Çete başı, devlet başkanı olabilir mi?
İSTANBUL Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, “çete başı” olmakla suçlanıyor. Üstelik göz altına alınmadan önce otuz beş yıllık üniversite diplomasının iptalinin ertesi günü… Suçlayan ve operasyon yapan kim? Devlet’in savcısı… Peki, bu suçlamaya karşı İmamoğlu’nun cevabı ne?
İmamoğlu yıllardır şu iddiada: “Erdoğan dönemini kapatacak en güçlü cumhurbaşkanı adayı benim. Erdoğan, milletimle beraber iktidara yürümemi engellemek için farklı operasyonlar yapıyor. Suçlamaların hepsi birer komplo…”
Ekrem İmamoğlu hangi partinin başkanı ve hangi partinin cumhurbaşkanı adayı? CHP’nin… Peki, CHP söz konusu operasyona ilişkin ne diyor, ne yapmayı plânlıyor?
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, İmamoğlu’na aynı iddia ile sahip çıkıyor: “CHP iktidara yürüyor. Millet CHP iktidarını talep ediyor. Erdoğan, döneminin bittiğini gördüğü için, İmamoğlu üzerinden CHP’ye de operasyonlar yapıyor ve tüm soruşturma dosyaları siyâsî. Ayrıca gerekçeleri de uydurma. Bu bir siyâsî darbedir, buna direneceğiz.”
Ekrem İmamoğlu, 2019 Yerel Seçimleri’nde CHP ile ittifak eden partilerin desteğiyle belediye başkanı olduğu günden itibaren cumhurbaşkanı adayı olmayı hedeflediğini açıkça ortaya koymaktan çekinmedi. Kaldı ki her fırsatta Erdoğan’a yönelik meydan okuyucu söylemleri sebebiyle kamuoyunun önünde takip edilen bir siyasetçiydi. Dolayısıyla İmamoğlu, Cumhuriyet Savcısı tarafından delillere dayalı biçimde suçlanması sürecinde nelerin olup bittiğine dair az çok bir fikir sahibi. Yalnız İmamoğlu lehine veya aleyhine yorum yapan kamuoyu bir konuya hâkim değil: Savcının elinde hangi deliller vardı da İmamoğlu, “Yolsuzluk, kamuoyunu zarara uğratmak ve teröre destek yönleri bulunan çıkar amaçlı kurulu bir örgütün lideri” olmakla suçlanıyordu?
Kuşkusuz İmamoğlu’nun suçlandığı “örgüt liderliği” kapsamında birden fazla soruşturma dosyasının varlığı ve bir “örgütlenme ağı” içinde olması sebebiyle suçlamanın temel yönlerini tespit etmek gerekiyor. Savcılığın ilk açıklamaları ve basına yansıyan haberlerden anlıyoruz ki soruşturmanın yürütüldüğü üç alan var: Teröre destek içeriğiyle Suriye’deki gelişmeler, kamuoyunu zarara uğratma, ihaleye fesat karıştırmak yönüyle 2023 Seçimleri’nde Erdoğan’a karşı ittifak kuran “Millet İttifakı” ağının finanse edilmesi ve “örgüt lideri” yönüyle “İmamoğlu Ekibi”nin deşifresi… Daha net bir tarifle özetlersek bu yönleri, operasyon üç büyük resmi çiziyor: Suriye, Millet İttifakı ve İmamoğlu örgütü…
Dolayısıyla soruşturmayı iki teknik okuma ile ele almak gerekiyor:
Birincisi, belgeler ve ilişkiler üzerinden yapılan tespitlerin sonucunda yapılan suçlama…
İkincisi ise, siyâsî hedefler açısından yürütülen örgütlenmeler ve hedef için kullanılan siyâsî araçlar...
Biz bu kapak dosyamızda belge ve ilişkiler yönüyle değil de ikinci yön olan siyâsî hamleler ve gözetilen hedefler açısından soruşturmanın arka plânını deşifre etmeye çalışacağız. Kaldı ki, bir vatandaş veya belediye başkanı cumhurbaşkanı adayı olduğunu açıktan söyleyip seçilmiş Cumhurbaşkanı’na açıktan siyâsî hasımlık yapıyorsa, o zaman “örgüt lideri” olarak suçlandığı dosyalarda aynı zamanda yasal olmayan siyâsî ilişki ve operasyonlarla da suçlanıyor demektir. Yani terör iltisakı, yolsuzluk ve çıkar örgütü kurmak gibi sıfatlamalar, aynı zamanda siyâsî alanın da sıfatları olarak kullanılmaktadır. Nitekim İmamoğlu “devlet başkanı” olacağını ve bundan emin olduğunu dillendirdiği için, doğal olarak Devlet’in kendisi, attığı her adımı yakın takibe alma ödevi sebebiyle iz sürecek ve her türlü siyâsî ilişkinin de yasal açıdan analizini yaparak soruşturmaya konu olacak delilleri kaçırmayacaktır.
Doğal olarak “devletin başı olmaya çalışmak” iddiasıyla yola çıkan İmamoğlu’nun “çete başı olmak” suçlamasıyla gözaltına alınması, kamuoyunun yakından takip edeceği ve ikna olmayı talep edeceği önemli bir süreç. Şimdi bu suçlamaya konu olan sıfatların siyâsî süreçlerdeki serencamını ortaya koyalım…
Soruşturma daveti İmamoğlu’ndan geldi
İmamoğlu 2019’da İBB Başkanı olduğu günden itibaren “aynı” cümleyi hedefine ulaşmak için bir strateji üzere istisnasız her açıklamanın başına yerleştirdi: “Erdoğan beni izliyor, benden çekiniyor ve hizmet etmemi, milletimle beraber iktidara yürümemi engelliyor!”
