Bir Türkiye Yüzyılı icraatı: Yeryüzünde insansız, uzayda insanlı

Bu iş bir sevda. Bu iş bir tutku. Ve Türkler, Kutluk Kağan’dan Fatih Sultan Mehmed Han’a, Kızılelmalarına daima bu sevda ve tutkuyla, kimsenin tahayyül dahi edemeyeceği bir sadakatle yürümeye devam edecekler. İnadına hür ve bağımsız…

HAZERFAN Ahmed Çelebi’den bu tarafa fizikî anlamda gök ile arasını sıkı tutma yeminine doğrudan şahit olunan bir milletiz biz Türkler. Belli ki bu tutkunun ve arzunun daha evveli var. Zira göğe bu denli bağlanmanın genetik bir kökünün olması gerekiyor. Öyle ya, bir millet düşünün ki, bugün bilinen yazılı tarihte ismi gökle bir anılsın. Aklınıza geldi, değil mi? Evet, “Göktürkler”!

Tarihte Türkler, yön isimlerini de bugün renk ismi olarak bildiğimiz kelimelerle anmışlar. Örneğin “ak” yani beyazın eş anlamlısı bildiğimiz renk, yön olarak batı demek. Ya da “kara” yani siyahın eş anlamlısı bildiğimiz renk, yön olarak kuzey demek. Yahut da “kızıl” yani kırmızının eş anlamlısı bildiğimiz renk, yön olarak güney demek. Buradan bakınca Akdeniz, Karadeniz ve Kızıldeniz isimlerinin nasıl verildiğini anlamak çok kolay. “Ordular, ilk hedefinizdir Akdeniz’dir, ileri!” komutundaki Akdeniz’le Türkiye’nin bugünkü en batısını işaret etmek de buradan ileri geliyor zaten. Tabiî bir de “mavi” ile “sarı” var. Sarı/saru merkeze; mavi yani göğ/gök ise doğuya karşılık geliyor. Üç ana renkten ikisi olan sarı ile mavinin birleşiminden yeşil elde edilir. Göktürklerin bayrağında da iki renk vardır; mavi ile yeşil…

Türk’ün sırtını yasladığı yön doğudur. Yani Türk’ün kendisinden güç aldığı frekans rengi göktür. Gözüne koyduğu, ulaşmak istediği ise güneşin aydınlattığı tüm coğrafyalardır. Yani aka, batıya açılır bu yüzden. Bu hayâle erişmek için ortaya koyduğu en önemli medeniyet unsuru üzengidir. Ulaşım ve savaş bineği olarak at ve benzeri hayvanları ehlileştirip hizmete koşarken bu araç harika avantajlar sağlar.

Üzengi ile karaya dair en ileri savaş unsurunu manevra kabiliyetiyle donatan akıl, daha sonra da aynı sistematikle işler, işler, işler ve bugünlere erişir. Mühim olan, zamanın ruhunu yakalayarak ihtiyacın ne olduğunu keşfetmek ve buna göre üretmektir. Türk Devleti’nin son kalesi ve yeryüzündeki diğer Türk devletlerinin kolbaşçısı pozisyonundaki Türkiye Cumhuriyeti, özel beyinleri ile ihtiyacı tespit etmiş, teşhisleri koymuş, ancak tedavi sürecine geçildiğinde sürekli suikastlara uğramıştır. Buradaki “suikast”, doğrudan kötü niyetli engelleyici girişimleri ve bu girişimlerin sonucunda o vakte dek elde edilen ürünlerin yitirilmesini vurgulamak için seçilebilen en uygun kelimedir. 

 

 

Türk’ün sırtını yasladığı yön doğudur. Yani Türk’ün kendisinden güç aldığı frekans rengi göktür. Gözüne koyduğu, ulaşmak istediği ise güneşin aydınlattığı tüm coğrafyalardır.

 

Hazerfan Ahmed Çelebi, Vecihi Hürkuş, Nuri Killigil, Şakir Zümre ve Nuri Demirağ gibi isimler için yeniden hafıza oluşturmaya çalışan bugünkü Yeni Türkiye’ye göre eski Türkiye, bu isimlerin unutulmaları için elinden geleni ardına bırakmamıştı. Hazerfan hikâyeleriyle büyüyen her yeni nesil, kendisine en ileri hedeflerden biri olarak göğü seçiyordu. Uçak, silah, füze ve otomobil üretimini başarmasına rağmen bu üretim hayatında sekteye uğramış ülkenin evlatları en azından “pilot” olmayı hayâl ederek büyüyorlardı. Ben de onlardan biriydim. Babamın da Ankara Etimesgut’taki 3’üncü Hava İkmâl Bakım Merkez Komutanlığında çalışıyor olması bunda etkili olmuştu. İlkokul dördüncü sınıfa doğru gözlük kullanmak zorunda kalmam, bu hayâlden vazgeçmeme neden olmuştu.

“Türkiye bizzat yaptığı uçakları toprağa gömmesinin ardından bir daha uçak yapmayacak veya yapamayacak” diye düşünüledursun, mağlûbiyet pozisyonundan kurtularak atağa geçmeye çalışan Devlet aklının, bir başka yerde çalışmaları sürüyordu. Tabiî yıllarca darbelerle oyalanan koca ülke, 1990’lara erişirken bölme maksadı taşıyan terörle tanışmıştı ve teröre karşı mücadele ederken ciddî zafiyet yaşıyordu. Hatta zafiyet geçiriyordu.

