“Birlikte rahmet, ayrılıkta azap”

Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan’ın ve MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli’nin önderliğinde Cumhur İttifakı’nın iradesiyle başlatılan “Terörsüz Türkiye” programı, diğer birçok siyâsî teşekkül ve milletimizin büyük ekseriyeti tarafından heyecanla ve memnuniyetle karşılanmıştır. Bu başlangıcın daha da büyük birlikleri, en nihayetindeyse “en büyük birliği” sağlayacağı hususunda hiçbir şüphemiz bulunmamaktadır. Bu coğrafyanın daha önce pek çok kez olduğu gibi adaletin, kardeşliğin ve aydınlığın bütün cihana tevziat merkezi olacağına dair inancımız tamdır.

BİR dünya haritası üzerinde pergelin iğnesini Kudüs’e koyup, diğer ayağını İtalya yarım adasını da içine alacak bir daire çizdiğimizde günümüz devletlerinden Asya’da İsrail, Lübnan, Suriye, Ürdün, Türkiye, Irak, İran, Türkmenistan, Özbekistan, Afganistan (kısmen) ve Pakistan (kısmen); Afrika’da Mısır, Libya, Sudan, Tunus, Etiyopya, Kenya ve Somali; Avrupa’da İtalya, bütün Balkan ülkeleri, Avusturya, Macaristan, Slovakya, Ukrayna, Rusya Federasyonu’nun güneyi (Kafkasya), Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan; denizlerden Orta ve Doğu Akdeniz, Adriyatik, Ege, Marmara, Karadeniz, Kızıl Deniz (Süveyş Kanalı) ve Hazar Denizi bu çemberin içinde kalır.


Bu ülkelerin toplam yüzölçümü yeryüzünün yüzde 7’sini kapsarken, nüfus olarak da yaklaşık yüzde 9’unu barındırır. Çok da önemli gibi görünmeyen bu yüzdelere rağmen tarih boyunca mezkûr coğrafya teolojik, siyâsî, askerî, sosyal, iktisadî ve bilimsel hadiselerin en önemlilerine sahne olmuştur. 


Musevilik, Hıristiyanlık ve İslâm dininin çıkış yeri; Kavimler Göçü, Haçlı Seferleri gibi savaşlar ve neticesinde pek ehemmiyetli sosyal hareketlenmelere yol açan hadiselerin kavşak noktası veya hedefi, sadece yer üstündekiler değil yeraltı zenginliklerinin de her daim en önemli kaynağı ve de özellikle fosil yakıtların ekserisini barındırması sebebiyle ele geçirilmesi mecburiyet arz eden bir coğrafya olagelmesi, bu dairenin içine insanlık tarihi boyunca “yeryüzünün merkezi” konumuna getirmiştir.


Helen İmparatorluğu’na, Roma İmparatorluğu’na, Pers İmparatorluğu (kısmen)’na, Bizans İmparatorluğu’na, Abbasi ve Emevî Devletleri’ne, Selçuklu ve Osmanlı Cihan Devletleri’ne yurt olması; tarih boyunca ticaret, ulaşım ve göç yollarının, ilave olaraksa enerji nakil hatlarının günümüzde en önemli buluşma mekânı olması, bölgenin önemini daha da arttırmıştır. 


Bu tanımladığımız coğrafyanın münhasıran daha da orta tarafı son 150 yıldır önemini iyice arttırarak Batılı emperyalistlerin iştahını iyice kabartmış, dikkatlerini en az Haçlı Seferleri’ndeki kadar buraya teksif etmelerine sebep olmuştur. İsmini yukarıda zikrettiğimiz ülkelerin kabaca dörtte üçü, denizlerin ise yüzde doksanı çok uzun süre Osmanlı Cihan Devleti’nin hâkimiyet alanı içinde kalan coğrafyadır.


Cihan Devletimizin dağılması ve topraklarımızın yüzde doksanını kaybetmemizin ve bir varoluş savaşını kazanmamızın akabinde kurtardığımız vatan parçasında son Devletimizi kurduktan sonra, Müslüman-Türk Devleti’ni bitirmeyi ve Anadolu’yu 1000 yıl sonra tekrar ele geçirmeyi hedefleyen bu emperyalistler, bu defa farklı ve sinsi savaş yöntemlerini denemeye başlamışlardır. 


