ortodoksların ve Katoliklerin bu denli iç içe olduğu bir şehir oluşuna da şahit olduğumuzda, neden Bosna’da soykırımın yaşandığını da anlamamız gerekiyor!


İslâm ve İslâm’ın doğru temsilini sağlayacak Müslümanların teminatında çok kültürlülüğün ve bir arada yaşama modelinin bu denli güzel örneğini veren ve bu açıdan da dünyaya örnek olabilecek nitelikte olan bir ülkenin ve şehrin, insanlığa söyleyeceği çok şey olduğu da bir gerçek. Bosna’nın insanlığa örnek olduğu birleştirici özelliklerini ortadan kaldırmak adına, kültürel açıdan zengin ve bir o kadar da güzel olan bu ülkede, 1992-1995 yılları arasında Sırp faşistleri Çetnikler ve Hırvat faşistleri Ustaşalar tarafından Müslümanlar soykırıma uğradı. 


Bosna size bir yavru vatanınızın olduğunu hatırlatıyor ve sizi yine ziyarete bekliyor


Bosna topraklarına ayak basmamız, oranın havasını teneffüs etmemiz, suyundan içmemiz bile başlı başına bu zengin birikime sahip olan Bosna’yla bir bağ kurmamız için yeterlidir. Bu zengin birikimle biz de insan olmak adına dönüşüyor ve bunu ülkemize taşıyoruz. Bu bile başlı başına büyük bir zenginlik ve kültürel anlamda da güzel bir alışveriş değil midir?


Dünyaya bozgunculuk ve zulüm getirmekten öte bir şey olmayan, Bosna’yı soykırım adına adeta laboratuvar ortamı olarak kullanan ve ipleri malum güçlerin elinde bulunan bu faşistler şükürler olsun ki emellerine ulaşamadılar, ulaşamayacaklar… Bunu bizzat gözlerimle görmüş olmanın mutluluğu içerisindeyim. Ancak her daim dikkatimiz ve ilgimiz bu topraklarda olmaya da devam etmelidir. Rehavete kapılmamalı ve Boşnak Müslümanlara yapılan soykırımı da, yaşatılan zulmü de hiçbir zaman unutmamalıyız. Aliya İzetbegoviç’in “Ne yaparsanız yapın soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır…” cümlesi, bizler için en önemli düstur olmalıdır. Bu cümlenin önemi, bizi ve bizleri hem Bosna’ya hem Gazze’ye hem de dünyada zulme uğrayan her yere karşı benzer hassasiyetle yaklaşmamızı sağlamalıdır. Ne tesadüftür ki, bu saldırılar Müslüman sivillere karşı ve benzer aşağılık derecesinde uygulanmaktadır. Ne acıdır ki, Bosnalı Müslümanlara 1992-1995 yıllarında uygulanan soykırımın benzeri, uzun süredir Gazze’de de yaşanmaktadır.


Rahmetli Şaban Teoman Duralı, bütün yaşamı boyunca edindiği temel şeylerin özeti olarak insanı merak ettiğini ifade eder. Ben de insanı merak ediyorum. Bosna insanı bunca acıya rağmen neden bu kadar sakin, bu kadar güler yüzlü ve bu masumiyet yüzlerine yansımış!? Yoksa yaşanan acılara karşı gösterdikleri metanet, tevekkül nesilden nesile mi aktarılmış diye insanın aklından geçirmiyor değil. Bosna’da telaşa kapılmadan, sessizliği ve dinginliği yaşıyor insan; oysa modern dönemde insan pek de telaşlı, pek de özünden kopuk, pek de mekanikleşmiş durumda. Başlı başına “insan olmak ve insan kalmak” adına önemli bir imkân tanıyor Bosna size. Aliya İzetbegoviç’in bizlere emanet ettiği en büyük miras bu olsa gerek. Bizler Bosna’ya sahip çıkarken, Bosna da bize insan olmak ve insan kalmak adına birçok şey kazandıracaktır. Bu miras, büyük bir inancın ve büyük bir bağlanmanın neticesidir. 


Bosna, insanı adeta kendine bağlıyor. Bunu en iyi Bosna’dan döndükten sonra anlıyor insan. En kıymetli bağlardan olan kalbî bağ kuruyorsunuz ve sizi tekrardan kendine çağırdığını hissediyorsunuz oradan döndükten sonra da. Türkiye’den 1000 km’den fazla uzaklıkta olsa da, Bosna size bir yavru vatanınızın olduğunu hatırlatıyor ve sizi yine ziyarete bekliyor.


Bosna Hersek’te şehit düşenlere Allah rahmet eylesin. Yakınlarının ve tüm vicdanlı insanların da başı sağ olsun. Allah, bizleri hakikatten, adaletten ve insan olmaktan ayırmasın. Allah, bizlere böyle acılar bir daha yaşatmasın...