Bir eyyam gelir

Arapça da dillerden bir dil. Üstelik zengin bir dil. Üstelik Efendimizin (aleyhisselâm) dili. Üstelik yüce kitabımızın dili. Zaten mesele de burada. Japonca olsaydı, Rusça olsaydı, Portekizce olsaydı sıkıntı yoktu. Bunlar bir cins oluyorlar. Sadece bir iki dile karşı tepkililer. Onun da kaynağında dinden uzak durmaları, kafalarını çevirmeleri yatıyor.

BİR haber kanalının iklim danışmanı bir profesör var. Havayı soruyorlar, anlatıyor. Sıcak olacak, soğuk olacak, çok sıcak olacak, çok soğuk olacak, rüzgâr esecek...

Yağmurdu, kardı… Her neyse, hava hakkında konuşuyor.

Geçenlerde muhabir, sıcaklardan bahsedilirken, sözün ortasında “Hocam” dedi, “Bu eyyam-ı bahur nedir? Biraz da ondan bahseder misiniz?”.

Hoca kızdı. Ortada küp yoktu ama o küplere bindi.

“Bu Arapça bir kelime” dedi. “Biz onu kullanmayalım, onun yerine sıcak hava diyelim, şunu diyelim, bunu diyelim, boğucu sıcak vs.”

Anladık ki, hocanın Arapça alerjisi var. Hoşlaşmıyor.

Fakat bakıyoruz, konuşurken kullandığı kelimelerin bir kısmı Arapça, bir kısmı Farsça, bir kısmı İngilizce ve Fransızcadan gelmiş...

Dil dediğin de zaten böyledir. Diğer dillerle bir alışveriş içindedir. Kelimeler alınır, kelimeler verilir. Rusça, Sırpça, Bulgarca, Yunanca ve diğer komşularımızın dilleriyle yüzyıllardır ilişkimiz olmuş, binlerce kelime alıp vermişiz. Aynı durum elbette Arapça ve Farsça için de geçerli. 

Saf dil yoktur. Olamaz da. Belki dünyanın en ücra yerlerinde bulunabilir. Bir köyde, bir kabilede konuşulan diller için geçerlidir saflık, arılık. Onun dışında bütün diller, medenî ilişki içinde olanlar, birbirlerine kelime verirler. Aldıklarını da çoğu zaman kendi bünyelerinde eritirler.

İngilizce içinde ne kadar Türkçe kelime olduğunu, bizim dilimizde ne kadar İngilizce kelime olduğunu merak edenler oturup saymaya başlasın. Altı ayda zor biter.

Hoca, her niçinse, “eyyam-ı bahur” sözüne kafayı takmış.

Ertesi gün müydü, iki gün sonra mı, tekrar aynı şeyleri söyledi. Hem de durup dururken… Muhabir, “Hocam, hava durumu hakkında bilgi verir misiniz?” der demez, “Önce şu eyyam-ı bahur mudur, buhur mudur nedir, ondan başlayalım. Bu Arapça bir kelime. Onu kullanmayalım” diye sertçe söze başladı.

Hâlbuki öyle bir konu yoktu henüz. Muhabir belki sonra soracaktı onu. Beklemedi, pat diye kendi açtı bahuru. Bir de “Bahur mudur, buhur mudur nedir” diye ukalalık ediyor, tepeden bakıyor aklınca.

Ne dilden anlıyor, ne dinden. İkisine de uzak. Sorsak, sahuru da “Bilmem” diyecek. Ya da hiç sormayalım, bir süre bekleyelim, mübârek ay Ramazan gelince kendisi açar nasılsa.

Biz de şimdi ona “Prof muymuş, neymiş?” desek, yakışık alır mı? Besbelli biliyoruz prof olduğunu. O da biliyor hem eyyamın ve bahurun, hem de eyyam-ı bahurun ne olduğunu. Meteorolojinin profu olmuş, niye bilmesin?

Bu durum, sakat bir kafaya işaret ediyor.

Arapça da dillerden bir dil. Üstelik zengin bir dil. Üstelik Efendimizin (aleyhisselâm) dili. Üstelik yüce kitabımızın dili.

Zaten mesele de burada.

Japonca olsaydı, Rusça olsaydı, Portekizce olsaydı sıkıntı yoktu.

Bunlar bir cins oluyorlar. Sadece bir iki dile karşı tepkililer. Onun da kaynağında dinden uzak durmaları, kafalarını çevirmeleri yatıyor.

Sorsak ona... “Hocam” desek, “Bu kanalda yayına çıktığınız zamanlarda stüdyodaki sunucular, burada, dışarıda, misal Boğaz kıyısında çekim yaptığınızda yanınızdaki muhabirler; sizi kanala getiren aracın şoförü de dâhil, üniversitede öğrenciler, asistanlar, doktorlar, doçentler ve diğer profesörler size hep ‘Hocam’ diye hitap etmiyorlar mı? Rahatsız olmuyor musunuz? Hoca da Farsça bir kelime... Bak, biz de söze başlarken ‘Hocam’ dedik”,

ne cevap verir? Bir “Kem” der, bir “Küm” der. Başka ne diyecek?

*

Eyyam-ı bahur hakkında bilinmesi gereken husus, birkaç satırdan ibarettir.

Yaz mevsiminin en sıcak ve boğucu günlerini ifade etmek için kullanılan eyyam-ı bahur, kuzey yarım kürede her yıl Temmuz ayının sonu ile Ağustos ayının başına denk geliyor.

Eyyam-ı bahurda denize girmek, halk arasında “Alaca hastalığı” denilen bir deri hastalığına yol açabilir.

Ayrıca bu tarihlerde denizin kendini temizlediğine inanılır. Bu yüzden anılan bir hafta içinde denize girilmemesi gerektiğine inanılır. En azından eskiden böyle bilinirdi. Şimdi pek kimsenin umurunda değil. Tatilini ne zamana ayarladığına bakıyor insanlar.

Şayet dikkate almayıp o tarihte denize girmiş ve cildini alaca danaya döndürmüş birini görürseniz, şöyle bir tavsiyede bulunabilirsiniz:

Temiz bir pamuğa bol bol limon suyu sürüp güneş lekesine uygulayarak 20-25 dakika bekleyin. Ardından bol su ile durulayın. Kaşıntı ya da kızarıklıklara maruz kalmamak için limon suyu uyguladığınızda güneşe çıkmayın.

Vaziyet kısaca böyle.

En iyisi sözü fazla uzatmayalım, bugün Yunus Emre’den seçtiğimiz bir şiirle hocaya selâm çakalım. Şöyle söylüyor gönüllerimizin şairi Yunus:

“Bir gün senin defterini

Dürerler bir eyyam gelir

Kamu aklını başına

Dererler bir eyyam gelir

Tevhide uydur sözünü

Mevlâ’ya döndür yüzünü

Eynine kefen bezini

Sararlar bir eyyam gelir

Azrail ala canını

Unuttura her sanını

Kara toprağa tenini

Kararlar bir eyyam gelir

Tenha kabrinde kalacak

Amellerin arz olacak

Mahşer yerine yalıncak

Sürerler bir eyyam gelir

Yunus eydür evvel baştan

Ayırır seni kardaştan

Ne ettin kurudan yaştan

Sorarlar bir eyyam gelir.”