Birlikte dirlik vardır!

Geçmişten ders almak zorundayız… Dün yaptığımız uçakları topraklara gömdürenler, yaptığımız otomobilleri benzinsiz bırakıp yürüttürmeyenler, mühendislerimizi şehit edip intihar süsü verenler, yapılan her icraatın karşısına dikilenler, ezandan, saladan, bayraktan, devletten nefret edenler ve onların bugünkü mümessilleri asla ve asla birlik ve beraberliğimizi istemezler.

Giriş:

Maalesef “birlik ve beraberlik” sıradanlaşmış kavramlardan birisi olmuş artık. Halbuki her dem canlı ve işlerliği olması gereken bir kavramdır bu kavramlar… Hafızalarımızdaki kelimelerimiz şu veya bu sebeple eksildikçe kavramlarımızın yüklendiği anlamlar ve misyonlar da etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başladı. Oysa hayat, boşlukları kabul etmeyen bir deverandır. Boşalan her şeyin yerini bir başka şey dolduruyor. Ancak bu doldurma bazen işlevsel değil sadece boşluğu kapatmak adına olabiliyor. Tıpkı dilimizden sürgün edilen kelimelerin yerine icat edilen uyduruk kelimeler gibi…

Dünyanın hızla bir savaşın eşiğine doğru yuvarlandığı ve etrafımızı ateşten bir çemberin kuşattığı şu günlerde her zamankinden daha çok birlik ve beraberliğe ihtiyacımız var. Tarihin en kadim milletiyiz ve bugüne kadar nice badireler atlattık. Bu badireleri hep birlik ve beraberliğimiz sayesinde atlatıp bu günlere geldik. Bize ömür biçenler, “Öldüler, artık ayağa kalkamazlar!” diyenler, küllerimizden yeniden doğduğumuza şahit oldular. 

Ancak bizi yok etmek isteyenler bizim gibi tez canlı ve sabırsız değiller. Yüzlerce yıllık planlarıyla, bıkmadan, usanmadan üzerimize oynamaya devam ediyorlar ve edecekler de… Biz her badireden canlı çıktıkça onlar “Nerede hata yaptık, neyi atladık?” sorularını binlerce kez sordular kendilerine. Başlarını taşlara çaldılar, göğüslerini parçaladılar, saçlarını lif lif yoldular… Bizi millet olarak bir mikroskoba yatırıp gözle görülmeyecek en ince detaylarımızı, bizim bile farkında olmadığımız meziyetlerimizi incelediler. Adeta gen haritalarımızı çıkardılar. Bizi böylesine necip bir millet yapan, kadim yapan, ayakta tutan, bir araya getiren dahası bizi gerçek anlamda millet yapan hangi hasletler varsa onları belirleyip bu hasletleri tek tek yok etmeye, etkisizleştirmeye, değerlerimizi değersizleştirmeye inatla çalıştılar. 

Yıllarca bizi hasta adam diyerek yatağa mahkûm etmek isteyen küresel güçler ekonomik ve siyasî prangalarla bu emellerini gerçekleştirmek için canla başla çalışıyorlar. Geçmişte her on yılda bir maruz kaldığımız güdümlü darbeler, bu amacı gerçekleştirmek için yine bu şeytanî güçlerin planlarının bir parçasıydı. Yetmedi, içimize soktukları Masonik yapılanmalar, dernekler, vakıflar ve nihayetinde terör örgütleri onlar adına millî birlik ve beraberliğimizi sabote etmek için uğraşıyorlar. 

Yüce Mevlâ’nın bir takdiri olsa gerek, bizim bile kendimize inancımızı kaybettiğimiz bir anda dahi İlahî kudret imdada yetişti ve parçalanan her uzvumuz aslına rücu ederek fıtratının özelliğine büründü. Vatanın izmihlâlini murat eden hain 15 Temmuz Kalkışması’nda milletimizin her ferdi, fikri, zikri, dış görünüşü ne olursa olsun kenetlenmeyi ve meydanlara dikilip bu hain saldırıyı göğsünü siper ederek püskürtmeyi başardı. Nice canlar şehit, nice yiğitler gazi oldu ama ne bayrak indi ne ezan sustu… Elhamdülillah!

Bu yazının kaleme alındığı günlerde ülkemizin gözbebeği TUSAŞ tesislerine saldırı düzenlenmesi de hem zamanlamasıyla hem de hedef olarak burasının seçilmesiyle çok manidardı. Ülkemizin dışa bağımlılık prangaları kırılıp tam bağımsızlığa doğru koşar adım ilerlerken bu tür engellemeler kaçınılmazdır ama tedbirli olmak daha da kaçınılmazdır. Bu saldırı bir defa daha göstermiştir ki terör örgütü küresel güçler tarafından yönetilmektedir. Yani örgütün arkasında ABD ve İsrail vardır.

Millî birlik ve beraberliğimizi sağlayabilmemiz için en başta devletimizin bekası ve vatanımızın selameti şarttır. Millî birlik ve beraberlik denilince akla ilk gelen kavramlar devlet, millet ve vatan kavramlarıdır. Bu kavramları sırasıyla inceleyelim…




Vatanın izmihlâlini murat eden hain 15 Temmuz Kalkışması’nda milletimizin her ferdi, fikri, zikri, dış görünüşü ne olursa olsun kenetlenmeyi ve meydanlara dikilip bu hain saldırıyı göğsünü siper ederek püskürtmeyi başardı. Nice canlar şehit, nice yiğitler gazi oldu ama ne bayrak indi ne ezan sustu… Elhamdülillah!


