HENÜZ senesi gelmedi, geçen Şubat’ın 20’sinde dünyaya -el sallamaya bile gerek görmeden- veda eden sevgili ağabeyimiz Yusuf Özaslan, Karar’da “Yusuf Adıdeğmez” adıyla yazardı.
Oradaki bir yazısında, yönetmen arkadaşı Okan Uysaler’i İLESAM Lokali olarak kullanılan Sinan Paşa Medresesi’ne davet edişinden bahsetmişti:
İlk kez geldiği bu otantik mekânı pek sevmişti yönetmenimiz. Özellikle de Neyzen Baba’yı. “Şu ilginç adamın yakınına oturalım” dedi. Neyzen Baba her zamanki gibi ney üfürüyordu. Hemen yanında İlim Adamı fasıl geçiyordu: “Ömrün şu geçen neşvesi tam olsun erenleeer”. Neyzen Baba’nın hayat hikâyesine dair bir şeyler fısıldadım.
Okan: “Yahu dedi, bu adamın hayatı ne güzel film olur. Robert de Niro bile reddedemez böyle bir projeyi.” İlim Adamı kulak kabartmış olmalı ki merakla sordu:
“O da kim?”
“Dünyanın en büyük artisti.”
“Hiç kimseye böyük deme evlat. Nereli bu adam?”
“Amerikalı.”
“Her neyse… Kimseye böyük deme. O böyük dediğin adam kalkar da taa Amerika’dan senin ayağına gelir.”
“Nasıl gelecekmiş?”
“Gelir işte hem de bu mekâna.”
Parmağıyla kahvenin bir köşesini işaret etti. “Hem de aha şu köşecağıza oturur. Amma velakin kimseye böyük deme.”
Okan hafifçe gülümseyerek: “Telefon numaramı vereyim, gelirse beni haberdar et.”
Günlerden bir gün, ihtiyarın dediği gerçekleşir, Robert de Niro İstanbul’a hem de Sinan Paşa Medresesi’ne gelir. Üstelik onun işaret ettiği yere oturur. Ancak yönetmen daha evvel genç yaşta vefat etmiştir.
Üstünden otuz yıl geçmiş olsa da o günü gayet iyi hatırlıyorum. Medresenin kubbeleri altında dizilmiş hasır yastıklı sedirlerde her zamanki gibi arkadaşlarla oturuyorduk. Oraya bir gün uğramayı ihmal eden, o günü boşa geçmiş sayardı. Kimler yoktu ki!
Hararetli sohbet sırasında Şaban Abak büyük ihtimal Erzurum’un kadayıf dolmasını teferruatıyla anlatıyor veya Sezai Karakoç’un bir sözüne dikkat çekiyor, Selman Cahit piposunu tüttürüyordu. O yüzden gelenlere, gidenlere dikkat etmiyorduk.
Bir ara karşımızda tanıdık bir sima olduğunu fark ettik. Şaban’ın yavaşça “Yahu şu adam Robert de Niro değil mi?” diye sormasıyla.
Dikkatli baktık, evet ta kendisi. Sırtı şadırvana dönük, yanında iki kişiyle beraber, iki metre mesafede oturuyordu. Fakat garibimize gitti. Burada ne işi vardı?
Arkadaşlardan biri kalkıp yanına gitti, iki satır konuştu. “Yok ben o değilim. Hep benzetirler…” demişti ve başında geniş siperli şapkası vardı ama yanağındaki ben “Benim, ben” diye bağırıyordu.
Ertesi gün gazeteler, çekeceği bir film için mekân bakmaya geldiğini yazmıştı.
O günden sonra aramızdan bazıları “Bir gün kahvede Robert de Niro ile karşılıklı otururken…” diye söze başladıysa, asla yalan söylemiş değildir.
Bu konuyla ilgili notlar, Doç. Dr. Ahmet Uysal’ın yazdığı “Ben de Çay Parası Ödüyorum-İstanbul’da Bir Kahvehane Geleneği: İnsan, Mekân, Tarih” isimli kitapta ayrıntılı yer almaktadır. (Ötüken)
Dolaşarak gidiyoruz, bu sayede değişik manzaralar görüyor, hoş ve renkli hatıralara rastlıyoruz. Şayet gördüklerimizden yahut hatırladıklarımızdan hoşlanmayan olursa, zorlamaya hiç gerek yok. Demek ki yapacak daha önemli işleri vardır, takdir ederiz.
Bizim Robert’in (onlar Rabırt diyor) hoşuma giden bir sözüne rastladım. Şöyle diyordu:
“Kuduz bir köpek tarafından ısırıldığınız zaman kimi suçlarsınız? Köpeği mi, sahibini mi? Kuşkusuz sahibini. Bu yüzden bütün suç Amerika’nın. İsrail gibi bir ülkeyi desteklediği için.”
Ne kadar güzel söylemiş.
Miş’li ifadenin sebebi, sözün tarihinden ötürü. 2012’nin Kasım’ında söylemiş bu sözleri. Aradan 14 sene geçmiş. İsrail aradan geçen yıllar içinde daha fena azdı. Önüne geleni ısırmak için dört bir tarafa saldırıyor.
ABD de ondan farklı değil. Son zamanda ikisi yarışa tutuştu. Dünyaya hükmetmek için etrafa zarar verme, yıkıp dökme yarışı.
ABD’nin son numarası, Venezüella lideri Maduro’yu alıp kaçırmak ve diğer ülkeleri tehdit etmek... Küba, Meksika, İran, Kolombiya, Grönland-Danimarka…
“Venezüella bizim petrolümüzü çaldı” diyor, “Grönland bize lâzım” diyor ve dünya öyle ağzını açmış bakıyor.
Sözünü dinlemeyenler için “Daha beter olurlar” diye tehdit savuruyor…
Ne gariptir, dünya sessizce seyrediyor. Kendilerini medeniyetin beşiği zanneden Avrupa’dan ses yok.
Kısaca söylemek gerekse, Tramp bütün dünya için tehlikeli biri. İcraatına ve sözlerine bakarak onun karnesini hazırlayabiliriz.
İşte Tramp’ın karnesi…
Bencillik : 100 (Yüz)
Küstahlık : 100 (Yüz)
Böbürlenme : 100 (Yüz)
Kibir : 100 (Yüz)
Gurur : 100 (Yüz)
Özgüven : 100 (Yüz)
Saldırganlık : 100 (Yüz)
Ödül avcılığı : 100 (Yüz)
Açgözlülük : 100 (Yüz)
Açık sözlülük : 100 (Yüz)
Diplomasi : 0 (Sıfır)
Nezaket : 0 (Sıfır)
Saygı : 0 (Sıfır)
Dans : 0 (Sıfır)
Perva : 0 (Sıfır)
Hâl ve gidiş : 0 (Sıfır)
Uyumluluk : 0 (Sıfır)
Barışa hizmet : 0 (Sıfır)
Patavat : 0 (Sıfır)
Empati : 0 (Sıfır)