Bu ülkenin evlatları pilot olmayı hayâl ededursunlar, ülkenin Hava Kuvvetlerinin ve bu kuvvetlerin donanım ve teçhizatının önemini kavrayanların sayısı parmakla sayılabilir vaziyetteydi. Hava Kuvvetleri meselesi o kadar farklı kavratılmıştı ki bu ülkede, bu önemli unsur, herhangi bir kurmay generalin golf maçına gitmesini sağlayan gereksizler listesine alınmak isteniyordu. Golf maçlarına giden kurmaylara kim akıl verdiyse, o akıl veren, “Milletin bebesinin sütünden keserek devletine aktardığı paralarla alınan ve milletin güvenliğini sağlasın diye kullanılması gereken uçakları ve helikopterleri başka sosyal aktivitelerinizde de emrinize amâde etmek istiyorsanız, sizin için veri toplayacak ama uçak gibi tuzlu olsa da güya insan kaybetmemenizi sağlayacak bir şey versek daha iyi olmaz mı?” diye sorup bir de yönlendirme yaptı: “Yahu size Heron verelim, ne dersiniz?”

Heron, Siyonist terör rejimi ülkesi işgalci İsrail’in menşe mührünü taşıyan bir insansız hava aracı. Veri topluyor. Silahı yok. Türkiye bu anlamda müthiş boyutta dolandırılmıştır. Heron adlı bu insansız hava aracının, Türkiye-ABD-İsrail arasındaki sözleşmelere göre öncelikle kumanda merkezi de, kumandası da İsrail’de olmuştur. Yani sözde Heron Türkiye’nin ama onu kullanmak imtiyazı Türkiye’de değil. Yani bir ev satın alıyorsunuz, fakat anahtarı sizde değil. Kapısından içeri giremiyorsunuz; o evde yemek yiyemiyor, uyuyamıyor, detay ihtiyaçlarınızı gideremiyorsunuz.

Bu durum bir yana, Heron konusundaki en önemli nokta, bir Heron ile elde edilen verinin İsrail’deki kumanda odasından alınıp ABD’li birimlere verilmesi, oradan da o bilginin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne intikaliydi. Yani veri var ancak eksik gelebilir, geç gelebilir, yanıltıcı gelebilir. Öyle ya, zaten alım sürecinde de pek çok sorun yaşanan Heronlardan alınamayan, alınsa da geç gelen yahut geç gelse de TSK içindeki o dönemki hain FETÖ-NATO casusu unsurlar tarafından tedbir ve hamle uygulaması ihmâl edilen ya da ertelenen veriler nedeniyle Dağlıca’da, Aktütün’de ve Hantepe’de birer gecede sayıları çok fazla Mehmetçiğimizi şehadete uğurlamıştık.

Dönemin etkili yayın organları olarak FETÖ’cü medya sermayesi ve diğer medya yapılarındaki sızıntılar da ele alındığında, o günlerden bugünlere Heronlarla ilgili cevap verilmesi gereken pek çok soru var.

Heron konusu Türkiye’nin başına öyle büyük dert oldu ki, dönemin Millî Savunma Bakanı Vecdi Gönül, kumanda merkezinin İsrail’den alınarak Türkiye’ye getirilmesi hususunda anlaşmak üzere, “Heronları bizimkiler de kullanabilir” gibi pasif bir cümle sarf etmişti. Yani derdimiz, “Şu anahtarı alabilir miyiz?” kısmındaydı. Kaldı ki, Heronların üzerindeki takibat sistemine entegre edilmek istenen ASELSAN ürünü teçhizat, İsrail tarafından “Ağır gelir, makine uçmaz” gerekçesiyle reddedilmiş, cihanda bir tek İsrail’in Heronları varmış gibi enteresan bir mahkûmiyetle kendi teçhizatımızı da entegre edememiştik.

Bu durumu izah etmek üzere Türkiye’de bir kitap dahi yazıldı. Kitap oldukça önemliydi. İsmi, “Heron İhaneti”… Ancak söz konusu kitabı o günden değil, bugünden okumak gerekiyor. Zira gerçekten de ortada bir ihanet vardı ama hainler kimdi ya da hain olmakla kastedilenler doğru muydu, eksik miydi, ancak bugünden bakarak görmek mümkün.

Hangisine yanalım?

Türkiye, tıpkı teçhizat anlamındaki bu ihanet gibi, bir de personel bakımından ihanetler yaşadı elbette. Öyle ya, zaten asıl ihanet de buradaydı. Bu anlamda ilginç bir veriyi not edelim burada.

Şubat ayının başında Dubai’de gerçekleştirilen Özel Harekât Yarışmalarında, daha önceki yıllarda sürekli birinciliklerine dair haber aldığımız Türk takımı ancak dokuzuncu oldu. Hoş, birinci ve ikincinin BAE takımları olması başka biçimde düşündürse de, Türk takımının dokuzunculuğunun performans düşüklüğü ya da Türkleri bilhassa demoralize etmek isteğine bağlamamak gerekir. Çünkü Türkiye’nin TSK ve Emniyet Teşkilatı’nı adeta yeniden teşekkül ettirdiğini hatırlamamız elzemdir. Öyle ya, en az sekiz yıl boyunca en iyi şekilde eğittiği, donattığı ve şefkatini gösterdiği kimselerden binlerce hain çıktığını görmeye mi yansın bu Devlet, yoksa 15 Temmuz’da, Dağlıca’da, Aktütün’de, Hantepe’de, suikastlarda ve daha pek çok terör saldırısında şehadete uğurladığı o her boyutuyla yetişmiş vatanperverlerine mi yansın?