Devlet nedir?

İnsanoğlu sosyal bir varlıktır. Bu yüzden hayatını idame ederken tek başına yaşamak istemez. En ufak bir mezrada bile birkaç haneyi birlikte görürsünüz. Öncelikle akrabalık bağları olan insanlar, bir topluluk oluşturur. Bunu komşuluk ilişkisi ile birbirine bağlanan diğer topluluklar izler. Böylece insan hayatını küçük birliklerden büyük topluluklara doğru bir içtimai düzen belirler. Küçük topluluklar köyleri veya mahalleleri, mahalleler kasabaları ve şehirleri oluşturur. Bu birlikteliklerde ise yine bu insanları bir arada tutan ortak değerler vardır. Bunlar dil, din, örf ve adetler gibi unsurlardır. 

Geniş mânâsı ile devlet, belirli sınırların içinde toprağı olan bir hükümet idaresinde kanunlara göre teşkilatlanmış bulunan müstakil topluluklara denir.[1]

Sonuçta bir arada yaşayan insanların da toplum içerisinde bir düzen içinde yaşamalarını sağlayan normlar vardır ki buna da “hukuk” diyoruz. Bu hukuku ve düzeni sağlayacak bir de tepe yönetimi de gerekir ki buna da “hükümet” diyoruz.

Doç. Dr. Kemal Gözler, devlet kavramı hakkında yazdığı bir makalesinde şu bilgileri verir: 

“Hans Wher’in A Dictionary of Modern Written Arabic’ine göre, devlet (دوله), mastar hâliyle, sürekli olarak değiştirmek (to change periodically), ard arda getirmek (to alternate), döndürmek (to rotate), zamanın veya talihin el değiştirmesi, dönmesi (to change, turn [time, fortune]) demektir. Yine devlet, bir anlamıyla, ‘muzaffer kılmak (to make victorius)’, ‘galip gelmek (to let triumph)’, ‘zafer kazandırmak (to grant victory)’ demektir.”[2]

Merhum Prof. Dr. Ali Fuat Başgil Hoca da “Devlet” isimli makalesinde şu izahatları yapar:

“Lügat mânâsıyla tedavül eden yani elden ele geçen kuvvet, iktidar, mevki ve itibar demektir. Eski Arapçada, harbeden iki ordudan kâh birine, kâh ötekine geçen galibiyet ve zafere (devlet) denildiği gibi; servet, makam, nüfuz ve itibar sahibi kimselerin bu hal ve vaziyetine de (devlet) denilirdi. Şu hâlde, kelimenin bu lügat ve kullanış mânâsı göz önünde tutulunca, eskilerin anlayışına göre Devlet, tıpkı bir altıntop gibi, elden ele geçen ve en kuvvetlinin zapt ve inhisarına giren ikbal, nüfuz ve iktidardır. Modem hukukta kelime bu eski mânâsından hayli uzaklaşmış olmakla beraber, bugün bile gerek halkımız dilinde ve gerek politika âleminde bu mânâya alındığı görülmektedir.”[3]

Seyyid Ahmet Arvasi’ye göre devlet, milletin teşkilatlanması demektir. Onu, milletten ayrı düşünmeye imkân yoktur. Hattâ devlet, milleti meydana getiren birçok âmilden biridir. “Devlet şuuruna” sahip olunmaksızın millet olunamaz.[4]

Arvasi’ye göre devlet ayrıca millî bağımsızlığın, hür, şerefli, mesut ve müreffeh yaşamanın, kendine uygun bir nizam içinde kendini geliştirmenin, kendi millî tarihi, millî kültürü ve millî ülküleri içinde yücelmenin en büyük teminatıdır.[5]

Yine Arvasi’ye göre devlet, bir sosyal vakıa olarak “anarşi”nin zıddı olan “nizam” ihtiyacından doğmuştur. Ancak, bu “nizam ihtiyacı”nın istismar edilerek “sert” ve “müstebit” idarelerin kurulmasına cemiyetler, daima karşı çıkmışlardır. Cemiyetler, “nizam” kadar “hürriyet”e de muhtaç olduklarını çok iyi bilirler.[6] Bu da ancak sağlam bir hukuk sistemiyle sağlanır.

Vatan nedir?

Bir devletin kurulabilmesi için o devleti kuran insanların uhdesinde olan bir toprak parçası, bir yurt, dahası bir vatan gereklidir. Bir vatana malik olan insanların kemiyetleri yani nüfusunun azlığı veya çokluğu çok önemlidir. Eğer malik olduğunuz bir vatanınız varsa siz bir devlet kurmuşsunuz demektir.

