Bir lokma, bir boykot

Şükür, birçok manevî hastalığımıza şifa kapısını aralayabilecek güçte bir eylem. Ve kendimizi sahip olduklarımız üzerinden tanımlamaya kadar gidecek bir girdapta kaybolmadan da yaşayabiliriz. Üreticilerin, bizim ilkelerimize, değerlerimize ve inançlarımıza saldırsa bile kendi ürünlerini tercih edeceğimizden emin olma hayâsızlığını yenebiliriz.

BAŞLIĞA bakarak yazımın içeriğinin tamamen boykot ürünleri hakkında olduğunu düşünebilirsiniz ancak size daha fazlasını söyleyeceğim. Fısıltılar hâlinde yıllardır bazılarımızın konuştuğu şeyleri şimdi buradan yüksek sesle konuşalım istiyorum. Birçok hayra vesile olan büyük bir şer varken ortada, Müslümanca yaşamak için bir fırsat daha var artık. Boykottan çok daha önce yapmamız gereken bir şey: Tüketmemek… Bu kadar çılgınca, hunharca, doyumsuzca tüketmemek…

Rijit bir söylem oluşturmak değil maksadım. Müslümanca yaşamaktan ısrarla uzaklaştırıldığımız, ürünlerin işlevinden önce markasını duyduğumuz, yenisi çıkan her şeyi eskisiyle değiştirmek zorunda olduğumuza inandırıldığımız, hepimizin aynı şeyleri tüketmek, aynı “muhteşem” ürünleri kullanmak ve “olmazsa olmaz” ürünlerin müdavimi olmak zorunda bırakıldığı ve sürekli link için yukarı kaydırdığımız bir zamanda, ihtiyaçlarımız çığırından çıkmış, yoldan epeyce şaşmış durumdayken kulaklarımıza kar suyu kaçırmak istiyorum. Ve ekliyorum: Hepsine ihtiyacımız yok!

Tüketim çağında yaşıyoruz. Ve ürün çeşitliliği artık neredeyse sonsuz. Aklımıza bile gelmeyecek “ihtiyaca binaen” üretilmiş ürünler görebiliyoruz. Hâl böyle olunca, neye gerçekten ihtiyacımız olduğu konusu da muallâkta kalıyor. Anlık heveslerle aldığımız ürünleri bir düşünelim. O ürünü görene kadar ona ihtiyaç duymuyorduk belki de. O olmadan yaşıyorduk; aldıktan sonra ise hayatımız kolaylaşmadı, sadece artık ona da sahibiz.

Mesele sadece terörist İsrail’in ürünlerini almayıp onlara para kazandırmamak olsa keşke. Ancak iş öyle bir bağımlılığa dönüşmüş ki alışkanlık hâline getirerek aldığımız, rutine eklediğimiz ne kadar ürün varsa o zalimlere ait. Ve durum böyleyken, boykot yapmak imkânsız hâle geliyor. Bizim rutinimizi kendileri belirleyip sonra da çaresiz, tepkisiz bıraktırmaya çalışıyorlar adeta. “Hangi birini almayacağım?” diyor insan ister istemez. Daha kalıcı, akılcı ve sürdürülebilir bir yol bulmamız lâzım sürdürmekten keyif aldığımız ve kendimizi daha bilinçli hissettiğimiz. Duygusal tepkilerle yaklaştığımız boykotu uzun süre sürdüremiyoruz aksi hâlde. Hatta boykot yaptığını sanarak işi haydutluğa vardıran kişilerin videolarını çokça izledik sosyal medya platformlarında. İşin suyu da çıktı bir bakıma.

Elbette boykot yapalım. Neticede Müslüman birinin kendi helâl rızkını, başka alternatifleri varken bile isteye zalime, kâfire kazandırması, o rızka halel getiriyor olsa gerek. İstikrarlı bir şekilde sürdürebileceğimiz ve asla almayacağımız ürünler/markalar belirleyelim kendimize.

Fakat ev temizliği için 10 farklı deterjana ihtiyacımız olduğunu kim nereden çıkardı? Ya da çamaşırlarımızı yıkadıktan sonra daha yumuşak olması, daha yoğun kokması için tamamen durulanmayan kimyasal dolu yumuşatıcılara mutlaka ihtiyacımız olduğu nereden çıktı? Ağız temizliği için 3 farklı, zararlı maddelerle dolu ürüne ihtiyacımız olduğu deli saçması değil de ne? Peki cildimiz güzelleşsin diye, içinde cildimize daha da zarar veren onlarca madde olan kozmetik ürünlerine gerçekten ihtiyacımız var mı? Bu ürünler ihtiyaç mı, yoksa algılarımız markalara mı zimmetlendi?