Anadolu ve “Orta Doğu” diye adlandırılan bölgeyi tamamen ele geçirebilmelerinin önemini ve sebeplerini ifade etmiştik. Bölge ülkelerinin zayıflatılarak “kıvama getirilmesi” ve nihayetinde ele geçirilmesi maksadıyla Türkiye’nin en azından çok zayıflatılması, uygulamaya çalıştıkları projelerinin “olmazsa olmaz” ön şartıdır. Zira özellikle son 150 yılda yaşanılan bütün olumsuzluklara rağmen Müslümanların ve mazlum milletlerin doğal lideri konumundaki ülke, Türkiye’dir. Sebebi de Selçuklu ve Osmanlı Devletleri’nde ifadesini bulan Müslüman Türklerin dinî, kültürel ve tarihsel arka planıdır. Bu tarihî miras “her şeye rağmen” Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni tabii olarak, Turan Birliği’ni ve İslâm Birliği’ni sağlama potansiyeli en yüksek olan güç hâline getirmiştir. İşte bu özelliklerini zayıflatmadan; İslâmî, millî, kültürel, tarihî değerleri ve bilinci yok etmeden bu arzularını gerçekleştiremeyeceklerini anladıklarından, çok sofistike yöntemler kullanarak özellikle bu alanlarda çalıştılar ve önemli ölçüde başarılar elde ettiler.


Eş zamanlı olarak insanlarımızın bir kısmını doğuştan getirdikleri tabii farklılıklarını da istismara dayanan fitne yöntemleriyle birbirine düşürmeyi hedefleyen uygulamaları devreye sokarak uzun süre faaliyet gösterdiler ve maalesef “içeriden” de destek gördüler.


Zemin, bu fitne tezgâhının çalışabilmesi için o derece kurnazca hazırlanmıştı ki, idarî, siyâsî, iktisadî, askerî, akademik ve kültürel mevzuat, sistemin önünü açıyor, millet seçimden seçime iktidarları iş başına getirse dahi iş Batılı emperyalistlerin arzuladıkları istikametin hilafına geliştiğinde askerî müdahalelerle “bizim çocuklar” tarafından rayına oturtuluyordu.


Ülkede ve bölgede kaosu ve nihayetinde düşmanın “böl-parçala-yut” taktiğini kullanarak geliştirdiği zayıf düşürme çabaları bölge insanının zenginlik olarak içselleştirdiği istisnasız bütün farklılıkların düşmanlık olarak algılanması ve toplumsal kutuplaşma üzerine kurgulanmıştı.


İstismar konusu olan bu farklılıkların en önemlileri etnik, inanç (mezhebî) ve ideolojik zeminde olanlarıydı. Gerektiğinde daha alt başlıklarda zikredilenler dahi devreye sokuluyor; spor,  sanat, hayat tarzı (giyim-kuşam, yeme-içme) gibi mevzular fütursuzca devreye sokuluyor, insanlar birbirlerine karşı düşmanlaştırılmaya gayret ediliyordu. İletişim sektöründeki olağan üstü hızlı gelişmeler bu “fitne endüstrisinin” kötülüklerine ivme kazandırıyordu.


Hareketlenmesi en fazla istenen fay hattı, Türk-Kürt ayrımına dayanan etnik ayrımcılıktı. “İçeriden ve dışarıdan”, “tersinden ve düzünden” çok uzun süreli ve şiddetli fitne provokasyonlarıyla bu ülkenin evlatları birbirine düşürülmeye çalışılmış lakin milletimiz ve Devletimiz sabrederek yaklaşık yarım asırdır süren ve elli bin şehit vermemize yol açan bu şeytanî oyunu “zor”a bozdurarak üstesinden gelmek üzeredir. Şu andan sonra gereken biraz daha fazla sabır ve uhuvvet ruhunun yeniden güçlenmesini sağlamaktan geçmektedir. 


Anadolu’da ve bölgemizde tarih boyunca yaşananlar Peygamber Efendimiz (sav)’in birlikte rahmet, ayrılıkta azap olduğuna dair hadis-i şerifini defaatle teyit etmiş ve gerçekten de sadece Anadolu tarihi dahi dağınıklığın ve ayrılığın zulmü ve felaketleri, birliğin ise güçlenmeyi, devletleşmeyi ve medeniyet sıçramalarını sağlayarak beraberinde insanlara kardeşleşmeyi, huzuru, refahı ve mutluluğu getirdiğini göstermiştir. 


Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ve MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin önderliğinde Cumhur İttifakı’nın iradesiyle başlatılan “Terörsüz Türkiye” programı, diğer birçok siyâsî teşekkül ve milletimizin büyük ekseriyeti tarafından heyecanla ve memnuniyetle karşılanmıştır.


Bu başlangıcın daha da büyük birlikleri, en nihayetindeyse “en büyük birliği” sağlayacağı hususunda hiçbir şüphemiz bulunmamaktadır. Bu coğrafyanın daha önce pek çok kez olduğu gibi adaletin, kardeşliğin ve aydınlığın bütün cihana tevziat merkezi olacağına dair inancımız tamdır.