Sözlükte “yerleşmek, bir yeri yurt edinmek, kendini bir şeye alıştırmak” anlamındaki “vatn” kökünden türeyen “vatan”, klasik sözlüklerde ve edebî metinlerde “kişinin doğduğu, yerleştiği, barındığı ve yaşadığı yer” mânâsına gelir.[7]

Dr. Ömer Lütfi Taşcıoğlu vatan kavramını “milletin maneviyatı ve mukaddesatı, hatıraları ve idealleri, millî kültürle kaynaşmış, geçmişi ve geleceği ile birleşmiş coğrafya demektir”[8] diyerek daha da geniş bir zemine oturtuyor. Taşçıoğlu makalesinin sonuç bölümünde coğrafî olarak vatan kavramının kapsamını daha da genişleterek, vatan kavramı sadece ülkenin sahip olduğu ana kara parçasından ibaret değildir, diyor. Ona göre vatan, anakara parçasının etrafındaki denizler ve karasuları, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölgeler ve bu denizler üzerindeki adalar ve bunların kara suları ile üzerlerindeki hava sahaları da vatanın önemli bir bölümünü teşkil etmektedir.[9]




Küresel güçler sadece kendilerini düşünüyorlar. Artan dünya nüfusuna karşılık insanların hayatlarını idame ettirmek için gerekli kaynakların tükendiği vehmine kapılarak gelecek endişesine düşen bu güçler tıpkı kontrolden çıkmışçasına kendilerince planlar kurmakta ve kurdukları her plan başka insanların felaketine sebep olmaktadır.


Millet nedir?

Bir devletin kurulabilmesi için öncelikle insana ihtiyaç vardır. Kemal Gözler’in de belirttiği gibi “İnsansız devlet olmaz. İnsan topluluğu devletin beşerî unsurudur”.[10] Genel olarak bir devleti kuran insanlara millet denmekle beraber millet kelimesi daha kapsayıcı, daha şümullü anlamlara sahiptir.

İbranice ve Aramicede melel “konuşmak, söylemek”, mille de “kelime, söz” mânâsına gelir. Bununla da ilişkili olarak Arapçada “ezberden yazdırmak, dikte etmek” anlamındaki imlâl (imlâ) kökünden türeyen millet, işitilen ve okunan bir şeye dayanması (İbnü’l-Hâim, s. 105) veya dikte edilmesi ve yazılması (Âlûsî, I, 371; Sıddîk Hasan Han, II, 337) bakımından “din” karşılığında kullanılmış, ayrıca kelimeye “izlenen, gidilen yol” mânâsı verilmiştir (Tehẕîbü’l-luġa, “mll” md.; Zemahşerî, s. 790; Âlûsî, I, 371).[11]

İsmail Çalışkan’a göre millet; insanın veya insanlar topluluğunun zihniyetini oluşturan ve yaşamı boyunca izlediği ilkelerin çizdiği yoldur.[12] Bu tanıma en uygun uygulama, Osmanlı millet sistemi ve o dönemin millet algısıdır. 

“Millet” klâsik İslâm literatüründe şeriat, din, mezhep ve bunlara bağlı topluluğu ifade etmekte olup, ırk/ soydan ziyade din/ mezhep mensubiyetini vurgulamaktadır. Bu anlamıyla millet kavramı, ırkî ve etnik bir toplumu değil, dinî bir aidiyeti ifade etmektedir. Osmanlı sistemi içerisinde “millet” tabiri Arapçadaki anlamı ile dinî bir topluluğu karşılayan bir terim olup, bu terim kimi zaman geniş bir cemaati olduğu gibi yansıtmakta, kimi zaman bir dille konuşan grubu, kimi zaman ise bir ibadethanede ibadet eden aynı inançtaki insanları ifade etmektedir.[13] Bu anlamda Osmanlı sistemindeki “millet” kelimesi klâsik İslâm literatüründeki anlamına uygun bir şekilde belirli bir sözü veya vahiy kitabını kabul eden topluluklar için kullanılmış ve bu sistemde her millet grubu kendi içinde hiyerarşik olarak ve mensup oldukları dinin hükümlerine bağlı kalarak düzenlenmiştir.[14]

Millet kavramının modern anlamda “ulus” (nation) karşılığında kullanılması ve bir anlam değişikliğine uğraması ise XIX. yüzyıl sonlarında ortaya çıkmıştır.[15] Bizde de özellikle seküler çevreler, millet kavramını aslî unsuru dışında ulus eksenli anlamaya ve anlamlandırmaya gayret gösteriyorlar. Bu çevrelerin ortaya koyduğu ulusçuluk kavramı millet kavramı gibi kuşatıcı olmadığı için sonuçta sosyal anlamda işlevsel de olamıyor. Yani millet kavramının taşıdığı maddî ve manevî unsurlar o milleti oluşturan bireyler arasında oluşturduğu bağı, birlik ve beraberliği sağlayamamaktadır. Sadece madde planında beklenen birliktelikler maddiyat ortadan kalktığında veya çıkar çakışmasında ortaya çıkacak muhtemel bir çatışmayı önleyememektedir.

Ernest Renan’a göre millet, ortak bir geçmişi olan ve birlikte yaşama arzusu gösteren insan topluluğudur. Millet, manevî bir ilkeye, bir ruha dayanır. Ortak geçmişten anlaşılan aynı tarihe sahip olmaktır. Bir milleti millet yapan öge, kişilerde ortak bir bilincin varlığı ve belli bir ülkeye bağlılık ve ortak yaşama arzusunun bulunmasıdır.[16]

Arvasi’ye göre bir cemiyetin millet adını alabilmesi için ya “fiilen” bir devlete sahip olması yahut da -en azından- bir “devlet kurma ülküsü” taşıması şarttır.[17]

Balzac da, edebiyatı olan toplumlara millet denir, diyor. Demek ki sıradan insanlar bir araya gelerek bir millet oluşturamıyor. Millet olmak için bazı ortak değerlerin olması gerekiyor. Bir milleti meydana getiren en önemli değerler; dil birliği, din birliği, kültür birliği, tarih birliği, vatan birliği, ahlâk birliği, örf ve âdet birliği sayılabilir. 

