Bir kanal da Çanakkale’ye yapalım

Kanal İstanbul’un tek başına böyle bir değişikliği gündeme getiremeyeceğini anladık. O hâlde ivedilikle Gelibolu üzerinden Ege Denizi’ne açılan bir Kanal Çanakkale ile Çanakkale Boğazı’nı da by-pass etmeyi düşünmeliyiz. Bizim düşünmemiz yetmez, Montrö’nün taraflarına da düşündürmeliyiz!

NASIL ki İstanbul Boğazı İstanbul’un, Çanakkale Boğazı Çanakkale’nin meselesi değilse, Kanal İstanbul da İstanbul meselesi olmanın ötesinde bir proje!

Dolayısıyla İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın isyanına kulak vermek gibi dar bir pencereye sıkışıp kalamayız olaya bakarken. Ekrem İmamoğlu’nun kendini bu kadar parçalaması sonucu etkilemez, etkilememelidir. İstanbul’da referandum yapmak, projeye itiraz dilekçesi vermek için seçmeni örgütlemek çözüm değil. Bu konuda İzmir’in, Konya’nın, Diyarbakır’ın ne kadar söz hakkı varsa, İstanbul’un da o kadar vardır!

Bunlar, merkezî hükûmetlerin karar vereceği, devleti ilgilendiren konulardır.

Muhalefet her zamankinden farksız; Avrupa ve ABD neye itiraz ediyorsa üzerine atlıyor. Düşünmüyorlar ki onlar, Türkiye lehine yapılanlara karşı çıkarlar. Zira onlar, iktidara değil, Türkiye’ye muhaliftirler.

Bizimkiler, yabancılarla ortak noktalarda muhalefet etme yanlışından bir an önce vazgeçmeli ve millî muhalefet pozisyonunda yer almalıdır. Almanya’nın, rüzgâr sıkıntısı çekeceğimiz gerekçesiyle İstanbul Havalimanı’na, Rusya’nın “Mehmetçiğimiz ölmesin” gerekçesiyle Libya‘ya asker göndermemize, Fransa’nın “Boşuna emek harcamayalım” gerekçesiyle Doğu Akdeniz’de olmamıza karşı çıktığını düşünmüyoruz herhâlde…

Türkiye’nin buralardaki çıkarları onları rahatsız ediyor, hepsi bu. Peki, muhalefeti rahatsız eden ne?

Herkes “çılgın proje” Kanal İstanbul üzerine fikir beyân ediyor. Koca koca profesörler aynı konuda farklı görüşler ileri sürüyorlar. Deprem riski, tatlı su kaynaklarının geleceği, gayr-i ahlâkî rant analizleri yapılıyor. Para kazanır mıyız, kazanamaz mıyız tartışılıyor.

İstanbul’un olası bir savaş durumundaki savunması, Boğaz’ın yaşadığı trafik tehlikesi, yapılacak kanalın akıntı hızı, genişliği, derinliği masaya yatırılıyor. Montrö’yü bu kanalla aşar mıyız, aşamaz mıyız diye kafa patlatılıyor.

İktidar kanadından, kanalın siyâsî gerekliliği konusunda tatmin edici ses yükselmiyor belki ama muhalefetten de kimse demiyor ki, “Bizim için Kanal İstanbul şöyle yanlış, böyle gereksiz... Hem yabancılar için ne sıkıntısı var da kanalı istemiyorlar?”.

Kanal İstanbul’un belki de en az tartışılan tarafı, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne yapacağı etkiler oldu.

Lozan’da kaybettiklerimizin ardından Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile kazandığımız haklar küçümsenemez. İngiltere’nin buna nasıl yanaştığı ayrı bir konu ama sonuçta Türkiye’nin haklarının bir kısmının iade edildiği gerçeğini yok sayamayız.

Peki, bu yeterli mi, yoksa daha fazlasını alabilir miyiz?

Daha fazlası, kıyıdaş ülkelere ait olmayan deniz araçlarından Boğaz geçiş ücreti alabilmek ve Boğazlar üzerinde tek yetki sahibi olabilmektir herhâlde.

Kâğıt üzerinde baktığımızda, 1936’da imzalanan sözleşmenin değişmesi oy birliği şartına bağlandığı için imkânsız görünüyor. Sözleşme tarihinde var olan ülkelerden bugün olmayanlar ya da daha sonra kurulduğu için sözleşmede imzası olmayan kıyıdaş ülkeler var. Uluslararası hukukun bu durumda nasıl çalışacağı tartışma konusu. Olsa olsa, konuya yakın taraf ülkeler için ortak bir endişe söz konusu olursa maddeler üzerinde tekrar değerlendirme yapılması gündeme gelebilir.