Fakat bu siyâsî cümlede Devlet’in savcılarının dikkatinden kaçmayan bir incelik vardı: İmamoğlu bu cümleyle, yasal veya yasa dışı yapıp ettikleriyle ilgilenilmemesi gerektiğine ilişkin kendince bir ön tedbir alıyordu. Yani böylece “siyâsî şantaj” altlığı kuruyordu.
Peki, İmamoğlu nesine güveniyordu? Evet, İmamoğlu iki örgütlü yapıya güvenerek bu cümleyi her açıklamanın başına koyuyordu.
Birinci örgütlü yapı şuydu: “Erdoğan’sız Türkiye” isteyen ve 2019’dan itibaren Erdoğan’ın iktidarından kurtulmak için parti ve aday gözetmeksizin Erdoğan’a muhalif siyâsî hareketlere/ partilere destek veren seçmen kitlesi... Muhalif seçmen kitlesinin Erdoğan karşıtlığı o kadar keskindi ki İmamoğlu şu mantığı yürüttü:
“Bu muhalif seçmen hizmet beklemiyor, Erdoğan’ın devrilmesini görmek istiyor; o zaman benim de hizmete odaklanmam gerekmez, tüm enerjimi Erdoğan karşıtlığına odaklayayım ve her fırsatta bu seçmen kitlesine ‘Erdoğan önümü kesmek için operasyonlar örgütlüyor ve devlet imkânlarıyla uyguluyor’ söyleminde bulunayım, yeter.”
İmamoğlu, olası bir “yasa dışı işlem” ile suçlanırsa işte bu kitleyi kendine siyâsî kalkan yaparak Devlet kurumlarına had bildirmeyi tercih edecekti.
İkinci örgütlü yapı ise, İmamoğlu Ailesinin uzun yıllar biriktirdiği network… Yani İmamoğlu’nun babası başta olmak üzere, ailesinin yıllara sari anlamda biriktirdiği siyâsî örgütlenme ve belediye başkanı olduktan sonra birlikte hareket ettiği “mahrem İmamoğlu” yapısı... Yani FETÖ’yü andıran “mahrem imam” yapılanması gibi bir “mahrem İmamoğlu” organizasyonu...
Nitekim Ekrem İmamoğlu, söz konusu “A Takımı” ile birçok ihale-atama-rant üçgeni kurarken, kendisine yönelik en ufak suçlamayı veya bu yönde bir işareti dahi derhâl birinci yapıyla yani “Erdoğan önümü kesiyor” propagandasıyla egale etme yoluna sarıldı. Bu strateji “tereyağından kıl çekmek” gibi işledi. Çünkü 2019 Yerel Seçimleri’nde onu başkan yapmak üzere “Millet İttifakı” adını alacak ve başta DEM Parti olmak üzere birçok iktidar muhalifi partinin desteği onunlaydı. Ne zaman en ufak bir eleştiri, suçlama, basına yansıyan bir haber olsa, İmamoğlu bu geniş muhalif kesimi kendisine maske kılıp onu korumaya alacak şekilde politik provokasyonlar üretiyordu.
Fakat zamanla anlaşılıyor ki, İmamoğlu bir yerde stratejik çapta, gözaltına alınmasıyla başlayan süreci de hazırlatan bir hata yaptı. Şöyle ki…
İmamoğlu, 2023 Seçimleri’nde cumhurbaşkanı adayı yapılacağından emindi ve Erdoğan döneminin de kapanacağı konusunda “şüphesiz akıl” içindeydi. Bu onu “para transferleri”, “DEM Parti desteği için kadro tahsisi”, “A takımına örtülü finans havuzu hazırlatmak” ve kendi adaylığını engelleme ihtimâli olan CHP ve diğer muhalif partilerdeki isimlere yönelik operasyon gerçekleştirme veya satın alma programını hızlandırdı. İmamoğlu’na yönelik soruşturmanın tüm bilgi, belge, iz ve örgütlenme delilleri, 2019’dan itibaren bugün hakkında yürütülen soruşturmayı yöneten savcılar ve ilgili tüm kurumların “takip” kadrajına girmişti.
Hesapta olmayan şekilde 2023 yılında kendisinin değil de Kılıçdaroğlu’nun Millet İttifakı adayı gösterilmesi ve Sayın Erdoğan’ın tekrar “Cumhurbaşkanı” seçilmesi, İmamoğlu’nu panikletti. Olası bir operasyonu engellemek ve manipüle etmek için bir “yedek stratejiyi” işte bu sırada devreye aldı İmamoğlu: Özgür Özel ile ortaklaşarak Kemal Kılıçdaroğlu’nu CHP Kongresi’nde devirmek, sonrasında Özgür Özel’i CHP Genel Başkanı ve kendisini de CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı yapmak…
Bu yedek strateji uygulandı ve sonuç alındı. Ancak yine para transferleri, adam satın alma ve şantaj yöntemleriyle… Ki İmamoğlu bir avantaj da elde etmişti: CHP örgütü ve seçmenini kendi kariyer hikâyesinin parçası ve yoldaşı kılmak...
Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Hançerlendim!” ifadesi ve CHP Kongresi’nde “hile” yapıldığına ilişkin söylemleri, Kılıçdaroğlu’nun sadece İmamoğlu’na ilişkin kuşkularını değil, CHP’nin bir operasyon yediğini fark ettiğini de gösteriyordu. Nitekim zamanla bazı delegeler kongreye ilişkin “hile” hakkındaki şikâyetlerle kongre sonuçlarının iptalini talep eden süreci başlattılar. İşte tüm bu süreçlerde İmamoğlu süreci Hükümet’e ve Devlet kurumlarına karşı (“parmak sallamak” da diyebileceğimiz) “seriye sürülmüş politik salvolar” yaptı. Bu, şu demekti: “Cesareti olan bana soruşturma açsın!”
Hatta İmamoğlu, bu ara taktiklerde ince bir sis perdesi de kullandı: “Devlet kalmadı, sadece Erdoğan var.” Böylece İmamoğlu, hakkında hangi soruşturma açılırsa açılsın, aslında bunun Erdoğan’ın kendisine yönelik operasyonu olduğu algısını yaymak istiyordu. Böylelikle “Diktatör Erdoğan” propagandasında buluşmuş Millet İttifakı bileşenleri de İmamoğlu’nun yandaşı kılınacaktı.
Devlet, işte bu sürecin sonunda ilk küçük hamle olarak İmamoğlu’nun “kendisi hakkında açılmasını istediği” soruşturma davetine icabet etti ve “Ahmak Dâvâsı” diye bilinen soruşturmayı açarak İmamoğlu’na “siyaseten men cezası” işlevinde ceza kesti. Dosya, İmamoğlu’nun itirazı nedeniyle istinafta bekliyor/ bekletiliyor…
İmamoğlu hata üstüne hata yapıyor
İmamoğlu, istinafta bekleyen cezasının şokunu çabuk atlatıp yeni bir hamle yaptı: “Erken seçim gelsin!” Bunun için CHP’yi esir aldı ve eski Millet İttifakı bileşenlerini kendi yanında mücadeleye davet etti. Ancak Millet İttifakı çoktan dağılmış, bileşen partileri ise kendi iç meselelerine odaklanmıştı. İmamoğlu bütün demeçlerinde, “İstinaf mahkemesi kararını versin, delikanlıysanız sonuçlandırın! Gerekçeli karar çıkmadan milyonlar sokağa dökülecek ve erken seçim sandığı gelecektir. Erdoğan da böylece gidecektir” temposu tuttu. Hatta sokakta nara atıp racon kesen bir sokak ağzıyla tutuyordu bu tempoyu. Ve bu tempoda ısrarla bir ismi zikrediyordu: Selahattin Demirtaş…
“Selahattin Demirtaş” ismi, İmamoğlu’na göre onu cumhurbaşkanı yapacak en sağlam ve kritik isimdi. Hem Erdoğan’a “Seni başkan yaptırmayacağız” diyebilmiş, hem de HDP/ DEM Parti seçmeni dâhil tüm muhaliflerce siyaseten önü kesilerek cezaevine atılmış biriydi. Yani benzer süreçler yaşıyordu. Fakat İmamoğlu’nun onun üzerinden yürüttüğü plân şuydu: Cumhurbaşkanı olması için DEM Parti’nin desteği şarttı. “Kürt Selahattin, Türk Ekrem ile el ele barışa!” propagandası yaparak daha geniş ve Kürt kökenli seçmeni konsolide eden bir plân… Zaten İBB’de DEM Parti’nin verdiği listedeki isimleri işe alma sebebi de buydu.
Ancak bu “tilki kurnazlığı mesabesindeki strateji” de ayrı bir soruşturma konusu edildi ve İmamoğlu “teröre destek vermekle” suçlandı. Bu, DEM Parti ile ilişkiyi olgunlaştırdı. Bu olgunluksa sonuç getirdi: 31 Mart 2024 Yerel Seçimleri’nde DEM Parti ve diğer muhalif partilerin (eski Millet İttifakı) desteği ile CHP, birinci parti oldu. Hatta AK Parti’den birçok ili ve ilçeyi aldı. Ve İmamoğlu, tekrar İBB Başkanı oldu.
31 Mart’ın sonuçları, “erken seçim talebi” plânı olan İmamoğlu’nu adeta ve sert bir ifadeyle “politik azdırma” psikolojisine soktu. Çünkü bu başarı sonrası Özgür Özel’in İmamoğlu’ndan ayrılan bir siyâsî hedefi oluştu. O nedenle “Erken seçim talebimiz yok”dedi. Oysa İmamoğlu’nun İstinaf Mahkemesi’ndeki cezası her an onaylanabilir ve yeni açılan dosyaların kapsamı CHP’yi de içine alabilir. O nedenle “Acil” ya da “Kırmızı alârm!” koduyla CHP, hem erken seçim talebinde bulunmalı, hem de müstakbel Cumhurbaşkanlığı Seçimi’ndeki adayı İmamoğlu olmalı.
Gerçekten de Savcılığın delil toplama hızı ve operasyon için düğmeye basma takvimi ile İmamoğlu’nun CHP’nin adayı olması ve erken seçim temposu, “birleşik kaplar” yasası gibi işledi. İmamoğlu hızlandıkça Cumhuriyet Savcılığı da vites yükseltti. Peki, bu süreçler yaşanırken Devlet ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ne ile meşguldü, savcıların işlemleriyle ne kadar ilgiliydiler?