Millet mi, ulus mu?

Küreselleşen dünyada ise global güçler bir yandan ulusçu anlayışın hâkim olmasını isterken diğer yandan da ulusçu anlayışı benimseyen ülkeleri ırkçılıkla da suçlamaktan geri kalmıyor. Kendi anlayışları dışında ve modern sömürge anlayışına göre hedeflerinde olan ülkeleri parçalamak için tüm etnik unsurları kışkırtarak o ülkelerdeki birlik ve beraberliği dahası kendilerine karşı koyabilme reflekslerini ve ihtimallerini ortadan kaldırmak için çabalıyorlar. Bunu yaparken de demokrasi, özgürlük, eşitlik gibi kavramları da tekrar tekrar kullanmaktan vaz geçmiyorlar. Meselâ Osmanlıyı tasfiye ederken taşeron olarak kullandıkları İttihatçıların ellerine tutuşturdukları dövizlerde ve dillerine pelesenk ettikleri sloganlarda “hürriyet, uhuvvet ve müsavaat” kavramları bunun bir örneğiydi. Mason localarında icat edilen ve üzerinde ince ince işlenen bu sloganlar artık bugünkü dilde “demokrasi, özgürlük ve eşitlik” gibi kelimelerle ifade ediliyor. 

Çok yakın bir süreçte şahit olduğumuz ve ABD’nin başını çektiği modern sömürgecilik anlayışı gereği Irak, Libya ve Suriye gibi ülkeler “Arap Baharı” soslu “demokrasi” getirilme vaadiyle işgal edilmişti. Oysa bugün gelinen noktada ne Irak ne Suriye ne de Libya demokrasiyi göremedi. Bugünkü durumları dünkü diktatörlük dönemlerini aratır oldu. Ancak zaten hedef demokrasi getirmek değil, artık kabına sığmayan ve Arz-ı Mev’ud sevdasıyla yanıp tutuşan Büyük İsrail’i kurmaktan başka bir şey değildi. Oysa İsrail’in amacı, bütün dünyayı yönetmektir. Bu amacını gerçekleştirmek için ABD başta olmak üzere küresel sistemi savunan Batılı her ülkenin yönetimleri ya Siyonist olmak ya da Siyonizm’e hizmet etmek durumundadır. Buna mecburdur. Zira global finans kaynakları ve dünyayı yöneten tüm para babaları Yahudi’dir. 

Bu konuda Şaban Doğan’ın “Küreselleşme, ABD ya da Siyonizm hegemonyasının diğer adıdır. ‘Zamanımızın tanrısı paradır ve Rotshchild de onun peygamberidir’ diyen bir zihniyetin çarkları arasında ezilen insanlık, şimdi de ‘Tek Dünya Devleti’ kurma çabası içinde olan aynı zihniyetin yazdığı senaryoyu oynamaya mecbur kılınıyor. Filistin ve Gazze meselesi, bu konun sadece küçük bir parçasıdır…”[18] sözleri ne kadar da haklıdır.

İşin tarihsel arka planına baktığımızda 1897 yılında İsviçre’de yapılan Birinci Siyonist Kongresi’nde alınan kararlarda, 50 yıl içinde Filistin topraklarında bir İsrail Devleti’nin, 100 yıl içerisinde de Nil’den Fırat’a kadar “Büyük İsrail Devleti”nin kurulması hedefi konmuştu.[19] Aslında Ortadoğu’daki bütün kargaşalar, kaoslar, savaşlar bu amacın gerçekleşmesi için çıkarılmıştır.

Siyonizm, esas itibariyle kutsal bir bölge olan Sion’da Yahudi ırkının bir araya gelerek bir devlet kuracağını savunan 19. yüzyıl ideolojisi anlamına gelmektedir. İlk etapta Yahudileri bu fikri kabul edenler ve etmeyenler şeklinde ikiye ayıran söz konusu ideolojiyi bazı Hıristiyanlar da özellikle ABD'de ve çağdaş dönemde benimsemişlerdir.[20] 1917 yılına değin Avrupa'da küçük gruplar hâlinde örgütlenmiş bulunan Siyonizm ideolojisi bu tarihte İngiltere'de Başbakan Lloyd George, Dışişleri Bakanı Lord Arthur Balfour ve Siyonist Lord Rothschild'ın Filistin bölgesinde bir Yahudi devletinin kurulması çerçevesinde anlaşmaya varmalarıyla birlikte üzerine tartışılan bir kavram hâline evrilmiştir.[21]




Adeta bir ateş çemberiyle çevrildiğimiz bu coğrafyada her zamankinden daha çok birlik ve beraberliğe ihtiyacımız vardır. Katil ve katliamcı İsrail şu an sınırlarımıza 100 km’lik bir mesafeye kadar önüne gelen her şeyi imha ederek bize doğru yaklaşmaktadır. Bu ciddi bir tehdittir.


Küresel güçler ne istiyor?

