İZMİR’in en kalabalık ilçelerinden biri olan Ödemiş, “gezilecek yerler” diye bir başlık atılsa, denize kıyısı olmamasına rağmen, taşıdığı doğal güzellikleriyle ilk sıralarda yer alır sanırım.
Frig, Lidya, Pers gibi farklı medeniyetlerin beşiğinde büyüyen Ödemiş; konakları, müzeleri ve mimarî yapılarıyla insanı tarihsel bir yolculuğa davet ediyor. Yer ve zaman kavramları ayağın altından sıyrılıp, yerini merak ve ilgiye bırakıyor. Böylesi bir tatil serüveni içerisinde, özellikle ilk defa görülen yapıların ruhla temaşası, tarihî olguların ve hikâyelerin uyandırdığı coşku, insanı asırlar arası bir düş seyrine yükseltiyor.
Birgi kasabasının eşiğinde başlıyor daha hayranlık; masala, şiire, el sanatlarına, resme, mimariye… Ve sonra Gölcük, Bozdağ, Bademli köyü, “hayalet köy” olarak da bilinen Lübbey köyü, Ödemiş Pazarı, Kadın El Sanatları Pazarı, Tarihî Ödemiş Çarşısı olarak devam ediyor.
Bir şehri güzel ve anlamlı kılan değerler arasında tarihî derinliğin hissedilir olmasının payı büyüktür diye düşünüyorum. Ki üzerinde yürüdüğümüz yollar, kalbine dokunduğumuz taşlar bizi bazen farklı zamanların silinmez siluetlerine sürüklüyor, bazen de farklı lehçelerin ses tınılarına kulak verdiriyor. “Hinci” demenin “şimdi” demek olduğunu, “kelbaş”ın “karnabahar”, “yalım”ın “galiba, belki” anlamlarında olduğunu birkaç gün yöre halkıyla kalınca anlıyorsun.
Tarihin ve doğanın sesine kulak verdiğinde ise insan, günbatımı hep aynı renk tonlarında mı oluyordu, merak ediyor. Ceviz ve incirin tadı yine kendine münhasır bir lezzette miydi, yoksa incir çekirdeğini doldurmayan meseleler eskilerde de mi gölge düşürüyordu günün hasadına?
Van Gogh’un resimleri gibi Ödemiş. Bir düşün çerçevesinde gerçekliği yaşatıyor. Örneğin Rahmânî bir tuvalin izdüşümü olan yeşil, her tonunu ikram ediyor seyreyleyenlere. Yeşil, renk olmaktan çıkıyor, cennet oluyor, cennette bir kaftan oluyor, ipek kumaş oluyor. Zihin karmaşası yaşar gibi, “Gerçek mi” diyorsun “Bu gördüğüm, yoksa hayâl mi?”. İlâhî bir perspektif günün ışığına yol veriyor, rota çiziyor. Her gün farklı renklerde gösteriyor kendisini. Birgi’nin Ödemiş’te farklı bir şavkı olduğu gibi…
Anadolu Türk beyliklerinden Aydınoğulları için önemli bir merkez olan ve en güzel çağlarının bu zamanda yaşadığı bilinen Birgi kasabası, kendi öyküsünü kendisi yazmış efeleriyle, topraklarından imgeler çoğaltmış, türküler yakmıştır. Yıldızların ve gökyüzünün hissedilir oranı hep başka olmuştur. Şüheda incinmesin diye sessizce adımlarsın Birgi’yi. Bir salâ duyarsın kalbinin derinliklerinde. Şehitleri anar, dualar uçurursun sevgiyle.
Birgi’nin en meşhur camisi, Aydınoğlu Mehmet Bey Camiî’dir. 1312-1313 yılları arasında Aydınoğulları Beyliği’nin kurucusu Mehmet Bey tarafından yaptırılmış, Anadolu beylikleri döneminden kalma en eski cami olma özelliğini taşımakla birlikte Selçuklu mimarisinin özelliklerini yansıtması açısından da önemli bir yapıdır.
Camiye girdiğimizde bizi ilk merdivenler karşılıyor. Daha halıya ayak basmadan caminin kendisine has kokusu sizi içine alıyor. Turkuaz ve mor renginde bezenmiş çini kaplamalı mihrap, ince işçiliğiyle göz kamaştırıyor. Mihrapta çok kollu yıldızlar ve geometrik formlar bulunuyor. Mihrabın üzerinde bulunan kitabede mealen, “Zekeriyya mabette durmuş namaz kılarken, melekler ona şöyle seslendiler: ‘Allah sana, Kendi katından bir sözün gerçekleştiğini doğrulayacak, efendi, iffetli, dürüst ve erdemli bir peygamber olacak olan Yahya’yı müjdeliyor” (Âl-i İmran, 39) yazmaktadır.
Kitabe çevresinde ve mihrap önü kubbesinde alçı kabartma çiçek, yaprak ve üzüm gibi süslemeler bulunuyor. Caminin minberi ahşap parçaların yapıştırılmadan veya çivi kullanılmadan birbirine geçirilmesi suretiyle ahşap kündekâri tekniği ile ceviz ağacından yapılmış, yaklaşık on yılda tamamlanmış. Konsept olarak geometrik formlarla sonsuzluğu ifade ettiği söyleniyor. Caminin pencere kapaklarını ahşap oyma tasarımıyla yazılmış hadisler, bitkisel motifler ve geometrik süslemeler oluşturuyor.