Birkaç ayda işleyen kronolojik ihanet

2010 yılında başlayan ve Türkiye’nin yerli ve millî insansız hava ve kara unsurlarını üretmesine kadar devam eden Heron süreci, içerisinde ABD, İsrail ve aparatları FETÖ eliyle her bakımdan idare edilmişti. Bu sürecin Devletimiz için en acı olaylarından biri Uludere’de yaşandı.

28 Aralık 2011’de gerçekleşen Uludere Olayı, arkasında daha pek çok bilinmezi barındıran ve bugün ortaya çıktığında pek çok dengeyi değiştirecek kritik noktaları barındırıyor. Çok enteresan bir kronolojiden bahsetmeliyiz bu olaya kadar. Bu noktada Abdülkadir Selvi’nin kaleme aldığı iki yazıyı buraya alarak Heron konusunu ve peş peşe gelen Uludere hikâyesini, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a yapılmak istenen komplolar üzerinden paylaşabiliriz.

“3 Heron Düştü, 4’ü İsrail’de”

(4 Eylül 2011, Yeni Şafak)

“170 adet M-60 tankının modernizasyonu ihalesinin 1 milyar 35 milyon dolara İsrail’’e verilmesine savunma sanayi uzmanları karşı çıkmıştı. Çünkü İsrail yeni bir teknoloji vermeyecek, Türkiye’de bir prototip oluşturup bizim elemanlarımızla modernizasyonu gerçekleştirecekti. Eski tankların modernizasyonu için harcanacak parayla yeni tankların alınması mümkündü. Ancak dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, ihalenin İsrail’e verilmesinde kararlıydı. Haber basına sızdı, ihale yine İsrail’e verildi ama fiyat 668 milyon dolara düştü. İsrail, modernizasyon için bir prototip oluşturdu, Kayseri’de modernizasyon işlemi başladı.

İsrail’de çok Türk görevli çalışıyor ve ihalede yer alan tarih sürekli olarak uzuyordu. Kayseri’de yapılan modernizasyon çalışması İsrail’e 668 milyon dolar ödedik. Niye? Çünkü Kıvrıkoğlu Paşa, görev süresini uzatmak, bir adım sonra ise Çankaya’ya çıkmak istiyordu. İsrail’e verilen ihalelerin, yapılan askerî anlaşmaların bir tarafında hep bu hesap vardı. Çankaya hesabı…

Refahyol hükümeti iş başındaydı. 18-24 Mayıs 1996 tarihli ‘Türkiye-İsrail Askerî Eğitim Anlaşması’ imzalandı. Anlaşmada İsrail’den Savunma Bakanlığı adına İvry David, Genel Direktör imzası vardı. Türkiye adına imza sahibi kimdi? Genelkurmay 2’nci Başkanı Çevik Bir. Başbakan Erbakan’ın İsrail aleyhine açıklama yaptığı gün, İsrail’le ortak askerî tatbikat yapılacağını ilân edecek denli de fütursuzdu. 28 Şubat sürecinde Genelkurmay Başkanı Karadayı’yı yakasından tutup silkeleyecek kadar şahin, Cumhurbaşkanı adaylığını ilân edecek denli gözü kara birisiydi Çevik Bir.

İsrail’le ilişkileri birinci sıraya yerleştirmesindeki amaç da, Tel Aviv üzerinden Çankaya’ya yürüme plânıydı. Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin askerî ve savunma boyutları Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanı, Tansu Çiller’in ise Başbakan olduğu dönemlerde zirve yaptı. 1994 yılında Başbakan Çiller imzasını taşıyan Savunma İşbirliği Anlaşması, ilişkilerin hızlı bir şekilde tırmanmasını sağladı. İsrail’le iş birliği yaparak dünyadaki Yahudi lobisini yanına almayı ve PKK’ya darbe vurmayı plânlıyordu Tansu Çiller. Refah Partisi ile koalisyon kurunca en büyük darbeyi Yahudi lobisinden yedi Tansu Çiller. O dönem İsrail ordusundan emekli subaylar PKK’ya mayın yapmayı öğrettiler. İsrail’le balayı dönemi 1991 yılında kurulan DYP-SHP koalisyon hükümeti ile başladı, 1999 yılına kadar sürdü. Ve bize her defasında ‘İsrail’le iyi olduğunuz sürece PKK ile mücadelede size yardım eder’ tezi işlendi.

Vereceğim rakamları eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ açıkladı: Yıl 1993, terör olayı sayısı 5 bin 717. Yıl 1994, terör olayı sayısı 6 bin 446. Bu iki rakam dahi ‘PKK ile mücadele için İsrail’le iş birliği yap’ tezinin büyük bir yalan olduğunu ortaya koyuyor. 31 Mayıs 2010’da 9 (10) şehit verdiğimiz Mavi Marmara saldırısı gerçekleşti. İsrail askerlerinin Mavi Marmara’ya çıktığı dakikalarda, PKK İskenderun’daki deniz üssümüze saldırıyordu. Bu saldırılardan tam 1 gün önce yani 30 Mayıs 2010 günü ise İsrail’le istihbarat amaçlı tam 165 milyon dolarlık bir anlaşma imzalamıştık. Terörist ülke, daha bu anlaşmanın mürekkebi kurumadan saldırdı. Ayrıca o tarihlerde İsrail’le 188 milyon dolar karşılığında 10 adet Heron anlaşması yapmıştık. 155 milyon dolara F-4’lere takılacak olan podlarla ilgili anlaşmayı imzalamıştık. Hatta saldırıdan birkaç gün önce 4 milyon dolara 1 adet Heron kiralamış, Awacs uçaklarına takılmak üzere 4 milyon dolarlık sistem temini yoluna gitmiştik. İsrail bunların hiçbirini hesaba katmadı.

