Boş sofra

Dünyanın en güçlü orduları, en gelişmiş silahları ve en ileri teknoloji aparatları dahi Allah’ın muhafaza ettiği imanlı sineleri yenmeye, onları yok etmeye de yeterli değildir. Bütün bu düşünce yollarının varışı yine aynı menzil. Kazanan Filistin, kaybeden biz. Helak olacak olansa zalimlerdir.

MESNEVÎ’den derlenmiş seçme hikâyelerden birinde, âşıkların boş bir sofra gördüklerinde duydukları sevinç üzerinden hem hakikî nimetin iman olduğu gerçeğine dikkat çekiliyor, hem de bizim gibilere, ekmeğin yokluğundaki aşka düşen sufilerin yanında her lokmaya dille, kalple ve amelle şükretmemiz gerektiğini idrak ettiriyor.

“Boş Sofra” başlığında verilen kıssa şöyle:

“Sufinin biri boş bir sofrayı görünce bağırıp naralar atmaya başladı. ‘İşte’ diye bağırdı, ‘Azıksızların azığı, açların yemeği’. Onun bu coşkusunu gören diğer sufi dostları, ona katılıp sema yapmaya başladılar. Bunları izleyen biri yaklaştı ve sufiye, ‘Ne oluyor da bomboş bir sofra için bu kadar seviniyorsunuz?’ diye sordu.

Sufi ona, ‘Yürü git, sen varlık peşinde koş, çünkü âşık değilsin sen!’ dedi.

Ekmek olmasa bile, ekmeğin aşkı, âşık olana nimettir. Âşıkların varlıkla işi olmaz, onlar sermayesiz kâr elde ederler.”

Hazreti Mevlâna’nın her anlatısı muhakkak iç içe geçmiş anlamlar, katmerli düşünce yolları ve biraz da esrarlı, giz dolu sorular barındırıyor. Ne var ki, her aklın en sathi zaviyede bile inkâra uğrayamayacağı bir hakikat olarak, bu anlatıların aslı, Allah muhabbetinin bütün maddî ve dünyevî kazançlardan, konfordan, dünya nimetlerinden ve dahi bolluktan daha büyük bir müjde olduğunun altını çiziyor. Bu, başka bir güzergâhı daha gidişe lâyık bir değere eriştiriyor; insanın yürümeye mecâlsiz dizlerine bambaşka bir kudret yamalıyor.

İnsan Rabbini unuttukça dünya nimetlerine arzusu, düşkünlüğü, temayülü değil, mecburiyeti katmerleniyor. Dünyaya dair ne varsa hepsi, Rabbinden uzak kalmış ruhların cesetleri için mecburî bir boyut kazanıyor. Bu öyle bir açlığı var ediyor ki ihtiyacın büyüklüğü, yokluğun mesabesini de belirliyor.

İşte belki bu yüzden Rabbine gönülden bağlı olanlar için dünya nimetlerinin azlığı şükürlü kalplerin istikametini değiştiremiyor; ne yazık ki dünya nimetlerine boğulmuş nicelerini de bu bolluğun körlüğünde şükürden, paylaşmaktan ve yetinmekten âciz bir azgınlığa düşürüyor.

Şimdilerde Gazze aç, Yemen aç, Afrika aç… Dünyanın pek çok yerinde, pek çok yokluğun tasviri var. Bu belki de o insanların Rableri katında anlamca daha yüksek olduğunu gösteriyor. Ama pek çok Müslüman toplumunda bütün bu yokluklara kulak tıkayanlar, gözlerini bağlayanlar, elindeki nimeti kimin verdiğini unutanlar, Allah’a şükretmekten bile âciz olanlar ve daha da beteri israf edenler, ekmeği çöpe atanlar azımsanamayacak kadar çok maalesef.

Dünyanın herhangi bir yerinde açlık ya da zulümle imtihan olunan mümin kardeşlerimize yardım edebilecek kudreti Yaradan’dan niyaz ediyorsak, evvelâ dünya nimetlerine düşkünlüğün kalbi karartan isinden kurtulmalı, elimizdeki nimeti verenin kim olduğunu bir an bile akıldan çıkarmadan hem şükürde, hem de paylaşmada dilimizi, elimizi daim kılmalıyız.

Birine el olmak, kudreti kendinden bilip de harekete geçebilme ehliyetini kullanmak değildir. Zira bir kulun bir kula yardım elini uzatabilmesi, Rahmân ve Rahîm Allah’ın inayetiyle vuku bulabilir. Madem yolları açacak olan yalnıza O, öyleyse ekmeğimizi paylaşabilecek imkânı O’ndan dilerken evvelâ o nimetin kıymetini bilecek, israf etmeyecek, paylaşacak ve daima şükredecek; ama hiçbir zaman dünya nimetlerine düşkün olmayacak bir takvaya erişebilmek gerekiyor. Yoksa dünyanın en güçlü orduları, en gelişmiş silahları ve en ileri teknoloji aparatları bile zulmü durdurmaya, mazluma el olmaya imkân tanımayacaktır. Bunun tam tersi yönünde de bir çıkarım yapılabilir.

Dünyanın en güçlü orduları, en gelişmiş silahları ve en ileri teknoloji aparatları dahi Allah’ın muhafaza ettiği imanlı sineleri yenmeye, onları yok etmeye de yeterli değildir.

Bütün bu düşünce yollarının varışı yine aynı menzil. Kazanan Filistin, kaybeden biz. Helak olacak olansa zalimlerdir.