Caminin hemen yanında da Aydınoğlu Mehmet Bey’in türbesi ile Gazi Umur Bey, İsa Bey, Bahadır Bey gibi Aydınoğulları Beyliği’nin hanedan üyelerinin mezarları bulunuyor. Ayrıca Aydınoğlu Mehmet Bey’in 1310’da kız kardeşi için yaptırdığı Hatuniye Türbesi, burada Aydınoğulları döneminden kalan en eski yapı olarak karşımıza çıkıyor.
16’ncı yüzyılda İslâm düşüncesine önemli katkıları bulunan bir Türk-Osmanlı âlimi olarak İmam Birgivî’nin kabri de burada yer almaktadır. İlmî derinliği ile yaşadığı dönemde dikkatleri üzerine çeken İmam Birgivî, İkinci Selim’in hocalarından Ataullah Efendi’nin Birgi’de yaptırdığı medreseye müderris olmuş, temel İslâm bilimlerine kaynak niteliğinde pek çok eser telif etmiştir. Geri kalan ömrünü burada irşat faaliyetleriyle ikâme ettiğinden kendisine “Birgili” anlamına gelen “Birgivî” ismi verildiği ve vasiyeti üzerine Birgi’ye defnedildiği bilinmektedir. Kabri gösterişten uzaktır. Üzerine bir türbe inşâ edilmemiştir. Kabrinin yanı başında oğlu yer almaktadır. Ve göğe doğru uzanmış iki servi ağacı… Teslimiyetin gölgesinde dalgalanan bir sancak gibi…
Gönül isterdi ki, manevî bilinç aynı düzlemde aksın, eğitim faaliyetleri aynı niteliği bugün de taşısın. Huzur veren dingin havasına rağmen bu öksüz kalış gözden kaçmıyor.
Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde bahsettiği Derviş Ağa Camiî de Birgi’de görülesi yerler arasında. Avlusunda bir su kuyusu mevcut ve medresenin yanında bir hamam yer alıyor. Bir dönemin kültürünü ve medrese anlayışını yansıtan bu önemli yapılar, kozasından fırlamış kelebek misâli sizi oradan oraya sürüklüyor.
Birgi evlerini genellikle iki katlı yapılar olarak görüyoruz. Zemin katları taştan duvar, pencere ve tavanları ise ahşap. Bugüne kadar en iyi şekilde korunmuş Çakırağa Konağı, Birgi’nin gördüğüm en zarif yapısı. Kalem işi süslemeleri, ahşap oymaları, duvar resimleri görülmeye değer. Geleneksel motiflerin yanında Barok üslûbunun yansımaları da var. Zengin bir tüccar olan Çakıroğlu Mehmet Bey tarafından 17’nci yüzyılın ortalarında yaptırılmış. İçerisinde taşlık, mutfak, misafir odası, yazlık ve kışlık odalar olmak üzere üç katı bulunuyor. Çiçeklerle bezeli bahçesi muazzam.
Rivayete göre Çakıroğlu Mehmet Bey, biri İzmirli, diğeri İstanbullu iki hanımla evlenmiş. Eşleri memleket hasreti çekmesin diye de odalarının duvarlarına İzmir ve İstanbul’un manzaralarını yaptırmış. “Güzel mi?” diye sorsanız, iki hanım mevzuuna takılmadan objektif bir değerlendirme ile “Güzel, göze hoş geliyor” diyebilirim. Ayrıca belli bir dönemin resim sanatını ortaya koyan bir belge niteliği taşıması açısından da değerli.
Tarihi antik çağlara kadar uzanan Lübbey, nam-ı diğer “hayalet köy” toplam 5 hanesiyle ve yaklaşık 15 kişilik nüfusuyla varlığını sürdürmeye çalışıyor. Terk edilmiş bu köyde Bizans döneminden kalma manastır, sivil mimariler, anıtsal yapılar ve mezarlık gibi antik kalıntılar var.
Ödemiş’e gelip bir doğa harikası olan Gölcük’e çıkmamak olmaz. “Çıkmak” diyorum, çünkü bir dağa tırmanır gibi kıvrımlı yollarından geçmenin başka bir kelimeyle tarifi yok. Manzarası ve serin havasıyla başka bir dünyaya gelmiş hissi veren Gölcük, günün yorgunluğu karşısında çay molası verilebilecek en güzel yerlerden biri. Akabinde çam ormanları, su kaynakları, şifalı bitkileri, reçelleri, kar şerbetleri ve ipekçiliğiyle meşhur Bozdağ geliyor. Burada bir kayak merkezi bulunuyor.
Yöresel lezzetleri, atmosferi ve camileriyle zengin bir kültürel mirasa sahip olan, İzmir’in saklı kalmış cenneti Ödemiş’te Aydın dağlarından gelen kaynak suları, her yıl gelenekselleşen kiraz festivalleri, yamaç paraşütü ve kamp alanları da bulunmaktadır. Tarihte pamuk ve ipek üreticiliğinden geçimini sağlayan bölge halkı, bu geleneği bugün kadın el sanatları pazarında iğne oyaları, danteller, ipek mendiller, el dokumaları ve el yapımı kıyafetleriyle sürdürmektedir. Ayrıca Cumartesi günleri kurulan Ödemiş Pazarı, yerli halkın kendi üretimi olan meyve ve sebzeler, organik süt ve süt ürünleri, Ege’nin lezzetli otlarını bulabileceğiniz pazarlardan biri.
Velhasıl Ödemiş’in doğası ve güzelliği, şehrin keşmekeşinden yüz çevirip kendisine çağırıyor insanı.
Adım adım tarihî güzelliğe çıksın yolunuz…