Peki şimdi durum ne? Türkiye terörle mücadele için İsrail’den 10 adet Heron aldı. Bunların 3’ü düştü. 4’ü ise bakım için gönderildiği İsrail’den geri gelmedi. Görevde olan 3 Heron’un bakımı konusunda ise gözler İsrail’in üzerinde. Test uçuşu sırasında 1 Heron kaybolmuştu. Fıkra gibi ama gerçek; Heron havada ama bir türlü bulunup indirilemiyordu. İsrail bilgilendirildi, oradan devreye girip Türkiye’deki uçağı indirdiler.

Bu durum bizimkilerde, ‘İsrail istediğinde bu uçakları sevk ve idare edebilir, görüntüleri önce kendisine alabilir’ kuşkusunu uyandırdı. Millî yazılım konusunda ısrar ettik. Güya kabul ettiler. ‘Bu görüntülerin bir kısmı İsrail üzerinden PKK’ya ulaşıyor mu?’ kuşkusu devam ediyor. F-4’lere takılan podlarla ilgili benzer kuşkuların devam ettiğini eklemeliyim.

Gelinen noktada, ‘İsrail’siz dünya bize haram’ şeklindeki büyük yalan bitti. Türkiye, şimdi İsrail’den de hesap sorulabileceğini dünyaya gösterme aşamasında. Biz bu sınavları vere vere büyük devlet olacağız. Tel-Aviv’e sırtını dayayarak bölgenin lider ülkesi olunmaz.”

Heron gerçeği

(8 Eylül 2011, Yeni Şafak)

“ABD Irak’tan çekilirken, Predetör uçaklarını bize devretmesini talep ettik. Üzerine silah sistemlerinin monte edilmesi nedeniyle Predetörler, İsrail’in ürettiği Heronlara nispeten birkaç gömlek üstte. Hedef belirlendikten sonra ayrıca bir savaş uçağı kaldırmaya gerek yoktur. İmha etmek mümkün. Ayrıca teröristlerin eşkali yüklendikten sonra, Predetörler tarama yapacak sistemlere sahip. Başbakan Erdoğan’ın,’Parasını ödediğimiz hâlde İsrail, Heronlarımızı teslim etmiyor’ diye tepki göstermesine neden olan Heronlar konusunda ise yeni bilgilere ulaştım. İsrail’in elinde olan Heron, bizim daha önce 188 milyon dolara aldığımız 10 adet Herondan biri değil. İsrail’in elinde şu anda 3 adet Heronumuz var. Bunlar 2007 yılında 15 milyon dolara kiraladığımız 3 adet Heron.

İsrail’den aldığımız Heronlardan ise düşen var, arızalanan var. Ama şurası sevindirici ki, birkaç yıllık çalışma sonucunda firmalarımız İsrail’in Heronlarına yakın özelliklere sahip İnsansız Hava Araçlarını (İHA) üretmeyi başardılar. Bunlar Vestel ile Kale-Bayraktar konsorsiyumu. Ayrıca bir de TAI’nın çalışması var. Türk firmaları Taktik İHA ile mini İHA’ları üretip TSK’ya teslim etti. Uydu sistemleri konusunda da zamanında çalışmalara başlansaydı, biz PKK’nın Kandil’deki sabah tekmilini canlı olarak izleyebilecektik. Laf olsun diye ‘BBG evi gibi izliyoruz’ demek durumunda kalmayacaktık.

İnsansız Hava Araçları konusunda İsrail’le 3 anlaşmamız var. İlk olarak 2005 yılında bu ülkeden 1 adet İHA kiralamışız. 4 milyon dolara kiralanan Heron, 3 yıl kullanıldıktan sonra iade edilmiş. 2007 yılında ise İsrail’den 3 uçak sistemli taktik İHA kiraladık. 15 milyon dolara kiralanan Heronlar orta seviyedeydi ve 18 bin feete kadar çıkıp havada 6-8 saat kalabiliyordu. İsrail’in Aero-Star firmasından kiralanan bu uçaklar verimli bir şekilde kullanılmadığı gibi üçü de düştü. İsrail’in bakımını yapıp bize geri vermediği Heronlar bunlar. İsrail’den 188 milyon dolara satın aldığımız Heronları ise İsrail’in Urel-Elbit firmasından aldık. Aynı ihaleye Predetör uçakları da girmişti. Ancak İsrail ihaleyi alana dek ASELSAN’ın ürettiği Aselfilır 300-T’yi sisteme entegre edeceğini kabul etmişti, sonra ise bu sistemin ağır olduğunu ileri sürerek, uçuş yüksekliği ve havada kalış sürelerinin düşürülmesini talep etti; biz de motorları güçlendirmesini şart koştuk. Böylece parasını verdiğimiz Heronları alabilmek için kabul şartnamesini değiştirdik. 30 bin feet yüksekliği 24 bin feete indirdik. Havada kalış süresini azalttık.

