Bir kültür aktarıcısı olarak âşıklık geleneği ve Âşık Sümmani

Günümüzde birazcık olsun Halk Edebiyatı geleneğine âşina olanlar, Âşık Reyhani, Murat Çobanoğlu isimlerini bilirler. Bu isimler ve günümüzde âşıklık geleneğini devam ettiren ne kadar isim varsa hemen hepsi Sümmani’yi örnek almış ve Sümmani’nin deyişleriyle yetişmiş ozanlarımızdır. Yediden yetmişe herkesin bildiği Âşık Veysel bile Sümmani’nin çok sayıda deyişini söylemiş ve onun gönül dünyasından beslenmiştir.

KÜLTÜR kavramı, en genel tanımıyla bir toplumun yaşantı yoluyla elde ettiği maddî ve manevî ögelerin bütünü demektir. Yaşam dinamikleriyle bu denli ilişkili olan kültür, yine yaşam dinamiklerine bağlı olarak sürekli değişen, eskiyen, yenilenen bir olgudur.

Toplumların devamı, bir yönüyle kültürlerin devamına bağlıdır. Dolayısıyla kültür bütün dinamikleriyle kuşaktan kuşağa aktarılan bir olgudur. Bu aktarım olmadığında toplumların kimlik ve karakterini oluşturan değerler, olgular ve dinamikler yok olurlar. Kültür bir yönüyle toplumsal hafızayı da oluşturduğundan kültürün gelecek nesillere aktarılmaması, toplumsal hafızanın da körelmesi anlamına gelir. Dolayısıyla toplumun devamı, aynı zamanda kültürün de devamıdır.

Kültürün devamını sağlayan unsurların başında da Halk Edebiyatı dolayısıyla da ozanlık ve âşıklık geleneği gelir. Geçmişi orta Asya’ya kadar uzanan bu gelenek; halkın değerlerini, dertlerini, sıkıntılarını, sevinçlerini şiirlerle, deyişlerle, koşmalarla dile getirerek, gelecek kuşaklara aktarırlar.

Âşıklık geleneğinde hikâye anlatıcılığı, şiirlerin, deyişlerin, koşmaların vaz geçilmez bir parçasıdır. Âşıkların söylediği her deyişin, her koşmanın bir hikâyesi vardır. Dolayısıyla âşıkların şiirleri gelecek nesillere aktarırken hikâyeleri de yani bir hafızayı da geleceğe aktarmış olurlar. Sonraki nesiller de geçmişten gelen şiir, koşma, deyiş vb. ögeleri sadece sözleriyle değil, hikâyeleriyle dolayısıyla dönemin hafızasıyla beraber öğrenirler.

Bir kavramın derinliği, o kavramın çağrıştırdığı anlamın zenginliğini oluşturur. Derin kavramlarla yazılan ve aktarılan hikâyeler, muhataplarından o kavramın çağrıştırdığı bütün anlamları harekete geçirdiğinden oluşturduğu etki çok derindir. Âşıklık geleneği de anlatılarının temelinde zengin bir kavram dünyası olduğundan âşıklık geleneğinin anlatılarını okuyanlar, dinleyenler çoğu zaman anlamdaki derinliği yakalamazlar. Metaforik yapının güçlü olduğu âşıklık geleneği anlatılarında anlamın bütünüyle harekete geçmesi için anlatı üzerinde ciddi bir şekilde tefekkür etmek gerekebilir. Bunda âşıklık geleneğinin tasavvuftan beslenmesinin payı büyüktür.

Osmanlı döneminde tasavvuf, toplumu eğiten bir kurum işlevi gördüğünden halk edebiyatı yani âşıklık ve ozanlık geleneği de tasavvufla iç içe yaşamış ve tasavvuftan fazlasıyla beslenmiştir. Hatta özellikle Yesevilik sonrası âşıklık, ozanlık ve halk edebiyatı geleneğinin temsilcileri, tasavvufun içinde birebir yer almış isimlerden oluşur. Yunus Emre, bunun en önemli örneğidir. Dolayısıyla bu gelenek, dervişlik geleneğiyle uzun bir dönem beraber ilerlemiş ve bu kültürden fazlasıyla beslenmiştir. Bu da anlatıları hem derinleştirmiş, hem de anlatının gücünü artırmıştır.  