Kozmetik sektörü ihtiyaç mı, yoksa bizi kapitalizmin kucağına atmak için bir beyin yıkama aracı mı? Cildimiz ışıl ışıl parlamalı, pürüzsüz olmalı, kusursuz görünmeliyiz diye diye tek tip bir güzellik anlayışını kabul ederek, kendimizi sığmak zorunda bırakıldığımız güzellik kalıbına sıkıştırmaya neden zorluyoruz? Güzellik tek çeşit midir? Sosyal medyada -benim gözlemim- “muhafazakâr” ve “tesettürlü” olarak tanınan insanların hepsinin suratı birbirine benzemeye başladı. Oysa hepimiz farklı fıtratlarla, binbir çeşit güzellikle yaratıldık ve kendimize has, özgün güzelliklere sahibiz. Bu kusursuzlaştırıcı yüzlerce ürünü kullanmayan herkes daha mı az güzel?

Yerleri, camları, eşyaları, kapı kollarını, mutfak tezgâhı ve dolaplarını temizlerken hepsine ayrı “muhteşem” deterjan kullanmasam da evimde pislikten hastalanmadık henüz. Doğal esanslar, bitkisel yağlar çamaşırlarımıza da, cildimize de kimyasallardan daha faydalı görünüyor. Bakterileri, mikropları yüzde 100’e kadar yok etme iddiasındaki ürünler bizi cezbediyor ama sıfır bakteri, sıfır mikrop iyi bir şey mi gerçekten? Temizlik imandan bu kimyasal dolu malzemelerle mi geliyordu geçmişte de?

Hem soludukça, temas ettikçe zarar veren ürünler, hem de düşmanımızın cebini dolduran ve ihtiyaç algımızı tarumar eden bu ürünler olmadan ne yapıyorduk? Üstüne üstlük, deterjanları birbirine karıştırdığı için insanlar zehirlenebiliyorsa bu ürünler hiç de masum değiller.

Fayda, algı, gerçekler ve boykotu düşünmek

Demek istediğim şu sevgili okur: Bir gece oturalım, evimizi gezelim, alışveriş listelerimizi iyice inceleyelim; neler gerçekten ihtiyaç, neler değil. İhtiyacı da geçtim, bu ürünler bizim için faydalılar mı? Ruhumuza, bedenimize fayda verirler mi? Onlarsız da temiz, bakımlı, hoş kokulu kalamaz mıyız?

Ve yine önemli bir soru: Bizim çok tükettiğimiz, “en kaliteli” deterjanlar İsrail’de satılmayıp bizdekinden farklı olarak temizlik reyonunda sabun tozunun hâkim olması hiçbir anlam ifade etmiyor mu? Kadın pedlerinde bizim en çok aldığımız markalar oradaki marketlerde neden yok? Hem de onlar için bu markalar yerli ürün olmasına rağmen…

Müslümanca yaşamaktan kastım, imkânlarımız olsa da kısıtlamaya maruz kalmak yahut da zühd hayatı yaşamak değil. Bunu bu zamanda başarabilmek kolay da değil zaten, biliyorum. Kastım, sadece ve sadece ölçülü olmak, Allah ve Rasûlünün tavsiyesini yerine getirmek, güzeli ve iyiyi Müslümanca ilkeler çerçevesinde itidalli tüketmek. İsrafa kaçmadan, alışverişimizi de Müslümanca yapmak ve prensip sahibi insanlar olmak kastım.

Göz göre göre bize hem maddî, hem manevî zarar veren bu ürünleri tüketmek zorunda değiliz. Alerjilerin bu kadar artması normal değil. Bedenimizi tepki vermesi için adeta zorluyoruz. Tüm kimyasal maddeleri üzerimizde kendi irademizle denemekten zevk alıyor olamayız. Cildimiz, bedenimiz, sağlığımız, evlerimiz kimya laboratuvarı değil. Midemizden geçip de huyumuza dahi sirayet eden yiyip içtiklerimiz bu kadar alelâde olamaz, olmamalı.