“Devlet’in Savcısı” ile “siyasetin avcısı” karşı karşıya
Öncelikle Türkiye’nin siyasal ve yargısal süreçlerinin tamamında muhalefet-iktidar ağı ile devlet-küresel güçler ağı birer bilek güreşine girer. Dolayısıyla siyasetçilere yönelik her türlü suçlama, soruşturma tabiatı gereği “siyâsî”dir. Ancak bu “siyâsî” vurgusu ise manipüle edilmekte ve sanki hukukî hiçbir kurala dayanmadan işlemler yürütülüyor gibi sunulmak istenmektedir. Oysa siyasetçiye soruşturma; muhalefet-iktidar çekişmesi zemini bakımından birinci eşik, Devlet’i koruyup küresel operasyonu engellemek amacıyla ön alma zemini ise ikinci eşiktir.
Kuşkusuz Türkiye’de siyâsî ve siyasetçiye yönelik dâvâların demokratik karneleri, evrensel hukuk sicili ve politik şeffaflığı bakımından ayrı birer müzakere konusudur. Önemli handikapların, vesayetin ve politik olgunlukta yavaşlığın olduğu süreçtir. Ancak özellikle AK Parti, bu eksikliklerin çok dayağını yediği için birçok reform ve düzen getirmiş ve hatırı sayılır mesafe almıştır. Zaten İmamoğlu’nun da cesareti, AK Parti döneminin kazanımlarının ortamında yeşerebilmektedir. Dolayısıyla İmamoğlu’na yönelik tüm süreçlerde “Cumhur İttifakı”nın eşlik edişinin olmadığını söylemek hem siyasetten, hem hukuktan anlamamak olur. Ancak bu eşlik ediş “Parmağı mı var, yoksa gözleriyle takipte mi?” ayracını çok hayatî kılmaktadır. Bir başka ifadeyle, iktidar yargıyı araçsallaştırmışsa, o zaman parmağı, hatta eli vardır. Yok, eğer süreci bizzat Devlet mekanizması izliyor ve yürütüyor da bu sürecin Devletin stratejisine ne kadar hasar vereceği noktasında iktidar ile iletişim içindeyse yani iktidarın gözleriyle görme ve izlemesine izin veriliyorsa, o zaman iktidar olmanın birinci dereceden ödevi olan “devletini korumak” mekanizmasında eşgüdümlü olmak vardır. Peki, hangisi? Eli mi, gözü mü?
Muhalefet ısrarla “Eli var! Elini çeksin!” temposu tutmaktadır, tutacaktır. İktidarsa, “Yargı bağımsızdır, ne münasebet! Biz sadece gördüğümüzü paylaşırız” temposu tutmaktadır, tutacaktır. İki söylem de kamuoyu oluşturmaya yönelik “siyâsî el yükseltme” ve “gördüğünü gösterme” performansıdır. Ancak İmamoğlu süreci “özel ve gizli” özellikler taşımaktadır. Çünkü yazımızın başında söylediğimiz üç yönü vardır: Suriye, Millet İttifakı ve “mahrem İmamoğlu örgütü”…
Şimdi bu üç yönü açıklayarak yazımızı toparlayalım…
İmamoğlu’nu Suriye mi vurdu? Ya da Devlet, “rüzgâr gülü” müdür?
Bu ara başlıktaki “vurdu” ifadesinden kastımız, “Kaza kurşunu mu, yoksa kasıt mı?”sorusundaki incelikle, “Suriye’deki gelişmeler İmamoğlu’nun plânını mı bozdu?” içeriğine sahiptir.
Her fırsatta yazı ve sohbetlerimizde çok net söyledik ki, kamuoyunun çok fazla magazine ettiği “35 yıl önceki bir yatay geçiş usulsüzlüğü mü cumhurbaşkanını belirleyecek?” veya muhalefetin “Erdoğan’ın paniği 35 yıl öncesine mi götürecek Türkiye’yi?” gibi magazin ağızları, çok büyük bir turpu kaçırmak anlamına geliyordu: Örgüt liderliği!
Evet, diploma tartışması, aslında Devlet’in Savcısı’nın en kritik tespiti olan “örgüt liderliği” dosyasının köküne gönderme yapan çok ince bir işçilikti. Konunun “diploma” olmadığını, Devlet’in aylardır delil topladığını ve kendinden emin olarak operasyona girişeceğini, başından beri İmamoğlu’nun da bu sürecin bu yönde gelişeceğini bildiği için “Siyaseten engelleniyorum” stratejisine sığındığını ve hatta Devlet’e böylece açıktan parmak sallama sebebinin de bu operasyonun elinin kulağında olmasından kaynaklandığını kamuoyu görmedi, göremedi, hatta görmek istemedi…
İmamoğlu ne demişti? “Delikanlıysanız beni alın, milyonlar sokağa dökülür de erken seçime gitmek zorunda kalırsınız!”
Evet, parmak salladığı çok açıktı. Ki bizzat devletti(!). Erdoğan, işin bahanesiydi. Zaten her fırsatta savcıya, hâkime, bilirkişiye açıktan tehditler savuruyor ve ailelerini bile uyarıyordu. Tehdit, küfür ve polemik, İmamoğlu’nun sakız gibi çiğnediği bir politik tarzdı. Devlet ise bu çağrıya ve ağza cevap verdi: “Geldim!”
Muhalefet istediği kadar “Erdoğan yürütüyor bu süreci, o bir diktatör! Devlet bitti. Tek bir adam emrediyor ve tüm devlet işliyor” dese de gerçek bu değil. Asıl gerçek şu: Bu operasyonu bizzat Devlet yönetiyor. Devlet, Erdoğan’ın dudak hareketiyle hareketlenecek bir rüzgâr gülü değildir.