Özellikle Osmanlı döneminde çok önemli bir yere sahip olan âşıklar, aynı zamanda birer gezgindirler. Sazı elinde diyar diyar gezen âşıklar, her gittiği yere geldiği coğrafyanın kültürel ögelerini de götürür, her gittiği yerden de o coğrafyanın kültürel ögelerini edinir. Âşıklar, hikâye anlatıcılığıyla da halkın başka coğrafyalarda olan bitenden haberdar olmasını sağlarlardı.

Günümüz popüler kültürü zaman zaman bu gelenekten beslenerek âşıklık geleneğinin ürettiği ögeleri yeniden yorumlayıp, halkın beğenisine sunsa da âşıklık geleneği eski etkisinden uzaktır. Âşıklık geleneği günümüzde nostaljik bir alana kaysa da Anadolu’da hâlen daha yaşatılan ve etkisini sürdüren bir gelenektir.

Badeli Âşık Sümmani

Âşık Sümmani de Türk Halk Edebiyatı ve halk ozanlığı, başka bir deyişle âşıklık geleneğinin Osmanlı döneminde yaşayan son temsilcisidir.

Kayıtlarda farklı bilgiler bulunsa da Sümmani’nin doğum tarihi 1860 olarak bilinir. Erzurum’un Narman ilçesinin Samikale köyünde dünyaya gözlerini açan Sümmani’nin hayatı efsaneleşmiştir.

Asıl adı Hüseyin olan Sümmani, hayvancılık ve çiftçilik yapmaktadır. Bu nedenle doğa ile fazlasıyla irtibatlı olan Sümmani’nin en uğrak yeri, köydeki Ablak Taşı’dır.

Hayatının efsaneleşmesinde çok önemli bir yere sahip olan Ablak Taşı, Sümmani’nin deyişlerindeki mistik ögelerin ilhamını aldığı ilk yerdir.

Rivayete göre, Sümmani bir gün Şekerli Düzü'ne (hayvan otlatılan bir mevki) hayvanlarını otlatmaya tek başına gider. Doğayla iç içe kaldığı bu mekânda doğaya dair bir tefekkür içerisinde olan Sümmani, kendisine doğru bir atlının geldiğini görür. Atlı, Sümmani’ye selam vererek adını sorar. Ayrıca çok aç olduğunu vurgulayarak Sümmani’den yiyecek bir şeyler ister. Sümmani, aç kalacağını bilse de geleni Allah misafiri bildiğinden heybesindeki arpa ekmeğini tereddütsüz atlıya verir. Atlı Sümmani’nin azığını kendisine vermesinden dolayı günün kalan kısmında aç kalacağını bilmektedir. Bu nedenle Sümmani’nin cömertliği hoşuna gider. Atlı Sümmani’ye burada bir dua öğreterek bu duayı 40 gün yüzer kez okumasını ve 40’ıncı günün sonunda Ablak Taşı’na gitmesini tembihler. Sümmani denileni yaparak 40’ıncı gün sonunda Ablak Taşı’na gider. Otlattığı hayvanlar da yanındadır.

Ablak Taşı, vaktin tayin edilmesinde önemli bir işlev gören bir taştır. Çünkü güneş taşa vurunca öğlen vaktinin girdiği anlaşılırmış. Bu sırada namaz için güneşin taşa vurmasını bekleyen Sümmani istemeden uyuya kalır.

Rüyada uyuya kaldığı çeşmenin başında kırk yeşil güvercin görür. Kısa bir zaman sonra güvercinler aniden kaybolur ve 3 derviş çıkagelir. Dervişler, Sümmani’ye abdest aldırır. Sonra da hep birlikte namazı eda ederler. Namazdan sonra dervişler Sümmani’yi ortalarına alırlar. Sümmani, dervişlerden birinin elinde yörede “tabla” diye adlandırılan küçük bir sini ve sinin içinde üç dolu bardak görür. Derviş, bunları Sümmani’nin önüne getirerek, Sümmani’ye bunları içmesini tembihler.