Küresel güçler sadece kendilerini düşünüyorlar. Artan dünya nüfusuna karşılık insanların hayatlarını idame ettirmek için gerekli kaynakların tükendiği vehmine kapılarak gelecek endişesine düşen bu güçler tıpkı kontrolden çıkmışçasına kendilerince planlar kurmakta ve kurdukları her plan başka insanların felaketine sebep olmaktadır. Oysa dünyadaki var olan kaynakları en çok sömüren, saçan, savuran yine kendileridir. Hatta dünyaya bir virüs gibi bulaştırdıkları tüketim çılgınlığı ve dolayısıyla devâsa boyutlara varan talepleri karşılamak adına yine aynı oranda çılgın ve hesapsız bir üretim adına dünyanın ekolojik dengesini bozan ve dünyayı yaşanmaz hâle getiren de kendileridir.

Küresel güçlerin dünyayı kendi menfaatleri uğruna nasıl bir cehenneme döndüklerini Ünal Acar, makalesinde şu şekilde özetliyor:

“Küresel güçler, kendi vatandaşlarının refahı için dünya nüfusunun büyük bir bölümünü ateş çemberine dönüştüren politikalar izlemekten çekinmediler. Tarihî süreç içerisinde güç ve iktidar mücadelesi, toplumsal düzenin bozulmasına, ülkelerin çatışmasına, dünya savaşlarının çıkmasına neden olmuştur. Her dönemde yaşanan çıkar, güç ve iktidar mücadelesi değişik yöntemler kullanarak günümüze kadar süregelmiştir. Güçlü ülkeler, çıkarlarını korumak ve sürdürmek için her dönem konjonktüre uygun yöntemler uygulamıştır. Küresel güçler, dünyayı huzura kavuşturmak iddiasıyla, büyük bir coğrafyayı, kendi çıkarları açısından yeniden dizayn etmek üzere, Yeni Dünya Düzeni, Büyük Ortadoğu Projesi, Renkli Devrimler, Arap Baharı diye adlandırdığı projelerle, dünyayı savaş alanına dönüştürürken, küresel düzenin işleyişini de, küresel güçlerin planları doğrultusunda oluşacak ilişkiler yoluyla belirlendiğini, savaşların ise ülkelerin silahlı kuvvetleri arasında değil, istihbarat servislerinin planlamaları doğrultusunda, stratejistler tarafından hazırlanan doktrinler çerçevesinde, terör örgütleri aracılığı ile sürdüğünü söyleyebiliriz.”[22]

Görünürde masumane görüntüler ve yaldızlı sözlerle dünyayı özgürleştireceklerini iddia ederek kendilerine karşı gelebilecek Osmanlı gibi büyük devletleri parça parça ederek savunmasız bir sürü devletçik ihdas edenler, bu uğurda özellikle genç beyinleri iğdiş ederek kurdukları terör örgütlerine, derneklere, vakıflara, sahte cemaat ve tarikatlara adam devşirip kendi emellerine hizmet ettirmektedirler. 

Özellikle bizim coğrafyamızda bir çıban gibi hatta pimi çekilmiş bir bomba gibi kurdukları Siyonist İsrail’in güvenliği ve dünya hâkimiyeti emellerine erişebilmesi adına Osmanlı’yı yıkarak yerine kurdukları irili ufaklı uydu devletler bunun tam da bir canlı şahididir. 

Suat Parlar, bu durumu şu satırlarla özetliyor:

“Dünyada ve Türkiye'de İsrail'in varlığını, politikalarını meşru göstermeye çalışan gerekçeler çağdaşlık, uygarlık ve demokrasi mitleri ile sunuluyor. Ortadoğu'nun ‘demokrasi vahası’ sayılan İsrail, militarist Arap diktatörlükleri ile gerici monarşilerin ortasında batılı değerlerin savunucusu olarak taçlandırılıyor. Bu mitlere göre tembel Araplardan devralınan çöl, İsrail tarafından modern bir uygarlıkla donatılıyor. Uygarlık, demokrasi, gelişme kavramlarının cömert savrukluğundan yaratılan İsrail, artık kendiliğinden bir mit olmuştur. Temelinde din ayırımcılığı bulunan ve Siyonist hedeflerle bütünleştirilmiş koyu bir Yahudi şeriatına dayanan bu haydut devlet, emperyalist egemenlik sistemi ile bağlantılarını maskelediği ölçüde kurucu mitlerini sürdürüyor. Bu bağlamda çarpık bir tarih ve ekonomi anlayışı, bilimsel gerçekliğin tartışılmaz Yahudi kodları olarak dayatılıyor.”[23]

Osmanlı imparatorluğu işgal edilip tasfiye edilirken kendi ihanetlerinin gündeme gelmemesi için içimizde büyüttükleri “Arap ihaneti” söylemleri bu söylem çerçevesinde oluşturdukları Arap düşmanlığı da ayrı bir facia… Tabii kurdukları kukla devletçiklerin Arap halkına da “Türkler sizi sömürdü. Sizi Türklerden kurtardık” diyerek onlar arasında da Türk düşmanlığını tesis edenler yine kendileridir. Araplar açısından olaya bakıldığında “Osmanlıdan koparılan Ortadoğu’nun tamamına yakını Arapça konuşan Araplardan oluştuğu hâlde neden tek bir Arap devleti kurulmadı da onlarca irili ufaklı devletçik oluşturuldu?” sorusunu maalesef kendilerine ve çok güvendikleri müttefiklerine sorma aklı ve cesaretinden yoksunlar.