İhtiyaçlarımızın influencerlar tarafından belirlenmesine izin vermemeliyiz. Bize sürekli tüketim yapmayı tavsiye eden insanları takip etmeyi, sahip olduklarını gözümüze sokan insanların görgüsüzlüklerini normalleştirmeyi bırakarak kendimizi bu tehlikeli akımdan koruyalım. Tüketmenin sonu olmayan bir çılgınlık olduğunu ve sahip olarak var olmanın insanı değerli kılmadığını bilerek yaşamak tam da İslâm’a yakışan bir anlayış!

Alışveriş sepetlerimizde envaiçeşit bomba taşıyıp, üstelik onlara para verip bizi iyileştirdiğine nasıl inanabiliriz ki? Bizi biz yapan ne varsa, ondan uzaklaşmaktan rahatsız olmaz hâle getiriyor bu çirkin sistem.

İhtiyacımız olmamasına rağmen önce ihtiyaç olduğuna inandırılıp, sonra da sürekliliğine ikna olup, oradan oraya savrulup güç ve para yetiştirmeye çalışıyoruz. Alınacaklar listesi hiç boş kalmıyor. Bunca şeye rağmen yetersiz hissetmekle başlayan birçok depresif bozukluk de cabası. Tıka basa yiyip doymamayı yaşatıyor bize bu ikiyüzlü sistem. Nefsin peşinden koşuyoruz “Aç ağzını, uçak geliyor!” diye diye. Ruhlarımız ise açlık grevinde seslerini duyurana dek!

Yeri doldurulamaz değil kullandığımız birçok ürün. Bu suyun akıntısına kapılınca ne yediğimizle doyuyor, ne gördüğümüzle yetiniyor, ne de memnuniyet hissediyoruz hayatımızdan. Oysa şükür, birçok manevî hastalığımıza şifa kapısını aralayabilecek güçte bir eylem. Ve kendimizi sahip olduklarımız üzerinden tanımlamaya kadar gidecek bir girdapta kaybolmadan da yaşayabiliriz. Üreticilerin, bizim ilkelerimize, değerlerimize ve inançlarımıza saldırsa bile kendi ürünlerini tercih edeceğimizden emin olma hayâsızlığını yenebiliriz.

Modaya yön veren ve indirim zamanı kapısında saç baş yolunan markalar, insanların hayatının en büyük acılarıyla alenen dalga geçiyor. Enkazlar arasında kefenli bebeklerin görüntülerini andıran görsellerle “moda çekimi” yapıyor. Her şeyimizle dalga geçip bizi yine de kitlesi sanma hadsizliğine son verecek olan da yalnızca bizleriz. Ekmeği ayaklarının altına alarak fotoğraf çekimi yaptıkları ayakkabılar için kapılarda kuyruk olmak, onurumuzu ayaklar altına almak değil de ne? Bizim değerlerimiz, duruşumuz olma ihtimali olmaksızın korkusuzca bunların reklâm edilmesi, bize çok büyük bir hakaret değil mi?

Kendimize hakaret ettirmemek için kalkan bir yumruktur bu satırlarım. Helâl kazancımızın bereketini korumak için yükselen bir ses… Bizi, uğruna ülkeleri, bölgeleri kan gölüne çevirdikleri para için, kendi ceplerini doldurmak ve bizi bağımlı hâle getirmek için kurdukları çarkta ezmemeleri adına uykumuzdan uyandırmak gayretidir bu sözlerim. Boykot çok güzel bir fırsat aslında. Bu “duyarlı ve çevreci” markalar, vahşete olan sempatilerini ve çirkin yüzlerini hazır yüzümüze yüzümüze vurmuşlarken, çok güzel bir imkân, özümüze dönmek için bir çağrı. Bizim bunca şeye ihtiyacımız yok. Hiç olmadı da. Bu ürünlerin hiçbiri yokken de çok güzel cildimiz, tertemiz evlerimiz ve öz bakım hassasiyetimiz vardı. En yokluk zamanlarında bile temizdik, güzeldik. Daha az tüketirken, daha çok doyuyorduk.

Bir hareket başlamasına gerek kalmadan, tek başımıza, bu ayki market alışverişimiz ile işe başlayabilir, hemen şimdi kendi hareketimizin lideri olabiliriz.

Sevgiyle kalın…