O hâlde bu muhtemel ortak endişe üzerine kafa yoralım biraz…

Bugünün şartlarında Türkiye’nin yıllık 5-10 milyar fazla kazanması, taraf ülkeler için çok da korkulacak bir durum olmasa gerek. Yaptığımız millî ve uluslararası yatırımlarla Karadeniz ve Boğazlardan bu miktarları rahatça kazanıyoruz zaten. Kanal İstanbul’un sebep olacağı iddia edilen ekolojik ve çevresel etkilerin de taraf ülkelerin umurunda olduğunu zannetmiyorum. O hâlde savaş ve barış üzerine yoğunlaşmamız gerekir…

Mevcût sözleşmeye göre Karadeniz’e girip çıkacak olan askerî gemiler konusunda kısıtlama var. Ve bu kısıtlama özellikle Rusya’dan korunmak üzerine kurgulanmış.

Evet, şartlar Rusya’yı da koruyor. Ama karşı tarafın dünya genelindeki sayısal ve siyasal üstünlüğü, hem de sözleşme tarihinde Türkiye üzerindeki gücü, Rusya’nın Karadeniz’de sıkışıp kalmasını sağlamaya yönelik bir plânlama yapıldığı izlenimi veriyor bana. Şimdi, velev ki biz Kanal İstanbul’u yaptık, buradan canımız kimi isterse geçirebilir miyiz? Geçiririz!

Peki, bu hakkımızdan kim rahatsız olur? Taraf ülkelerin tamamı…

Taraf ülkeleri uluslararası siyasette iki gruba ayırdığımızda, Rusya bir yerde, diğerleri bir yerde durur.

Rusya ile ortak hareket ettiğimizde, Rus savaş gemilerini kanaldan geçirir, Akdeniz’de güç dengelerini değiştiririz. Yok, İngiltere ve avenesinin tarafında yer alırsak, onların savaş gemilerini geçirip Rusya’nın Karadeniz’de boğulmasını sağlayabiliriz…

Öyleyse Montrö’yü kanalla by-pass etmek, tarafların pek işine gelmeyecek gibi görünüyor.

Peki, by-pass için Kanal İstanbul yeter mi?

Lozan’da, silahsızlanma konusuyla birlikte bahsi geçen Marmara Denizi, Montrö’de geçmiyor. Sözleşme konusu Çanakkale ve İstanbul Boğazları…

O hâlde çok kesin olarak söyleyebiliriz ki, Kanal İstanbul, ticârî boyutuyla Montrö’yü delse de askerî maddelerini delmek için tek başına bir anlam ifade etmiyor.

Eğer bu konuda bir ortak endişe ortamı oluşturmak istiyorsak, Çanakkale Boğazı’nı da by-pass edecek bir yatırım plânlamalıyız!

Bu italik ve kalın harflerle yazdığım kelimeye tekrar tekrar bakmanızı istiyorum!

Ben, Hükûmet’in Kanal İstanbul üzerindeki ısrarının ekonomik boyutundan çok stratejik boyutu olduğunu düşünenlerdenim. İşin dış politik ayağı çözülürse, yatırım yapmadan ekonomik getirisi de olur kanaatindeyim.

Düşünsenize, Montrö Boğazlar Sözleşmesi yeniden düzenlenmiş, Boğaz geçişlerinde sivil gemilerden dilediğimizce ücret alıyoruz ve taraf olmadığımız savaş dönemlerinde askerî gemilerin geçişine izin vermiyoruz. Böylece 75 milyon TL yatırım yapmadan ve 7 sene beklemeden Boğazlardan para kazanmaya başlıyoruz.

Düşünemiyoruz tabiî ki… Zira Kanal İstanbul’un tek başına böyle bir değişikliği gündeme getiremeyeceğini anladık. O hâlde ivedilikle Gelibolu üzerinden Ege Denizi’ne açılan bir Kanal Çanakkale ile Çanakkale Boğazı’nı da by-pass etmeyi düşünmeliyiz.

Bizim düşünmemiz yetmez, Montrö’nün taraflarına da düşündürmeliyiz!

Bu, pokerdeki blöf gibi bir şey değil. Var olmayan kâğıtla kazanmaya çalışmıyoruz. Var olan haklarımızla var olmayan haklarımızı kazanmaya çalışıyoruz.

Zamanında Ecevit’in bu kanal düşüncesinden neden vazgeçtiğini ve Kanal İstanbul 2011’de ilk gündeme geldiğinde Erdoğan’ın gerçek fikri ne olduğunu bilemiyorum. Ama gün itibariyle, “Olayın Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni değiştirme boyutuyla ilgilenilmeli” diye düşünüyorum.

Gerek ABD ve Rusya ile Suriye özelinde yapılan anlaşmalar, gerek Akdeniz’de atılan stratejik adımlar, gerekse de Orta Doğu ve dünya siyasetinde yükselen değerimiz, beni bu konuda daha iyimser düşünmeye itiyor.

Büyük düşünüp büyük kazanmak zorundayız!