SANAT, tüm zamanlarda politik duruşun en net ve keskin argümanı olmuştur! Düşüncenin özünden beslenir ve bu öz, sanatçının temel malzemesi olur. Sanatın estetik normlarından istifadeyle tarihî vakaların ve de ânda yaşananların bağlamsal gerçekliliği icra edenin beslendiği düşünce ekseninde şekil bulur ve topluma sunulur. Bu, bireysellikten global düzleme kadar aynı dinamikler üzerinden ilerler.
Batı, sanatın birçok argümanıyla kitleleri konsolide ederek vakalardan ziyade algılar üzerinden hedefe ulaşma yöntemlerini profesyonelce kullanıyor. Bu yöntemlerin tepe noktasında ise beyaz perde var. Bilhassa sinemanın gücü kullanılarak kâh romantik bir meydan okumayla, kâh dramatik bir zihin işgaliyle ya da meşru bir zemin oluşturmanın gayretiyle kitleler hedeflenen kabullere rahatça yönlendiriliyor. 80’li ve 90’lı yıllarda Vietnam Savaşı üzerine yapılmış Amerikan yapımlarının TV ekranlarında arka arkaya yayınlandığı günleri hatırlayın lütfen! Üstün savaş yetenekleri olan, çok iyi silah kullanan ve oldukça dayanıklı bir vücuda sahip “Rambo” karakteri Amerika’nın travması olmuş, Vietnam Savaşı’nda uğradığı hezimetin izlerini süpürmeye çalışıyordu.
Gücü ve tekniği elinde bulunduran Batı, ideolojisini yaymak adına en kuvvetli silahını, sinemayı sözcüsü olarak kullandı ve ihtiyacı olan algıyı hatırı sayılır şekilde oluşturdu. Kurucu ve yöneticilerinin ciddi kısmı Yahudi olan Hollywood, sistematik aralıklarla Yahudi soykırımını anlatan filmler yapıyor. Piyanist, Schindler’in Listesi, Hayat Treni ve Hayat Güzeldir bunlardan sadece birkaç tanesi. Ortak paydaları II. Dünya Savaşı yıllarında Avrupa’nın özellikle de Hitler Almanya’sının Yahudi asıllı insanlara uyguladığı Holokost. Bu tür yapımlar tarih boyunca mağduriyete uğramış bir millet algısını pekiştirmenin en sağlam yolu.
Örneğin İtalyan yönetmen, senarist ve oyuncu Roberto Benigni’nin 1997 yılı yapımı La Vita E Bella (Hayat Güzeldir) filmi Yahudi bir çocuğun savaşla olan ilişkisini ele alıyor. 1998 yılında Cannes Film Festivali’nde Büyük Ödül’ü, 1999 yılında ise Oscar’da en iyi yabancı film, en iyi erkek oyuncu ve en iyi müzik dallarında ödüle lâyık görülüyor. Filmin hikâyesi ne kadar imkân dahilinde, elbette bu yorumlanabilir. Fakat filmin olay örgüsünün bir çocuğun fizikî ve de psikolojik olarak korunmasına dayalı ilerlemesi dikkate değer ve oldukça da etkileyici.
Film, baba Guido ile küçük oğlu Giosue’nın Nazi toplama kamplarında tutulduğu sırada yaşanılan zulmü Giosue’nin anlamaması için babasının verdiği olağanüstü mücadeleyi anlatıyor. Komedi ve dramın harman edildiği yapımın sonunda küçük Giosue’a zarar görmeden kamptan kurtarılıyor. Bir babanın çocuğu için verdiği mücadele, onun hayatta kalması için ortaya koyduğu gayreti izlerken gözümüze Giosue kadar şanslı olmayan Gazze’nin çocukları geliyor. Gözümüzün önüne geliyor çünkü söylemlerde tüm çocukların yaşam, eğitim, sağlık, korunma haklarının sağlanması ve her çocuğun sosyal, ekonomik ve de fiziksel şartlarının eşitliğini var gücüyle savunanlar eylem noktasında “sarı saçlı ve mavi gözlü” olanların dışında bombaların yağmur gibi yağdığı, açlık ve soğuğun minik bedenleri ezip geçtiği, vahşetin ortasında acımasızca katledilen o çocuklar için hiçbir şey yapmıyor.
Şimdi de başka bir savaş çocuğunun yaşadıklarını anlatan 2004 İran yapımı “Filistinli Zehra’nın Gözleri” isimli filmden bahsetmek istiyorum.