Devlet var… “Devlet Aklı” da var. Devlet, hiçbir vatandaşına (Erdoğan dâhil) kendini teslim etmez. Bu, Devlet’i kutsamak değil, iktidar ile Devlet mekanizması arasında işleyişe hâkim olmakla ilgili bir “tarih okuma” tecrübesidir. Nitekim her ayrıntısına kadar operasyonu bizzat yürüten de Devlet’in kendisidir. Üstelik sabırla, şefkatle ve tecrübesine uygun yöntemlerle yürütüyor soruşturmayı.
CHP ve diğer tüm muhalefet istediği kadar sürecin iktidar tarafından organize edildiğini söylesin; gerçek, gerçeklik ve gerçekleşecek olanlar bu iddia üzere olmayacak. Aksine, süreci Devlet’in yönettiğine ve her türlü turpun Devlet’in elinde olduğuna tanık olunacak yeni gelişmeleri hep beraber yaşayacağız.
Peki, Devlet (ve Aklı) ne zaman start verdi İmamoğlu hakkında delil toplayıp düğmeye basmaya? Şahsî gözlemimiz odur ki, 2023 Cumhurbaşkanlığı Seçimi sırasında!
Sayın Erdoğan’ın başkan olmadığı bir sonuç ve ardından gelişecek süreçler, Devlet’i bekleyen “Suriye kafesi”ne düşülme riskini artıracaktı. Oysa Türkiye’nin en büyük hazırlığı, “Öcalan’a çağrı” yaptırmak ve “Esed’in gitmesini” sağlamaktı.
Evet, son cümleyi farkında olarak kurduk: Türk Devleti (ve Aklı), Öcalan çağrısı ve Şam’a girmek stratejisini 2023 yılında olgunlaştırmıştı. Ancak bu süreci Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Sayın Bahçeli ile (Cumhur İttifakı) yürüten Devlet, Millet İttifakı bileşenlerinin bambaşka politik hesaplar için iki büyük hata yapacağını biliyordu: Millet İttifakı, Demirtaş-Kandil hattını ve Esed iktidarını “besleyici ve eklemlenici” bir sürece girmişti. Özellikle küresel güçlerin bu iki hattı konsolide etmek için muhatap aldığı aktör tek idi: Ekrem İmamoğlu…
Bu öngörümüz aslında bir tespit bile değil. Bizzat İmamoğlu’nun birçok demeçte açıktan söylemekten çekinmediği bir itiraftı bu. İBB Başkanı olduğu ilk günden itibaren, “İstanbul’un tarihinde benim kadar büyükelçilerle görüşen bir başkası olmadı” ifadesiyle başlayan cümlelerin yanında “İstanbul demek, Türkiye demek!” altlığını kullanarak ülke meselelerini küresel aktörlerle konuştuğunu saklamaması, bize bir tarzı hatırlattı: Fethullah Gülen’in kendini “eş başbakan” görerek ülke meselelerine yönelik açıklamaları… Yani “paralel rol” dili...
İmamoğlu da İBB Başkanı olarak her fırsatta “eş cumhurbaşkanı” şeklindeki paralel rolü elden bırakmadı. Tabiî ki bu, şu demekti: İmamoğlu, CHP kadrosu için de artık bir “problemli kişi” çizgisinde…
Fakat biz, kadrajımızda duralım: Devlet için 2023 yılında olgunlaştırılmış “Öcalan çağrısı” ve “Şam’a girmek” stratejisinde alınan mesafe finale yaklaşıyorken, Millet İttifakı’nın tüm stratejisi Demirtaş-Kandil hattı ve Esed iktidarının kendini güncellemesi eksenliydi. Devlet buna müsaade etmezdi. Ve önce “iyi niyet gösterisi” yaparak iktidarı görevlendirdi: Normalleşme…
Evet, “normalleşme” etiketli diyalog ile Cumhur İttifakı adına Cumhurbaşkanı Erdoğan ile MHP lideri Bahçeli, başta CHP olmak üzere partileri ziyaret ettiler ve bu çağrıyı yaptılar. Oysa buradaki normalleşmeden kasıt netti: “Bekâ konularında (Suriye’de olası büyük gelişmeler gibi) Devlet ile birlikte uyum içinde olun!”
Özgür Özel ise bu süreçte heyecanlandı. Kendisini “devlet adamı” gibi hissetti. Ve çabuk uyum gösterdi. Fakat biri bundan inanılmaz rahatsız oldu: İmamoğlu… Çünkü Özel stratejiden, Demirtaş-İmamoğlu yürüyüşünün yanında Esed ile el ele Suriyelileri gönderme kadrajında milletin oyunu alıp cumhurbaşkanı olma plânından kopuyordu. İşte bu normalleşme, bu stratejiden uzaklaştırıcı etki yapıyordu.
Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle Devlet’in Suriye plânı aksamadan devam etmişti. Ancak “Öcalan çağrısı” ve “Şam’a girmek” programında Devlet’in çözmesi gereken bir muhatabı ve bölgede aşması gereken büyük bir belâ vardı ki muhatap Rusya, belâ ise İsrail idi. ABD mi? ABD netleşmiş değildi. Çünkü Trump’ın ikinci dönemi ile ilgili bir kargaşa vardı. Kuşkusuz İsrail açısından fark etmeyecekti. Ancak “Öcalan çağrısı” ve “Şam’a giriş” plânı, Türkiye’nin küresel güçleri ikna edeceği ve bölgeye barış getirecek bir “istikrar plânını” içeriyordu. Nitekim Türkiye bunu başaracak güçteydi.