Tekrar bizde tesis edilen Arap düşmanlığına dönersek, Filistin cephesinde yaşadığımız Siyonist Yahudi ihaneti Şerif Hüseyin ve etrafında kümelenen Arap eşkıyalarının verdiği tahribattan kat be kat daha fazladır. Milletimiz emperyalist İngiliz, Fransız, İtalyan ve onların finosu olan Yunan’a karşı bir Kurtuluş Savaşı vermiş ve emperyalizme boyun bükmemiştir. Ancak hâkim zihniyet tam aksine sanki ülkeyi Osmanlı’dan ve onun temsil ettiği İslam’dan kurtarmış gibi davranmış ve yıllarca İslamî değerlerimizle adeta bir savaş vermiş ve bu dini milletimizin aklından, gönlünden, yaşantısından söküp atma derdine düşmüştür. Oysa elde avuçta bir şey olmadığı hâlde bu milleti emperyalizmin karşısına diken asıl güç İslam dini ve onun inancıyla milletin kalbinde, ruhunda ve vicdanında yerleşen sarsılmaz imanıdır. Bu millet “İman varsa imkân da vardır. İmkânı inkâr etmek imanı inkâr etmektir!” bilicindeydi. Bu yüzden “Vatan sevgisi imandandır” hadis-i şerifine merbut olan milletimiz, imkâna değil imana göre hareket etmişti. Bu sayede müstevlilere, o günün küresel güçlerine, Siyonistlere adeta kan kusturmuştur. Onlar da bunun intikamını almak adına ellerinden geleni yapmak için yüz yıldır canhıraş bir gayretkeşlikle örtülü bir savaş vermektedir. Onların yerli işbirlikçileri de bu milleti köklerinden koparmak için onlardan aldıkları dolarlarla bu emeli gerçekleştirmek adına aşkla ve şevkle çabalıyorlar ve sonra da emperyalizm ile mücadeleden dem vuruyorlar. Ama bilmiyorlar ki Aliya İzzetbegoviç’in de dediği gibi, savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir. İngiliz’e veya emperyalist ülkelere şeklen ve ruhen benzeyerek onlarla savaşılmaz. Bu, savaşmak değil vilveleşmektir.

Bu meyanda Şaban Doğan’ın şu tespitleri ne kadar doğru, değil mi?

“20. yüzyılın başında, dünyaya “Ulus Devlet” anlayışını empoze eden ve dayatan Siyonizm, 21. yüzyılda küreselleşme yalanı altında “Tek dünya devleti” hayaliyle yanıp tutuşmaktadır. Ulus devlet anlayışının en büyük özelliği dinî otoriteyi tanımamasıdır. Yani Siyonizm, II. Yüzyılda Juda Nassi’nin yazdığı Talmut’u benimseyip kendine dini(!) referans alan bir yol haritası belirlerken, dünya milletlerinin dinlerinden uzaklaşmaları ve soyutlanmaları istemiştir. Bu da gerek TV dizileri gerekse İnternet vasıtasıyla sağlanmıştır. Bir de buna ekonomik sıkıntılar eklenince, toplumlar hem maddî hem de manevî erozyona uğramıştır.”[24]

Bu görüşlere destek amacıyla bir ilave yaparsak, 40 yıldır milletimizin başına bela olan PKK terör örgütü küresel hegemonyanın bir kuklası değil midir? Yine 50 yıldır sinsice aramıza sızan FETÖ terör örgütü de küresel güçlerin içimizdeki Truva atı olarak yaşamadı mı?

Sözün özeti Veysel Tepeli’nin dediği gibi küresel sömürünün ve zulmün aklı Siyonizm, icrası emperyalizmdir. Zira küresel emperyalistler ve Siyonistler, aynı ailenin (çoğunluğu Yahudi’dir), aynı meclisin üyeleridir.[25] 




Toplumu oluşturan fertlerin birlik ve dayanışma içinde olmaları, dinî ve millî varlığımızın korunup devam ettirilmesinin zorunlu kıldığı bir sorumluluktur. Ayrıca bu, barış ve huzurun da teminatıdır.


Milli birlik ve beraberliğimiz nasıl tesis edilir?

Adeta bir ateş çemberiyle çevrildiğimiz bu coğrafyada her zamankinden daha çok birlik ve beraberliğe ihtiyacımız vardır. Katil ve katliamcı İsrail şu an sınırlarımıza 100 km’lik bir mesafeye kadar önüne gelen her şeyi imha ederek bize doğru yaklaşmaktadır. Bu ciddi bir tehdittir. Kaldı ki gerçek, birilerinin ağızlarında “Biz tarih boyunca Yahudilerle hiç savaşmadık!” yalanlarını gevelediği gibi değildir; gerçek, fiilen yıllardır onların kurduğu PKK örgütü ile fiilen savaştığımızdır.

Gelinen bu noktada Türk milleti olarak bizi biz yapan değerlerimizden uzaklaştıkça emperyalistlerin sofralarında meze olacağımız gerçeği akıldan çıkarılmamalıdır. Bizi “Her şey daha güzel olacak!” sözleriyle kandıranların amacı yine geçmişte olduğu gibi bizi kendi kendimize düşman etmektir.