Sümmani kendisine sunulanların şerbet olduğunu düşünür ama dikkatlice bakınca bardaktakilerin şerbet olmadığını anlar. Dervişlerinin kendisini aldattığını ve içki içireceklerini düşünerek ısrarlara rağmen bardaktakileri içmez. Bunun üzerine dervişlerden biri parmağını bardağa daldırarak Sümmani’nin ağzına sürer. Bu esnada Sümmani uykudan uyanır. Heyecanla etrafına bakınır ama ne dervişleri görür ne de tepsiyi. Ama ağzında inanılmaz bir lezzet vardır.

Şaşkınlık içerisinde olan Sümmani, ağzındaki lezzetin etkisiyle yeniden uykuya dalar. Uykuda yine karşısına dervişler çıkar. Sümmani tam elini bardağa uzatıp içmeye hazırlandığı sırada dervişler, bardaktaki içeceğin “aşk badesi” olduğunu dile getirerek, yeşil mürekkeple yazılmış bir kitaptan Gülperi adlı kızın ismini okuturlar. Sonra da Gülperi’yi Sümmani’ye gösterirler. Gülperi’nin Bedahşan’da Abbas Han’ın kızı olduğunu söylerler. Sümmani Gülperi’yi gördüğü anda yıldırım aşkına tutulur. O esnada uyanan Sümmani, gördüğü rüyanın tesirinden bir süre kurtulamaz. Kendine geldiğinde otlattığı hayvanların çevrede olmadığını fark eden Sümmani, korkuyla köyün yolunu tutar. Yolda bir atlıyla karşılaşır.

Atlı, Sümmani’ye “Hüseyin, korkma. Sen ereceğine erdin. Bundan sonra senin mahlasın Sümman, dünyada kavuşmak senin için haram” der. O güne kadar Hüseyin olan adı bundan sonra hep Sümmani olarak anılır. (Sümmani, anlam olarak “sonuncu, sona ait” demektir.) Bu rivayet küçük değişikliklerle farklı biçimlerde anlatılsa da en bilineni bu şekildedir.


Sümmani keşfediliyor

Günler günleri kovalar, bu sırada Sümmani’nin Gülperi’ye olan aşkı arttıkça artar. Gülperi’nin aşkıyla mecnunluk hâlleri görülen Sümmani’ye cinlerin, perilerin musallat olduğu düşünülür.

O dönemde halk, köy odalarında veya köy kahvehanelerinde toplanıp deyişler söylerlermiş. Sümmani babasına bu etkinliklere katılmak istediğini söylemiş. Babası önceleri karşı çıksa da Sümmani’nin ısrarları sonucu Sümmani’yi istediği yere götürmüş. Burada dil ehli olanlar sırayla türküler ve deyişler söylemektedir. Sıra Sümmani’ye gelince Sümmani’nin dilinden, Ablak Taşı’nda yaşadıklarını anlatan aşağıdaki koşma dökülmüş: 

“Uyandım gafletten oldum perişan/ Bir nur doğdu alemler oldu ürüşan/ Selam verdi geldi üç-beş dervişan/ Lisanları bir hoş sedasın tek tek

Lisanları bir hoş eyler avazı/ Onlarda mevcuttur ilm-ü el fazı/ Dediler: Vaktidir kılak namazı/ Aldılar abdestin edasın tek tek

Aldılar abdesti uyandım habran/ Aslımız yapılmış hakk-u turabtan/ Üç harf okuttular yeşil yapraktan/ Okudum harfini noktasın tek tek

Okudum harfini zihnim bulandı/ Yalelerim göz göz oldu sulandı/ Baktım çar etrafa kadeh dolandı/ Nuş ettim kırkların mahlesin tek tek

Nuş ettim badesin gördüm rengini/ Tam on sekiz saat sürdüm cengini/ Yar yüzünde saydım üç beş bengini/ Halhalın altında hırdasın tek tek

Dediler: Sümmani gel etme meram/ Adamı çürütür dert ile verem/ Sen içün dünyada kavuşmak haram/ Hüdam böyle salmış kalemin tek tek”

Sözlerdeki harikuladelikten dolayı herkes şaşırır ve Sümmani’nin bade içtiğini anlarlar.