Ancak Türkiye çok hassas bir süreçteyken “iç cephe”nin güçlenmesi de gerekiyordu. Bu, şu demekti: Devlet, Suriye’ye odaklanmışken içeride oyun bozucu, gölge düşürücü ve provakatif bir süreç istemiyordu. Demirtaş-Kandil hattı ile Esed-Suriyeliler hattına oynayan İmamoğlu ise kendisine yönelik soruşturmaların hızlandığını gördükçe Demirtaş-Kandil hattına DEM Parti üzerinden oynuyor, Esed hattında da Millet İttifakı’nı gaza getiriyordu. Yani “iç cephe” çağrısı olan Devlet’e inat “iç cebe” oynamaya devam ediyordu. Gerçekten büyük bir cüretti bu. İmamoğlu ya Devlet’in nasıl çalıştığını bilmiyor ya da “Cambaza bak cambaza!” taktiğiyle kamuoyunun dikkatini “Erdoğan’sız Türkiye” ipine odaklandırıyor, o arada da kendi kariyeri için her türlü düğmeye basıyordu. En büyük düğme ise CHP ön seçimiyle hızla CHP’nin adayı olmak ve erken seçim için CHP’yi esir almaktı.
CHP’nin siyâsî hayatındaki en büyük stratejik hata, erken seçim talep etmesiydi. Çünkü 31 Mart başarısına rağmen bu gündem, “Yereldeki başarı bizi iktidara taşıyacak” hedefinden kopmak anlamına geliyordu. Ki bu, vatandaşın hizmet görmeden İmamoğlu’nu cumhurbaşkanı yapmaya mecbur bıraktırmak ve CHP’nin kendini yerelde ispatlamadan halka “Beni iktidar yap!” telkini yapması anlamına geliyordu. Bu mantığın enerjisi tek ve sabit bir odağa dayalıydı: “Hizmete bakma, Erdoğan’dan kurtulmak istiyorsan CHP’yi iktidara taşı, İmamoğlu’nu seç, tarihe geç!”
Doğrusu şaşırtıcı ama panik atak olduğu görülen bir süreçti bu. Çünkü Devlet’i tanımamak kadar halkı da tanımamak demekti bu. Ancak perde arkasındaki neden belliydi: İmamoğlu hakkında olgunlaşan dosyalar ve “Geliyorum!” diyen operasyonlar… Üstelik CHP’ye de sıçrayacaktı bu. Çünkü CHP Kongresi’ndeki şaibe konusu, ayrı bir soruşturma gemisi olarak kendi limanına yanaşıyordu.
İşte tam zamanıydı! Operasyon için hazırlık, “eli kulağında” aşamasına gelmişti. Ancak Suriye’de bir gelişme olması bekleniyordu: Şam’a girmek, Esed’in gitmesi ve eşzamanlı olarak Öcalan’a çağrı yaptırılması…
Öcalan, 2023 yılından beri bu büyük stratejinin hem mantığını görüyor, hem de Devlet’in Şam’a girilmesi sonrası PKK/ PYD’ye yaşatacaklarını. Hazırdı... Gün sayılırken, İmamoğlu için de gün sayımı geriye doğru işliyordu.
Ve Şam’a girildi…
Cumhur’un ittifakı küresel nifakı yendi!
Şam’a girilince, Demirtaş-Kandil hattı düştü; Öcalan-PKK/ PYD hattı aktifleşti. Esed gitti, Millet İttifakı-Esed hattı düştü. Bitti. Bu, İmamoğlu’nun da bittiğini gösteriyordu. Çünkü “iç cephe”yi sabote ediyor ve şahsî “iç cebiyle” örgütleniyordu. Üstelik ortada erken seçim gündemi yokken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a her gün “Delikanlıysan...” diye parmak sallayıp duruyordu. Fakat akıbeti “yavaş yavaş” geliyordu.
Tüm bunlar olup biterken, “yavaş yavaş geleni” fark eden Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş bir hamle yaptı: “Ön seçime katılmıyorum. Erken seçim iklimi yok. Hizmete odaklıyım. CHP’ye saygım var…”
Sayın Yavaş’ın bu pozisyonu iki türlü okunabilir: Birincisi, “Operasyonu gördüm, beni dâhil etmeyin, benim İmamoğlu ve yaptıklarıyla alâkam yok. Benim para transferlerimi ve ilişkilerimi araştırın, temizim” anlamı taşıyordu.
İkincisi ise şu konumu atıyordu: “İmamoğlu’nun akıbetini görüyorsunuz, yakında duvara toslar. Anketlerde İmamoğlu’nun önündeyim. Kenara çekilip, biraz olup biteni izleyeceğim. CHP de gelişmeler sonrası kararını verir. Buradayım.”