İsrail hem 3 yıl geciktirdi, hem de gerekçe olarak ASELSAN’ın üretimini gösterdi. Biz bu arada terörle mücadelede boşluk olmaması için İsrail’den kiralık Heron getirdik. Düşenler var, iniş-kalkış sırasında arızalananlar nedeniyle beklendiği ölçüde verimli kullanılamıyor. Biri düştü, 2’si uçmuyor. Ayrıca yakın zamana kadar İsrailli uzmanlar iniş ve kalkış işlemini yaptırıyor, havada ise bizim elemanlarımız kullanıyordu. Heronlarda en büyük sorun, yazılımda. Çünkü test uçuşları sırasında havada kaybolan Heron’u İsrail’den müdahale ile bulup indirdiler. Her ülke, yazılımda kendisine bir arka kapı bırakır. ‘İsrail hem arka kapı bırakmış, hem de PKK ile anlaşmadan söz eden ülke, Heronların görüntülerini nasıl değerlendiriyor?’ diye düşünmem mümkün. Çünkü görüntülerin sadece bize geldiğinin garantisi yok.

Heronlardaki en kuşku verici nokta, görüntü kıymetlendirme ve yazılım sistemlerinin bize ait olmaması. İsrail’le F-4 ve F-5 savaş uçaklarına takılan ‘Elektro Optik Hedef Modu’ anlaşmamız mevcut. 175 milyon dolarlık bir ihale. Bu sistemin terörle mücadelede yarar sağladığı söyleniyor. O nedenle alınan her şey yanlış değil. Ayrıca biz F-4’lerin modernizasyonunu da bu ülkeye yaptırdık. İsrail’le Awacslar konusunda bir sorun yaşıyoruz. Bu kamuoyuna pek aksetmedi. O da şu: Boeing firmasından 25 milyon dolara satın aldığımız 4 adet Awacs erken uyarı uçağının elektronik destek sistemiyle ilgili anlaşma İsrail’in millî silah şirketi olan IMI firmasıyla imzalanmış. İsrail 4 yıldır bu sistemi tamamlamadığı için Boeing firması da Awacslarımızı bize teslim etmiyor.

Bir dönemler Çankaya’nın yolunun İsrail’den desteğinden geçtiğine inananlar, bu ülkenin silah sanayiine verdikleri ihalelerle beslemişlerdi. O silah şimdi Türkiye’ye döndü.”

Selvi’nin bu iki yazısı, FETÖ’nün Heron konusundaki ihanette günah keçisi olarak ortaya sürdüğü Vecdi Gönül ile İlker Başbuğ’dan çok daha ileride boyuta sahip olduğunu gösteriyor. Selvi’nin bu ifşaatı, konunun Gönül-Başbuğ ekseninde olmadığına, ABD-İsrail plânının sert biçimde işlediğine işaret ediyor. Bu süreçte PKK’ya karşı mücadelenin silahlı boyutunun var olan ihanetler silsilesi nedeniyle etkin anlamda gerçekleşemeyeceği ortada. Peki, toplumsal zeminde silaha başvurmadan, toplumun her kesimini vatanın bölünmez bütünlüğü ve her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının özgürlüğü eksenine taşımaya çalışan bir hamle gerekmez mi? Bu bakımdan 23 Kasım 2011 tarihinde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan, toplumsal barışı tesis etmek ve birliğimizi güçlendirmek plânında şöyle bir açıklama geliyor: “Dersim Olayları sebebi ile Devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ben özür dilerim ve diliyorum.”

Bu açıklamanın yapıldığı dönemde yine Heronlar devrede. Kumanda merkezi malûm. Ve 28 Aralık 2011 gecesi gerçekleşen olayla, “Dersim Olayları” adıyla anılan ve kendi vatandaşlarını katleden Devlet’in başı olarak vatandaşlarından yine Devlet adına özür dileyen Erdoğan, kendi vatandaşlarının ölüm emrini veren bir imaja sokulmak üzere adım adım işlenen bir tuzağın içerisine çekilmek isteniyor.

İşte bu aşama kritik! Görünürde FETÖ’ye dair ifşaat zinciri 2013’te başlıyor gibi yorumlanabilir. Ancak 2011 yılında, Uludere’de ABD-İsrail güdümündeki FETÖ-PKK ortaklığı her yönüyle, isim isim, kademe kademe deşifre oldu.

 

Katar, Türkiye’den 6 adet Bayraktar TB2, bunun yanında 3 adet de yer kontrol istasyonu aldı. Azerbaycan, Bayraktar TB2’leri özellikle Dağlık Karabağ bölgesindeki çatışmalarda etkili bir şekilde kullandı. Türkiye ayrıca, Kuveyt’e de 367 milyon dolar değerinde Bayraktar TB2 satışı yaptı.

 

Çileden zafere

Siyaset bu tarafta zor günler geçirirken, teknik zeminde teröre karşı mücadele, düşmana karşı donanım ve üretim tekniği bilgisi edinme ve kullanma boyutu en yükseğe taşındı. Heronlarla çile çeken Devlet, kendi yerli ve millî ürünlerinin gelişimini hızlandırmak için elinden geleni yaptı. Sonucu en verimli şekilde aldı.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Başbakanlık ve bugün de devam eden Cumhurbaşkanlığı döneminde Erdoğan’ın liderliğinde teknik pek çok savunma ve teknoloji sanayii ürününü kendi skalasına aldı. Zira Türkiye artık kendi kendisine yetmek istiyordu. Peki, üretilenler neye yarayacak, hangi alanda faydalı olacaktı?

İnsansız hava araçları (İHA’lar) ve silahlı insansız hava araçları (SİHA’lar) günümüzde askerî ve sivil alanlarda, özellikle Türkiye’nin Suriye, Libya ve Karabağ operasyonlarıyla gösterdiği başarılarla giderek daha fazla kullanılmaktadır.