Dün “Abdülhamid gitsin de ne olursa olsun!” diyenler, büyük bir inkisar ve bedbahtlıkla koca bir imparatorluğun yıkılışına şahitlik ettiler. Oysa adına “İttihad ve Terakki” yani “Birlik ve İlerleme” diyenler, Mason localarında “hürriyet, uhuvvet ve müsavat” sloganlarıyla mankurtlaştırılırken umut bağladıkları Batı’nın kuklası olduklarını anlayamadılar bile…

Tarihimizde Batı hayranlığı öyle bir safhaya varmıştı ki Abdülhamid düşmanlarının tek sığınağı ve güvence kapısı İngilizlerdi ve bu sevgi sonunda kendilerini İngiliz Büyükelçisi’nin arabasına at yerine koşulmaya kadar gitmişti.

Olay, Ahmet İhsan Tokgöz’ün hatıralarından yola çıkarak şu şekilde anlatılır:

II. Abdülhamid’den nefret eden Osmanlı aydınları, Sultan'ın İngiltere'ye karşı güvensizliğinden hareket ederek İngiltere'den yana bir eğilim içine girerler. Düşmanımın düşmanı dostumdur, diye düşünürler yani... İngiltere özgürlükçüdür, hümanisttir, insan hakları savunucusudur vs. O hâlde İngilizler lehinde gösteri yapılmalı, böylelikle bu özgürlüksever (!) ülkenin İstanbul'a dönen elçisi Malet omuzlarda taşınmalıdır. Şimdi o gulgulenin içinde olanlardan birinin, meşhur servet-i Fünun'un sahibi Ahmet İhsan Tokgöz'ün yazmış olduğu satırları okuyalım:

‘O zaman biz İngiltere’yi dünyanın en özgürlüksever, en insanscıl yönetimi sanıyorduk. Zaten bu kanaatin etkisiyle 1908 inkılabında aydınların ruhunda derin bir İngiliz sevgisi vardı ve bu o kadar yüksekti ki 1908 Temmuz’unun 23'ünde İstanbul'da bulunmayan İngiltere elçisi Malet şehrimize döndüğü zaman, Sirkeci İstasyonu’nu baştanbaşa doldurmuştuk; elçiyi candan ve gönülden alkışlıyorduk. Sonunda coşkun gençler elçinin arabasını çeken atları söktüler, arabayı kendi kollarıyla çektiler. İşte bu İngiliz sevgisi yüzünden Bauer savaşında hepimiz, bilmeden zavallı Bauer'lere karşı ve İngilizlerden yana konuşuyorduk.’” (Matbuat Hatıralarım)

100 yıl önce İngiliz’in arabasına at olanlar bugün de köleliğin sürmesi için varlık gösteriyorlar. Ve o kadar içimizdeler ki bizden görünüp yularlarını teslim ettikleri Batı'ya gönülden bağlılar.[26]

Bu elim olayı köşesine taşıyan Ali Ay da sözlerini şu şekilde noktalıyor:

“Dünün İngiliz muhipleri bugün de var. At arabalarına at olsalardı sadece, sırtlarına vurulmuş semerleri ile eşek olarak kalsalardı keşke! Rıza Nur hatıratında der ki, ‘Abdülhamid düşmanlığı gözlerimizi o kadar kör etmişti ki, Mekteb-i Tıbbiye’ye İngiliz bayrağı çekecek kadar alçalmıştık’. Allah kimsenin şahsi düşmanlığını memleket düşmanlığına dönüştürmesin! Batılılarca ‘hasta adam’ olarak görülen Osmanlı’nın çöküşü için çalışan müstemlekeci Jöntürkler! Her fırsatta Devlet-i Âli ve Padişahı Avrupa'ya şikâyet eden bu yağmacıların İngiltere aşkı işte böyle tezahür etmişti... Kurtuluşu, hür ve medeni İngiltere’nin yanında olmak zanneden sözde hürriyetçilerdi bunlar! Sonra da dönüp, başta Vahidettin olmak üzere birçok Osmanlı Sultanını bize ‘İngiliz hayranı’ ve ‘Vatan haini’ olarak tanıttılar...”[27]

Bundan daha vahimi ilk Jöntürk Kongresi’nde düveli muazzamanın (ki en başta İngilizlerin) İstanbul’u işgal ederek Abdülhamid’i devirmesi bile müzakere edilmişti. Zira 1902’de Birinci Jöntürk Kongresi toplanmış, kongre sonunda Ahmet Rıza ve arkadaşlarıyla Prens Sabahattin ve onu tutanlar arasında istibdadın yıkılması için yabancı müdahalesinin kabul edilip edilmemesi konusunda anlaşmazlık çıkmıştır. Prens Sabahattin müdahale isteyenlerle birlik olmuştur.[28]

Bugün bizi işgal ettiği hâlde İngilizlere ve Batı’ya sempati duyan ama lafa gelince emperyalizme karşı olduğunu iddia eden o kadar çok zavallı var ki! Ama bunların ortak noktası İslam’a, millî ve manevî değerlere düşmanlıktır… Hatta bu düşmanlık onlara devletimizin ve milletimizin bekasına kast eden hain terör örgütleri ve onun siyasî uzantıları ile birlikte hareket etmeyi bile mubah gösteriyor.

Sonuç

Geçmişten ders almak zorundayız… Dün yaptığımız uçakları topraklara gömdürenler, yaptığımız otomobilleri benzinsiz bırakıp yürüttürmeyenler, mühendislerimizi şehit edip intihar süsü verenler, yapılan her icraatın karşısına dikilenler, ezandan, saladan, bayraktan, devletten nefret edenler ve onların bugünkü mümessilleri asla ve asla birlik ve beraberliğimizi istemezler.