Şimdi, bu büyük resmi görmek istemeyip ısrarla “İmamoğlu, Erdoğan’ı devirecek adamdı, harcadılar” diyenler veya “Devlet kalmadı. Varsa yoksa tek adam. Bir dudak hareketiyle herkese operasyon yapıyor” propagandasında ısrar edenlerin bakışına göre geriye bir tek şu seçenek kalıyordu: “Yapılan operasyonlara cevap olabilecek tarzda Türkiye’nin ezici çoğunluğu (en az yüzde 50+1) bir yeni kahraman ve lider olarak İmamoğlu’nu görüyor ve kabul ediyor ve İmamoğlu’nu cumhurbaşkanı görmekte kararlıysa, o zaman Devlet’in ‘Sokağa dökülün de görelim!’ uyarısına karşılık Türkiye’de halk ile Devlet karşı karşıya gelir ve böylece durum, iç kargaşa mücadelesine döner. Bu operasyona karşı halk, sokağa dökülür...”
Fakat bu ihtimâl sıfır! Hatta eksi! Ne İmamoğlu için halk sokağa dökülür, ne de İmamoğlu halkı sokağa çağıracak güçte ve çaptadır. Çünkü İmamoğlu’nun halkta bu tarz bir çerçevede Devlet’le karşı karşıya gelecek bir karşılığı yok. Hatta 2019’dan beri Erdoğan’ı istemeyen çakılı yüzde 40 seçmen gerçeği var. Ancak bu seçmen kitlesi bile İmamoğlu için Devletiyle karşı karşıya gelecek bir sokak eylemine yönelmez. Kızacaksa bile, bir şeylere “Erdoğan-Devlet arasındaki farka rağmen” gider ve sadece sandıkta iktidara olan tepkisini verir. Yani “sokak”, halkın seçeneği değil.
Son olarak bilgi-belge açısından teknik kadrajı ortaya koyarak bitirelim…
Devlet neye hazırlandı?
Bu operasyona konu olan tüm deliller 14-28 Mayıs 2023 takvimi aralığında başladı. Çünkü 2023 Seçimleri’nde Erdoğan’ın kesin gideceğine inanmışlardı. İmamoğlu o zaman Erdoğan’ın gideceğinden o kadar emindi ki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bütçesini bu hedef için hem de iki yöntemle kullandı: Birincisi, seçim kampanyası için ortak hareket ettiği bazı belediye başkanlarıyla birlikte usulsüz para transferleri yaptı. Bu, destekçi medyaya ve CHP kadrolarına kullanılmıştı. İkincisi ise DEM Parti’nin oylarını almak için Kandil iltisaklı/ ilgili kişileri “Kent Uzlaşısı” kapsamında işe aldı ve buradan da usulsüz para transferlerine devam etti.
İmamoğlu, Erdoğan kazanınca hızla Kılıçdaroğlu’nu devirecek süreci işletti ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olma plânını devreye soktu. Sonuç da aldı. Kılıçdaroğlu’nun “Hançerlendim” demesi bundandı. CHP Kongresi’nde de para transferleri yürüdü. İmamoğlu bunların yanında,“Devlete, savcılara sesleniyorum: Delikanlıysanız beni alın, milyonlar sokağa dökülür! Gidersin Erdoğan!” diyerek olası bir gözaltı ve tutuklanma durumunda milleti sokağa dökerek “doğal lider” olduğunu da dünyaya göstermek istedi. Oysa dedik ya, süreci Erdoğan değil, Devlet yönetiyordu. Ve Devlet’in stratejisi Suriye idi. Yani içeride “Kürt” ve “Araplar” üzerinden yaşanacak her türlü sokak hazırlığını engellemekte kararlıydı Devlet.
Devlet Suriye’de olası büyük gelişmelere odaklıyken, içeride kendisine parmak sallayana izin vermeyecekti. Veya Araplar ve Kürtler üzerinden hiçbir türden provokasyonu izin vermeyip, plânlayanı anında ezecekti. Nitekim düğmeye bastı ve Suriyeliler konusunu sokak hareketlerine çevirmeyi plânlayan Ümit Özdağ’ı, onunla eşzamanlı olarak da Gezi Olayları’nda rol alan ve yeni sokak eylemi hazırlıkları içindeki “sanatçılara” gözdağı için bir menajeri içeri aldı. Hatta bu işin parçası olan bir astrolog bile alındı. Son aylarda içeri alınanların tamamına dikkat kesilelim; istisnasız hepsi “sokağa dökme” eyleminde pozisyon alacak çerçevede yer alan kişilerdi.
Sonuç bağlamında…
Devlet, Suriye’de operasyon yaparken içeride operasyon yemeyecek kadar güçlü ve organize olduğuna tanık ettiriyordu böylece.
Bahçeli’nin “Sokağa dökülün de görelim!” ifadesi, Öcalan’a çağrısı, İmamoğlu’na “Aday ol” demesi ve “Sokağa dökülen olursa 15 Temmuz’u hatırlasın!” uyarısı gibi pek çok hamle, Devlet stratejisine katkı amacı taşıyan pozisyon alışlardı.
Fakat İmamoğlu ve ekibinin gözleri hırstan ve Erdoğan’ı istemeyen seçmenin radikalize duruşundan kör hatta “kör kütük” olmuşlardı.
Nitekim eşzamanlı olarak İmamoğlu ile birlikte hareket eden ve kendi belediyesinin parasını kullanan başka belediye başkanları da hızla tutuklandılar.
Geriye, “Bu bir organize iştir ve İmamoğlu, bunu finanse ediyor!” hazırlığı kalmıştı. O da tamamlandı.