Yönetmenliğini Ali Drahşi’nin yaptığı film gerçek bir hayat hikâyesinin beyaz perdeye yansıtılmış hâli! Filistinli Zehra da tıpkı İsrail asıllı Giosue gibi küçük bir çocuk. Her iki filmde de tema savaş, konu ise savaşın acı, vahşi, zalim ve yok edici yüzüyle burun buruna gelen çocuklar. Ama bu filmin sonunda ne Birleşmiş Milletler ne de dünyanın jandarması olan Amerika Zehra’nın imdadına yetişiyor. Sonrasında ise Filistinli Zehra’nın Gözleri filmi İsrail’in yoğun baskıları üzerine gösterimden kaldırılıyor. Yani zulmün kimin elinden işlendiği, yapımların kitlelere ulaştırılmasında en önemli faktör oluyor.
2004 yapımı bu İran filminde Siyonistlerin o çirkin ve insanlık dışı zihin dünyalarıyla yüzleşiyor izleyici. Filmde Filistin topraklarının fizikî işgalinin çok daha ötesinde Siyonist aklın hesapları en ince detaylarına kadar veriliyor. Şeytanın temsilciliğine soyunmuş İsrail’in toprak işgali, zulüm, vahşet ve katliam gibi gayriinsanî politikalarının arkasında kelimelerin açıklamada yetersiz kalacağı, akla zarar eylemlerin failleri bu film aracılığıyla ifşa ediliyor. Belki bir Hollywood yapımı gibi teknik donanımlara sahip değil fakat hakikatin tâ kendisi cesur bir yönetmen tarafından sinema aktarılıyor.
Film, dünyanın en büyük gerçeğini, bir devletin çeteleşmiş hâlde insanlığı nasıl tehdit ettiğini anlatıyor. Bu, bombayla, füzeyle, roketle olan bir tehdit değil elbette… Bu, karanlık bir zihnin zararlı bir sarmaşık gibi etrafında insanî olan her şeyi yok etmesi ve sapkın eylemlerinin dip notlarını okuyor.
İsrailli komutan İsaac Owen’in oğlu görme engellidir. Çözüm ise Filistinli bir çocuktan nakledilecek uygun göz korneası. Anne ve babası şehit olmuş, dedesiyle kampta yaşayan Zehra İsrailli sağlık görevlilerince bu naklin yapılacağı çocuktur. Filmde Siyonizm’in Yahudi teolojisine göre “seçilmişlik” ilkesinin dizayn ettiği zihinlerin kendisinden başkasına yaşam hakkı tanımayan, global düzlemde sömürgeci ve şovenist karakterinin hayasızlığı Zehra’nın yemyeşil gözleri aracılığıyla izleyiciye anlatılıyor. Mescit-i Aksa’yı görmeyi çok isteyen Zehra, binlerce çocuğun tek vücutta toplanmış dramın temsilcisi aslında. Filistinlilerin yurtlarının işgali buz dağının sadece görünen tarafı. Çünkü tüm insanlığı kendilerine sunulmuş bir ikram olarak gören kafa, komutan karakteri üzerinden şu cümleleri kuruyor: “Filistinlilerin kalpleri ve gözleri bize aittir. Buna Hıristiyanlar da dahil… Hepsi bizim bahçemizde yetişen ağaç gibidirler; biz bu ağaçtan istifade etmek istiyoruz. Ne gerekirse alacağız; çünkü Allah onları bizim kullanmamız için verdi. Hepsi bize aittir ve kavmimize verilen bu hediyeyi istisna bırakmadan sonuna kadar kullanacağız.” Bu ifadeler, İsrail hegemonyasının sınır tanımaz ölçüsüzlüğüyle yıllardır yürüttüğü organ ticaretinin kendilerince meşru zeminini dillendiriyor aslında.
Sadece Filistinli veya Müslüman kimlikli değil, her ırk ve -Yahudiler hariç- her inançtan insan Siyonist örgütün doğrudan hedefi. Dünyanın virüsü olan bu millet, tohumu ve ırkı ifsat etmekle yetinmeyip kaçırdıkları çocukların organlarını çalıp hatta insan deri bankası kurarak yanık yarası olan asker ve vatandaşlarını bu bankalar sayesinde tedavi ediyor. Katlettiği Filistinlilerin cesetlerini teslim etmeyip organlarını boşalttığı da bilinenleler arasında. Tel-Aviv’e yakın Ebu Kebir Tıp Merkezi’nin başkanı Prof. Dr. Yahuda Heys adlı cerrah o dönemde, 2005 yılına kadar 125 Filistinli gencin naaşlarına otopsi yapıp organlarını çıkardıklarını El-Cezire kanalına itiraf ediyor.
Tüm bunlara rağmen Hollywood tarafından makyajlanan Siyonizm projeleri tüm dünyada gişe rekorları kırıyor. Yahudi lobileri dünyanın sesini öylesine kısmış ki Gazze’de çocukların üzerine yağan bombalar ya da açlığa, soğuğa bağlı ölümler bir Hollywood filmi kadar ses getirmiyor.