Ervah-ı ezelden yazılan bir kader

Sümmani, çok derinlikli koşmalar okusa da saz çalmasını bilmemektedir. Saz öğrenmek için Erzurum'a giden Sümmani, burada âşıkların mekân tuttuğu bir kahvede saz çalmayı öğrenir. Sonra köyüne dönen Sümmani, her akşam köylüyü toplayıp şiirler okur. Fakat Gülperi’nin aşkından dolayı köyde duramaz ve onu aramak için önce Kafkaslara, ardından İran'a gider. Buradan Türkistan coğrafyasına geçer. Ama ne Bedahşan'ı ne de Abbas Han’ı tanıyan duyan birine rastlar.

Sümmani çıktığı yolculukta Gülperi’yi bulamamış, ona kavuşamamıştır. Sümmani yolculuk sonunda yüreğindeki yangının etkisiyle bugün bile Anadolu ve Kafkas coğrafyasında dilden dile dolaşan şu şiiri dile getirir:

"Ervah-ı ezelde levh-i kalemde/ Bu benim bahtımı kara yazdılar/ Bilirim güldürmez devri alemde/ Bir günümü yüz bin zara yazdılar

Bulmadık şadlığın iradesini/ Çekerim bu gamın ziyadesini/ Herkes dosta verdi ifadesini/ Bizimkini ülüzgara yazdılar

Aşk benimle eyler daim kıl-ü kal/ Daha sabretmeye kalmadı mecal/ Derdim taksimdara kıldım arzuhal/ Dedi ki öz bahtın kara yazdılar

Gönül gülşenimde har oldu deyi/ Hasretlik cismimde var oldu deyi/ Sevdiğim sevdiğin pir oldu deyi/ Erbabı garezler yare yazdılar

Dünyayı sevenler veli değildir/ Canı terk edenler deli değildir/ İnsanoğlu gamdan hali değildir/ Her birini bir efkara yazdılar

Nedir bu sevdanın nihayetinde/ Yadlar gezer yârin vilayetinde/ Herkes diyarında muhabbetinde/ Bilmem bizi ne civara yazdılar

Kadrimi bilmeze eyledim minnet/ Derdimi artıran görmesin cennet/ Sarraflar verdiler yâre bin kıymet/ Benim kıymetimi nere yazdılar

Döner mi kavlinden sıdk-ı sadıklar/ Dost ile dost olur bağrı yanıklar/ Aşk kaydına geçti bunca âşıklar/ Sümmani’yi derkenara yazdılar./

Sümmani’nin bu şiiri, günümüzde çok sayıda sanatçı tarafından seslendirilmiştir. Tasavvufun etkisiyle Sümmani’nin şiirlerinde Kur’ân ve sünnete dair çok sayıda atıf vardır. Yukarıdaki şiirin ilk cümlesinde geçen “ervah-ı ezel” ve “levh-i kalem” kavramları, İlâhî kavramlardır. Ervah-ı ezel, Arâf Sûresi’nin 172’nci âyetinden alınmadır. Bu âyette, Allahü Teâlâ’nın ruhlara “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” diye hitap ettiği, onların da “evet” dedikleri belirtilmiştir. Allah’la insanlar arasında vuku bulan bu sözleşmeye “bezm-i elest” denilmiştir. Sümmani, bu kavramla hem Gülperi’ye kavuşamayışının bezm-i elestten taktir edildiğini anlatır, hem de âyetin çağrıştırdığı bütün anlamları nazara sunar.