Gerçekten de, İmamoğlu’nun, “İktidara geliyorum: Savcılar, hâkimler, haddinizi bilin! Bana dokunursanız milyonlar sokağa dökülür! Yeni cumhurbaşkanı benim. Er ya da geç geliyorum, sizi not alıyorum!” diye halkı yanına alacak sözde kışkırtmalara yönelmesi, tam bir acemi salvosuydu veya “Geliyorum” diyen sürecin bacasını görmekten kaynaklanan bir panik atak nöbetiydi. “Her şeyi Erdoğan tezgâhlıyor” propagandası ile gerçeklerin örtüleceğini sandı. Ne de olsa 2019’dan beri Erdoğan nefreti içinde olan çakılı yüzde 40’lık seçmen vardı.
Oysa gözaltı dâhil, bütün plân delilli idi ve operasyon için hazırdı. Çünkü çok delil toplanmıştı. Diploma iptali bile çok ince bir işçilikti. “İmamoğlu’nun karakterinde var, bunlar organize işler” altlığı için bir gerekçeydi ki gerçekler usulsüzlüğü ortaya çıkarmıştı.
Evet, Türkiye’de çok farklı alanlarda “eksik evrak tamamlama” veya “işini gördürme” örnekleri hep yaşandı. Ancak Devlet’i yönetmeye talip olup hem de Devlet’e “Ben geliyorum, bana mecbursun!” diyen, ayrıca yine Devlet’e parmak sallayan biri vardı orta yerde. Bu nedenle “35 yıl öncesi ne alâka?” cümlesi belki Erdoğan’a söylenir, ancak mesele devlet işlerinde hiç de öyle değildir. Değil 35 yıl, yedi ceddinizin ne yaptığını ortaya dökecek dokümana sahiptir Devlet. Ona karşı akıllı olmak lâzım parmak sallarken…
“Şimdi gel de Devlet’i tanıtayım sana!”
İmamoğlu büyük olasılıkla gözaltı sürecinde şu terbiyeyi almıştır:
Devlet’in başına geçmenin usulleri, kuralları ve şartları var. Belediye parasıyla ve usulsüz transferlerle, Erdoğan nefreti rüzgârıyla işler yürümez. Özellikle de Devlet, Suriye üzerinden çok büyük bir hasar alacağı küresel kuşatma altında mücadele ederken asla afra tafra dinlemez. Dinlemedi de… Onun için altını kalın çizgi ile çizip bitirelim: Devlet, 28 Mayıs 2023 gününden beri zaten hazırlık içindeydi. Ve İmamoğlu’na, “Şimdi gel de Devlet’i tanıtayım sana!” sürecini başlattı.
CHP ısrarla, “Devlet kalmadı. Her an herkesin tapusu, diploması, belgesi riskte. Erdoğan’ın dudak hareketiyle yok olacak kazanımlarınız. Türk Devleti yok oldu, tek adam kaldı” gibi politik safsatalarla kendi seçmenini radikalize etse bile, gerçekte durum tekti ve büyük resim, dosyamızda çizmeye çalıştığımız tabloydu. Devlet, Suriye için “Araplar” ve “Kürtler” konusunu çözme eşiğine gelmişti ve bu kritik süreçte bir vatandaşın (İmamoğlu’nun) hiçbir türden şantajına izin vermeyecekti. Kendisine sallanan parmağı kırmaksa Devlet’in sadece bir saatini alırdı. Bir saate değil de aylara yaymayı tercih etti. Çünkü Öcalan’a henüz çağrı yaptırılmamış ve Şam’a girilmemişti.
Öcalan’ın çağrısı, Eş-Şara’nın 13 günde Şam’a girmesi ve DEM Parti ile yeni anayasa süreci arasında direkt bir ilişki vardı. Aynı resmin yapboz parçalarıydı bunlar. Devlet ise ısrarla, “İşim başımdan aşkın. Suriye’de yedi düvelle mücadelem var. İç cephe sağlam olsun, fakat birilerinin cumhurbaşkanlığı kariyer plânı için şantaj yapmasına ve halkı kışkırtmasına da izin vermem. Durum bu kadar açık ve net!” deyip durdu aslında.
Buna rağmen ısrarla “Erdoğan’ı gitme korkusu sardı” diye işi eğlenceye/ şakaya vurmak isteyen bir muhalefet vardı. Kuşkusuz muhalefet ve iktidar gözüyle/ gözlüğüyle isteyen istediğini düşünüp konuşabilir, istediği polemiği yapar. “Ne devleti kardeşim, Erdoğan rakibini yemek için tüm bunları yaptı” kabulü içinde de kalabilir.
Düşünüp yorumlama da herkes serbest. Fakat gerçek, kendisini öğretir.
Zira Cumhurbaşkanı Erdoğan da siyâsî hayatında hep gerçeklerle yürüdü: Söz konusu Türk Devleti (ve Aklı) olunca onunla uyumlu çalıştı. İktidar-Devlet dengesini gözetti…
Her fırsatta yazarız: Devletlerin stratejileri olur ve devletin iki yüzü vardır: Biri halka dönüktür, diğeri uluslararası akreditasyona… Halka dönük yüzünde halkın da sevdiği, güvendiği liderlerin önünü açar ve uluslararası akreditasyon elemesinden geçirir. Devlet’in Erdoğan ile uyumu, “katıksız tamlık” üzeredir.
Öcalan çağrısı ve Şam’a giriş, birinci aşamaydı. İşlem tamam... Fakat nihayete ermesi için Erdoğan’ın Başkanlığı ne kadar gerekiyorsa, aziz millet de ona bu süreyi verecek basirettedir. Her ne kadar İmamoğlu’nun bir ara ortalığa attığı “politik sis bombası”nın etkisi olsa da…