Bu anlamda İHA’lar, tehlikeli ortamlarda veya düşman bölgelerinde görev yaparak insan (sivil ve personel) kaybı riskini azaltır. Pil ömrü boyunca uzun süreli görevleri yerine getirebilir, bu da insan operatörlerin sınırlarını aşabilir. Geniş alanları hızlı bir şekilde tarayarak keşif ve gözetleme görevlerini etkili bir şekilde yerine getirebilir. Hızlı bir şekilde konum değiştirme ve farklı görevlere adapte olma yeteneği sayesinde esnek bir şekilde kullanılabilir. Peki, neden yerli ve millî İHA ve SİHA’lara ihtiyaç duyulur? Çünkü daha önceki deneyimlerinde Türkiye, yukarıda belirttiğimiz gibi örnekler yaşadı.

Türkiye, silahlı insansız hava araçlarının savaş konseptine yeni bir strateji getireceğini biliyordu. Özellikle yerli ve millî araçlarla… Bu anlamda sahada birkaç noktada üstünlüğü ele almak mümkündü: SİHA’lar, hava üstünlüğü mücadelesinde önemli bir rol oynar; düşman hava savunma sistemlerine ve terörist kara unsurlarına karşı hızlı, esnek ve etkili bir şekilde hareket edebilirler. SİHA’lar, düşman hedeflerini tespit etme ve imha etme konusunda etkilidirler; yüksek çözünürlüklü kameralar, sensörler ve hassas güdümlü mühimmatlar kullanarak hassas saldırılar gerçekleştirebilirler. Klasik savaş uçaklarına göre genellikle daha düşük maliyetlidir ve operatörler için daha az risk taşır; bu da savunma bütçeleri üzerindeki yükü azaltabilir. SİHA’lar, uzun süreli görevler için tasarlanabilir ve operasyonel sürekliliği artırabilir; böylece keşif, gözetleme ve saldırı görevlerinin daha etkili bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlar. Ve ayrıca diğer askerî platformlarla entegre de edilebilir bu tür araçlar. Toplu hava operasyonları, insansız ve insanlı sistemlerin koordinasyonu da böylece kolaylıkla sağlanabilir.

Türkiye elbette konuyu sadece Heronlar üzerinden giderek hava sahasında bırakmadı. Aynı üretim aklı denizde ve karada da işledi, işliyor. Füzeler, hava savunma sistemleri, yeni nesil kara zırhlıları ve tankların yanı sıra silahlı insansız deniz araçları da Türkiye tarafından üretilerek TSK envanterine katıldı.

 

 

Baykar Makina tarafından geliştirilen Akıncı, Türkiye’nin gelişmiş ve büyük boyutlu TİHA (taarruzî insansız hava aracı) projelerinden. Akıncı, stratejik görevler için tasarlanmış olup, uzun menzil, yüksek taşıma kapasitesi ve çeşitli görevlere adaptasyon yeteneklerine sahip.

 

Bu anlamda silahlı insansız deniz araçları (SİDA) da deniz güvenliği, keşif-gözetleme, savunma ve saldırı görevlerinde potansiyel olarak önemli bir rol oynayacak. Zira bu tür araçlar, deniz operasyonlarını çeşitlendirebilir ve geliştirebilir.

Öncelikle SİDA’lar, denizlerdeki faaliyetleri izleme, deniz güvenliğini artırma ve kritik bölgeleri gözetleme görevlerini gerçekleştirecek. Bu, kara ve hava tabanlı sistemlerle birlikte entegre edilerek daha kapsamlı bir izleme ağı oluşturabilir. Hatta denizaltı SİDA’lar, düşman denizaltılarına karşı etkili bir şekilde kullanılabilir. Bu noktada Türkiye’nin ürün ve araştırma-geliştirme yelpazesi çok geniş. TCG Anadolu ve MİLGEM gibi uçak ve SİHA’ların inip kalkabileceği deniz araçları da ayrıca envantere girerek sadece Türk Devleti’ne hizmet edecek şekilde dizayn ediliyor. Hassas sensörler ve torpido benzeri silahlarla donatılmış olan denizaltı SİDA’lar, karşı denizaltıları tespit etme ve etkisiz hale getirme yeteneğine sahip olacaklar.

Tabiî bir de SİDA tipi araç, dünya genelinde çeşitli görevlere de kolaylıkla katılabilir pozisyonda olma kabiliyetine sahip. Türk Deniz Kuvvetleri, yerli ve millî SİDA’ların uzun menzil ve otonom yetenekleri sayesinde uzak bölgelerdeki çeşitli deniz görevlerini kolayca destekleyebilecek. Ayrıca yerli SİDA’lar, diğer deniz üstü ve hava platformlarıyla entegre olarak çoklu platform operasyonlarında etkili olacaklar. Tabiî konunun bir de maliyetlere verdiği katkı var. “Küçük işlerde bile gemiler kaldırmak mı, SİDA ordusu oluşturmak mı?” diye sormak, bu anlamda yeterli olacaktır.

Türkiye, işte bu avantajlar çerçevesinde savunma sanayiinde yerli ve millî üretim stratejisine büyük önem vererek bu alanda pek çok projeye imza attı. Dosyamız kapsamında en bilinenleri şöyle sıralayalım:

Bayraktar TB2

Türkiye’nin en bilinen ve etkili SİHA’larından biri olan Bayraktar TB2, Baykar Makina tarafından geliştirildi. İHA, keşif, gözetleme ve hedef tespiti görevlerinde kullanılabileceği gibi, hassas güdümlü mühimmatlar taşıyarak hedefleri etkisiz hâle getirebilir.