Levh-i Kalem kavramı da Kur’ân’ın en temel kavramlarından biri olan ve bütün olup biteceklerin yazılı olduğuna inanılan Levh-i Mahfuz’dan gelir. Levh-i Kalem, Levh-i Mahfuz’u yazan kalem mânâsındadır.

Sümmani’nin şiirlerinde bu derin metaforik anlatı ve kavram zenginliği, hem onun kavrayışındaki derinliği gösterir, hem de Sümmani’nin şiirlerinde inşâ ettiği anlamın temelinin çok geniş ve sağlam ögelerden oluştuğuna işaret eder.

Sümmani şiirlerinde sadece tasavvufi ögelere yer vermez. Bunun yanında sevinç, hüzün, aşk, gurbet, dert, gam, tabiat gibi halkın gündemini sıklıkla şiirlerine taşır.

Örneğin, “Sefil Sümmani gel Hakk’ı zikreyle/ Verdiği nimete daim şükreyle/ Yaman kişi ta ezelden fikreyle/ Başa geçip pişman olsan ne fayda” dörtlüğünde Allah ve kader inancını; “Yıllardır düşmüşem ben bu mihnete/ Yetmedim dünyada asla hikmete/ Mecnun'u da atmışlardı gurbete/ Kalmıştı gurbette sılasın tek tek” mısralarıyla gurbet temasını; “Doksan üçte koptu yine kıyamet/ Asumana çıktı hep figanımız/ Bozuldu sefalar geldi melanet/ Ağlama ey gönül var zamanımız” şiiriyle Ruslarla girişilen 93 Harbi’nin atmosferini aktarır.

“Laleyi sümbül giyinmiş dağlar/ Gitti şita geldi müzeyyen dağlar/ Uyandı ağaçlar bezendi bağlar/ Bizlere gelmiyor yaz baka baka”

“Baktım gül dalında bülbül ötmüyor/ Harap olmuş menekşe nergis bitmiyor/ Bilmem nasıl soram dilim tutmuyor/ Gülşen bahçesinin bahbanı gitmiş” dörtlükleriyle de tabiatı anlatır.

Sümmani derkenara değil, ders kitaplarına yazılmalıdır

1934 yılında ortaöğretimde okutulmaya başlanan Sümmani, ne hikmetse daha sonraları müfredattan çıkarılmıştır.

Günümüzde birazcık olsun Halk Edebiyatı geleneğine âşina olanlar, Âşık Reyhani, Murat Çobanoğlu isimlerini bilirler. Bu isimler ve günümüzde âşıklık geleneğini devam ettiren ne kadar isim varsa hemen hepsi Sümmani’yi örnek almış ve Sümmani’nin deyişleriyle yetişmiş ozanlarımızdır. Yediden yetmişe herkesin bildiği Âşık Veysel bile Sümmani’nin çok sayıda deyişini söylemiş ve onun gönül dünyasından beslenmiştir.

Buna rağmen Sümmani gibi değerler maalesef günümüzde fazla bilinmiyorlar. Hatta “Ervah-ı ezelden” deyişi çok sayıda sanatçı tarafından seslendirilmiş olmasına rağmen bazıları eserin Sümmani’ye ait olduğunu dahi gizlemişlerdir. Sümmaniye bu kadar bile vefa göstermemişler, Sümmani’nin deyiyişle “Sümmani’yi derkenara” bile yazmamışlardır.

Kültürümüzü gelecek kuşaklara aktaran en önemli ögelerden biri olan Halk Edebiyatı’nın üstatları ve deyişleri, özellikle günümüz gençliğine öğretilmeli, gençliğimizin onların derinlikli anlatılarından ve zengin kavram dünyalarından faydalanmaları sağlanmalıdır. Bunun için de Anadolu’dan İran’a, Kırım’dan Kafkasya’ya oradan Afganistan’a kadar çok geniş bir coğrafyada deyişleri bir asrı aşkın bir zamandır söylenen Sümmani gibi değerleri ve onların deyişleri ders kitaplarında yerini almalıdır.