Oysa “millet” olmak demek “birlik” olmak demektir. Bu birlik ve beraberliği ideolojik kaygı ve geleceklerine kurban edenler hem kendilerine hem de milletimize ihanet etmiş olurlar. Yine mezhep, meşrep gibi farklılıkları körükleyerek etrafındaki Müslümanları ötekileştiren, dışlayan onları tekfir eden anlayışlar da birlik ve beraberliğimizi sabote etmektedir. Dinin hükümlerini anlayamayan, taassuba varan noktalara gelenler de unutmasınlar ki millet olmadan ümmet olamaz.

Toplumu oluşturan fertlerin birlik ve dayanışma içinde olmaları, dinî ve millî varlığımızın korunup devam ettirilmesinin zorunlu kıldığı bir sorumluluktur. Ayrıca bu, barış ve huzurun da teminatıdır.[29]

Kur’an-ı Kerim’de, “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.[30]” buyurulmakta…

Hz. Peygamberimiz de bir Hadis-i Şeriflerinde, “Mü’minin mü’mine karşı durumu yekpare bir binayı meydana getiren, perçinlenmiş kayaların birbirlerine karşı durumu gibidir”[31]diyor.

Sözün özü: Birlikte dirlik vardır. Daha başka söze gerek var mı?



[1] Hüseyin Özcan, Ansiklopedik Hukuk Sözlüğü, Yeni Desen Matbaası, 1975 Ankara

[2] Kemal Gözler, “‘Devlet’ Kelimesi Üzerine Bir Deneme”, Türkiye Günlüğü, Sayı 129, Kış 2017, s.5-9

[3] Ord. Prof. Dr . Ali Fuat BAŞGİL, Devlet Nedir? (Realist bir tarif denemesi), İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt XII, Sayı 4, 1946, s.981-982

[4] S. Ahmet ARVASİ, Türk İslam Ülküsü, c.II, s. 486, Bilge Oğuz Yayınları

[5] Arvasi, age. S.486

[6] Arvasi, age. S.487

[7] Mustafa ÇAĞRICI, Vatan, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 42, s. 563-564, 2012 İstanbul

[8] Ömer Lütfi TAŞCIOĞLU, Vatan Kavramı ve Türk Milleti İçin Vatanın Önemi, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 6, Sayı: 71, s. 221-230, Haziran 2018

[9] Taşçıoğlu, agm.

[10] Kemal Gözler, "Devletin Bir Unsuru Olarak 'Millet' Kavramı", Türkiye Günlüğü, Sayı 64, Kış 2001, s.108-123.

[11] Recep ŞENTÜRK, Millet, TDV İslam Ansiklopedisi, c.30, s.64-66, Ankara 2020 

[12] İsmail ÇALIŞKAN, Kur’an-ı Kerim’de Din Kavramı, Ankara 1998

[13] Uğur KURTARAN, Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Sistemi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 8, Sh: 57-71, Sonbahar 2011

[14] Ayşe Almıla GÖK, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Gayrimüslimler Millet Sistemi, Tarihi Gelişimi ve Milletlerarası Antlaşmalar”, Türkiye ve Siyaset, Sa: 3, s.101-108, Ankara 2001

[15] Muharrem GÜRKAYNAK, “Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi ve Yahudi Milleti”, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi Dergisi, C.IX,Sa:2,s.275-290, Isparta 2003

[16] https://www.turkedebiyati.org/halk-millet-cumhur-ummet-nedir/

[17] Arvasi, age. S.486

[18] Şaban DOĞAN, “Küreselleşme, Siyonizm Hegemonyasının Diğer Adıdır”, https://www.mirathaber.com/

[19] Veysel TEPELİ, Emperyalizm ve Siyonizm Çatışması, https://www.dusuncemektebi.com/

[20] Walter HOLLSTEİN, Filistin Soru mc Filistin Çatışmalarının Sosyal Tarihi; çev.: Cemal A. Ertuğ, s.308, Yücel Yayınları, İstanbul: 1975

[21] İsmail EDİZ, Birinci Dünya Savaşı Sonrasında Filistin'de Toplum ve Siyaset 1919-1922", Türkiye Ortadoğu Çalışmaları Dergisi, Ci!t: 2, Sayı 2, sh: 143-145, 2015

[22] Ünal ACAR, Küresel Güç Mücadelesi ve Ulus-Devletin Geleceği, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Cilt.11 Sayı. 27, s.22-34, 2019 

[23] Suat PARLAR, Siyonist Sömürgeciliğin Ekonomik Dayanakları, https://www.haksozhaber.net/

[24] Doğan, agm.

[25] Veysel TEPELİ, Emperyalizm ve Siyonizm Çatışması, https://www.dusuncemektebi.com/

[26] Takvim Gazetesi / Yayımlanma Tarihi: 27 Temmuz 2017 Perşembe

[27] Ali AY, İngiliz Sefirin At Arabası, https://www.ilerigazetem.com/

[28] Nilüfer ERDEM, II. Meşrutiyetin İlânı Sonrası Helenlerin Prens Sabahattin’e Gösterdikleri İlginin Yunan Basınındaki Yansımaları, Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi Yıl 11 Sayı 21 (Bahar 2015)

[29] Seyid Ali TOPAL, Birlik ve Beraberlik, https://www2.diyanet.gov.tr/

[30] Al-i İmran: 103

[31] Buhari Salat 88, I, 123