Anka

TUSAŞ tarafından geliştirilen Anka, uzun menzilli ve uzun süreli operasyonlar için tasarlanmış bir SİHA. Hem sivil, hem de askerî kullanıma uygun çeşitli versiyonları mevcut.

Akıncı

Baykar Makina tarafından geliştirilen Akıncı, Türkiye’nin gelişmiş ve büyük boyutlu TİHA (taarruzî insansız hava aracı) projelerinden. Akıncı, stratejik görevler için tasarlanmış olup, uzun menzil, yüksek taşıma kapasitesi ve çeşitli görevlere adaptasyon yeteneklerine sahip.

Ulaq

Türk savunma sanayi şirketi ARES Shipyard ve Meteksan Savunma iş birliğiyle geliştirilen Ulaq, silahlı insansız deniz aracıdır. Farklı platformlara entegre edilebilen bu deniz aracı, çeşitli görevlerde kullanılabilmektedir.

Türkiye yeryüzünde insansız harp teknolojisini eline almış durumda

Bu önemli insansız hava ve deniz araçları içerisinde kullanımı ve ünü en yüksek araç, elbette Bayraktar TB2 ismiyle öne çıkıyor. Baykar Makine’nın üretimi olan Bayraktar TB2, Suriye’de, Libya’da ve Karabağ’da Türk ordularının hizmetinde yerine getirdiği görevlerin yanı sıra Ukrayna-Rusya Savaşı’nda da etkinliğiyle öne çıkıyor, yabancı basında sürekli yer alıyor.

Bayraktar TB2, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından aktif olarak kullanılıyor elbette. Türkiye’nin güvenlik ve savunma operasyonlarında, özellikle de teröre karşı mücadele kapsamında önemi asla yadsınamaz. Ukrayna, Bayraktar TB2’leri kendi ordusuna dâhil ederek özellikle Donbas bölgesindeki çatışma alanlarında kullandı.

Katar da Bayraktar TB2’leri kendi ordusunda kullanan ülkelerden. Türkiye ile Katar arasındaki savunma iş birliği kapsamında Katar, Türkiye’den 6 adet Bayraktar TB2, bunun yanında 3 adet de yer kontrol istasyonu aldı. Azerbaycan, Bayraktar TB2’leri özellikle Dağlık Karabağ bölgesindeki çatışmalarda etkili bir şekilde kullandı. Türkiye ayrıca, Kuveyt’e de 367 milyon dolar değerinde Bayraktar TB2 satışı yaptı. Bayraktar TB2’nin şu an ihraç edildiği ülke sayısı 30’u bulmuş durumda.

Akıncı TİHA ise Baykar Makina’nın da verdiği önemle Bayraktar TB2’den daha büyük bir platform. Kaldı ki Baykar Makina üretiminde gerçekleşen Bayraktar TB3 ve Kızılelma (insansız muharebe uçağı) yolda. Akıncı’nın ileri düzey yetenekleri ve taşıma kapasitesi, gelecekte farklı görev alanlarında kullanılmasını da mümkün kılabilir. Peki, yeryüzünde bu kadar insansız aracı üreten Türkiye, insanını hangi boyutta kullanmak istiyor? Öyle ya, bütün savunma stratejilerini robotik plânda hazırlayarak insanını korumak ve yetiştirdiği personeli daha etkili kullanmak isteyen Türkiye’nin bir başka plânı daha hayata geçti: “İnsanlı uzay misyonu”…

 

 

Türkiye’yi cismiyle, ismiyle, bayrağıyla, unvanıyla uzaydan temsil eden ilk astronot Alper Gezeravcı, “Türkiye Yüzyılı” sistematiğinin en özel adımlarından birinin resmi oldu. 9 Şubat’ta (2024) dünyaya salimen dönen Gezeravcı, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda TÜBİTAK’ın koordinasyonundaki 7 deneyi gerçekleştirdi.

 

Türkiye’nin “Millî Uzay Programı” hamlesi

Türkiye’nin Millî Uzay Programı ve uzay hamlesiyle ilgili birkaç önemli gelişme yaşanan gelişmeleri kronolojik sırayla aktaralım:

Türkiye Uzay Ajansı’nın (TUA) kuruluşu: Türkiye, Türksat uyduları ile uzayda kendi ismini ve bayrağını taşıyan ürünlerin geliştirilmesinde etkindi elbette. Ancak bunların üretimi yerli ve millî plânda tam mânâsıyla yürümüyordu. Bu yüzden 2018 yılında Türkiye Uzay Ajansı’nı kurarak millî uzay programının yönetimini sağladı. Türkiye Uzay Ajansı, ülkenin uzay faaliyetlerini koordine etmek, yönetmek ve geliştirmekle görevli.

Göktürk Uydu Programı: Başlangıçta da belirttik; göklere sevdalı bir millet, hatta gök ile ismini yan yana getiren bu milletin kendi yerli ve millî uydularını, özellikle güvenlik ve uzay stratejilerine uygun sahalarda çalışacak biçimde üretim sürecine alması gerekiyordu. Türkiye’nin Göktürk serisi, yüksek çözünürlüklü optik ve radar görüntüleme yeteneklerine sahip olan casus uydularını içeren bir uydu programı. Bu uydular, Türkiye’nin millî güvenlik ve gözetleme ihtiyaçları için kullanılacak.

Bunların yanı sıra Türkiye, uzay araştırmalarını ve faaliyetlerini desteklemek amacıyla 2020 yılında Türkiye Uzay Merkezi’ni kurdu. Bu merkez, uzay teknolojilerinin geliştirilmesi ve uzay bilimlerindeki çalışmaların yapılması için bir platform sunuyor. Ve Türkiye, kendi uydu tasarımı ve üretimi üzerine odaklanarak millî uydu projelerini de geliştiriyor. İMECE bunların ilkiydi. Bu projeler arasında haberleşme, gözetleme ve bilimsel araştırmalara yönelik uydu programları bulunuyor. Söz konusu girişimler, Türkiye’nin uzay teknolojilerindeki bağımsızlık ve yeteneklerini artırma amacını yansıtıyor. Türkiye’nin uzay alanındaki çabaları, bilimsel, askerî ve ekonomik alanlarda uzay teknolojilerini kullanarak ülkenin genel kalkınmasını destekleme hedefine matuf.

Türkiye’nin bu çerçevedeki uzay programı 2024 Ocak’ına kadar genellikle insansız biçimde yürütüldü. 17 Ocak’ı 18 Ocak’a (2024) bağlayan gece Türkiye’yi cismiyle, ismiyle, bayrağıyla, unvanıyla uzaydan temsil eden ilk astronot Alper Gezeravcı, “Türkiye Yüzyılı” sistematiğinin en özel adımlarından birinin resmi oldu. 9 Şubat’ta (2024) dünyaya salimen dönen Gezeravcı, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda TÜBİTAK’ın koordinasyonundaki 7 deneyi gerçekleştirdi.

Gezeravcı, yurda gelişinin ardından bir basın toplantısıyla kendisine yöneltilen soruları da cevaplarken, tuhaf, vizyonsuz, Türkiye Yüzyılı düşüncesiyle uyuşmayan sorularla muhatap da oldu. Bir uzay tatili mi yaptığını düşünenlerin de sorularını yanıtlayan Gezeravcı, Türkiye’nin büyük devletlerle birlikte artık uzay liginde de yer edindiğini özellikle vurguladı. Tabiî bu vurguyu anlamak için ciddî anlamda vizyon sahibi olan bir toplumsal seviyeye de ihtiyacımız var. Bu da konunun bir başka yanı. Öyle ya, Birinci Teknofest Fuarı’nda uçan otomobil prototipi Cezeri’yi sergileyen Baykar Makina’nın bir zümreden aldığı tepki teknik plânlar üzerine değil, prototipin leğenlerden oluştuğu yönündeki sözde eleştirileriydi. Bu anlamda Haluk ve Selçuk Bayraktar kardeşlerin ya iftira ya da bu türden çapsız sorgulamalar nedeniyle yapmak zorunda kaldıkları izahat silsilesi dahi bu ülke için zül hükmündedir.

 

1940’lı yıllarda dipdiri uçaklarını toprağa gömen, 1960 ve 1990’lı yıllarda otomobillerini ve ileri teknoloji ürünlerini piyasaya dahi süremeyen Türkiye’yi bugün uzay ligine çıkaran ufuk, içerisine gireceğimiz dönemeçte tekrar bir engellenme tehlikesi yaşamadan, toplumsal bir bilinçle sahiplenilmeli ve asla yorgunluğa terk edilmemeli.

 

Son söz

Türkiye, insansız hava araçları üzerinden büyük dolandırıcılığa maruz kaldığı zamanlardan TUSAŞ, TAI, ASELSAN gibi kamu kurumları başta olmak üzere, Baykar Makina gibi pek çok özel teşebbüsle de insansız hava, kara ve deniz araçlarıyla savunma, muharebe ve teknoloji sanayiinde büyük bir atılım devrine erişti. Bu süreçte ASELSAN’daki mühendislerimiz gibi canıyla bedel ödeyenlerimiz de oldu, Bayraktar Ailesi gibi sürekli itibarına kastedilerek maddî ve manevî bedel ödeyenlerimiz de oldu.

1940’lı yıllarda dipdiri uçaklarını toprağa gömen, 1960 ve 1990’lı yıllarda otomobillerini ve ileri teknoloji ürünlerini piyasaya dahi süremeyen Türkiye’yi bugün uzay ligine çıkaran ufuk, içerisine gireceğimiz dönemeçte tekrar bir engellenme tehlikesi yaşamadan, toplumsal bir bilinçle sahiplenilmeli ve asla yorgunluğa terk edilmemeli. Bu anlamda Cumhuriyet’in yüzüncü yılı münasebetiyle 2023 yılında üç şehirde kısa aralıklarla organize edilen Teknofest Fuarı’ndaki azmi nereye sığdırabiliriz, bilemiyorum. Bir kitap fuarını organize etmek ve stantlarını kurmak dahi milyonlarca lirayı ve gece gündüz süren yıllık emekleri peşinde sürüklerken, KAAN’ın, Kızılelma’nın, Akıncı’nın, Bayraktar TB2 ve TB3’ün, Cezeri’nin, Anka’nın, Ulaq’ın ve yüzlerce savunma sanayii firmasının ürünlerinin yanı sıra özel üretimler yapan üniversite ve bilim kurumlarının ürünlerinin de sergilendiği Teknofest’i bir yılda üç kez kurmanın zahmetini tahayyül edebiliyor musunuz?

Bu iş bir sevda. Bu iş bir tutku. Ve Türkler, Kutluk Kağan’dan Fatih Sultan Mehmed Han’a, Kızılelmalarına daima bu sevda ve tutkuyla, kimsenin tahayyül dahi edemeyeceği bir sadakatle yürümeye devam edecekler. İnadına hür ve bağımsız…