GEÇTİĞİMİZ hafta Bosna Hersek’ten döndüm. Ama sadece bir coğrafyadan değil, bir tarihten, bir acıdan, bir çığlıktan döndüm.
O topraklara bastığınızda önce yeşili görüyorsunuz, sonra sessizliği duyuyorsunuz. Ama asıl sizi susturan şey, toprağın altındaki binlerce ses. Adı konmuş bir acı değil bu, adı unutulmak istenen bir utanç: Srebrenitsa.
Bu toprakta kan, bu toprakta Kur’ân var
Bosna Hersek, sadece Balkanlar’ın değil, İslâm dünyasının da Avrupa’daki son kalelerinden biri. Ve bu gerçeği en iyi Bosna sokaklarında yürürken anlıyorsunuz.
Her taşta bir camii izi, her mahallede bir Osmanlı çeşmesi, her yaşlının dilinde Türkçe dualar.
Burada yaşananlar yalnızca bir savaş değil. Bir hafızayı silme savaşı. Bir milleti değil, bir medeniyeti susturma çabası.
Srebrenitsa’da mezar taşlarına baktığınızda yalnızca isim görmüyorsunuz.
Fatih’in torunları orada yatıyor. Ve bu da Batı’nın korkusunun nedenini açıklıyor: Bosna, hâlâ Osmanlı’nın hatırasını taşıyan bir direniş bölgesi.
Srebrenitsa: Bir soykırımdan fazlası
1995 Temmuz’unda, BM tarafından “güvenli bölge” ilan edilen Srebrenitsa’da, 8372 Müslüman erkek sistematik biçimde katledildi. Yaşları 12 ile 77 arasında değişen bu insanlar, yalnızca “Müslüman” oldukları için hedef seçildi. Hollandalı BM askerlerinin himayesindeki kadın ve çocuklar ağlayarak uğurladı eşlerini, babalarını. O an, bir halkın değil, insanlığın mezar taşı dikildi.
Kalplerin konuştuğu yer: Başçarşı’da bir gece
Bosna’da sadece geçmişin acısını değil, bugün hâlâ yaşayan kardeşliği de gördüm.
Başçarşı’da geç saatlere kadar gezdik. Saraybosna’nın taş sokaklarında tarih neredeyse görünür hâlde akıyor. Tramvaya binip otele dönmek için yola çıktık. Otelimizin son durakta olduğunu sanıyorduk, ama vardığımızda bambaşka bir yerde indiğimizi fark ettik. Yol kenarında bekleyen birkaç kişiye otelimizi sorduk.
O an içlerinden biri bize döndü ve sadece şu soruyu sordu: “Siz Türk müsünüz?”
“Evet” dedik… Gülümsedi... Sonra başını hafifçe eğerek, içtenlikle cevapladı: “O zaman siz, Sultan Süleyman’ın torunlarısınız.”
Ben de gülümsedim, ama gözlerim doluydu: “Evet” dedim, “kardeşiz biz”…
Bizi başka bir durağa götürdüler. Birlikte yeni bir tramvay beklemeye başladık.
İngilizce konuşuyorduk, ama kalplerimiz başka bir dilde, daha derin bir ortaklıkla konuşuyordu. Yaklaşık kırk dakika boyunca sohbet ettik. Tramvay gelmedi. Sonunda bizi bir taksiye bindirdiler ve taksi parasını ödediler. “Taksi parasını dedelerimiz ödedi.”
Ben sustum. Çünkü söyleyecek söz bulamadım.
Bu sadece bir yardım değildi. Bu, tarihin bugüne yazdığı bir selamdı.
Harika insanlardı. Gerçekten kardeşlerdi. İnce düşünceli, nazik ve vakarlı.
Bosna’da kardeşliğin ne demek olduğunu ben o gece anladım. Evet, biz kardeşiz. Ve Bosna, bizim toprağımız değil sadece, bizim kalbimiz. Orada dedelerimizi gördüm. Orada Sultan Süleyman’ı hissettim. Orada “biz”i anladım. Ve evet, orada çok duygulandım. Çünkü bazen bir medeniyetin hayatta kaldığını, tek bir gece, tek bir tebessüm, tek bir muhabbet gösterir.
“Bir daha asla” yalanına inanmıyorum
Birleşmiş Milletler o gün oradaydı. Gözleri vardı ama görmedi. Kulağı vardı ama duymadı. Dili vardı ama konuşmadı.
Çünkü karşısındaki halk, “Müslüman” ve “Türk’ün emaneti”ydi. Yani susulabilirdi.
Ukrayna işgal edilince bütün Batı tek ses oldu. Ama Bosna’da 3 yıl boyunca yüz binlerce insan ölürken, sadece seyrettiler.
Bugün Filistin, Myanmar, Uygur Türkleri için de benzer bir suskunluk var. Demek ki “bir daha asla” sözü, yalnızca Batı’nın istediği halklar için geçerli. Geri kalanlar için “her zaman olabilir” statüsünde.
Türkiye’nin unutmama direnişi
Bosna’da sık ziyaret ettiğimiz, namaz kıldığımız camilerden birinde yaşlı amcalar vardı. Onlar bizi ümitli ve yaşlı gözlerle karşıladılar.
Ailelerinden daha fazla sevgiyle, daha çok ilgiyle davranıp, yürekten bağlılıklarını gösterdiler.
O bakışlar, yüreğimizi yaktı; dedim ki: “Allah’ım, bizi bekleyen yığınlara karşı bizi mahcup etme. Bize, devletimize güç kuvvet ver. Türk beklenendir.”
Türkiye belki savaş döneminde yeterince güçlü değildi. Ama bugün, o acının unutturulmaması için tek direnen ülkelerden biri.
Srebrenitsa anmalarında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gönderdiği mesajlar orada çok anlamlı karşılanıyor. Çünkü Balkanlar için Türkiye hâlâ bir sığınak duygusu, bir adalet umudu.
Sonuç: Srebrenitsa unutulursa, “Bir haha asla” gerçekleşir
Ben oradaydım. Toprağın altında hâlâ aranan çocuklar, kemikleri yeni bulunan dedeler, DNA’sı eşleşemeyen parmaklar vardı.
O sessizlikte, toprağın anlattığı bir şey vardı: “Bizi unutmayın. Bizi unutan, kendini unutur.”
Srebrenitsa sadece Bosna’nın acısı değil. Bir ümmetin belleği. Bir medeniyetin mezar taşı.
Ve bizim görevimiz, o taşı ayakta tutmak. “Bir daha asla” diyorsak, önce hatırlamalıyız. Yoksa bu çağda bir daha asla, asla gelmeyecek…
Aliya İzetbegoviç’in Recep Tayyip Erdoğan’a vasiyet niteliğinde bıraktığı en güçlü sözlerden biri, hastanede vefatına saatler kala ettiği konuşmadır. Aliya, Erdoğan’a şu son sözleri ile Bosna’yı Türkiye’ye “emanet ettiğini” ifade etmiştir:
“Evladım Tayyip, sana daha ileri mevkilere geleceğini söylemiştim. İstanbul’da belediye başkanıydın, şimdi Başbakansın.”
Bu tanıdık öngörü, Erdoğan’ın ardından söylediği sözlere de anlam katıyor.
Hemen ardından Aliya, gözyaşları içinde şunları fısıldadı: “Bosna size emanet, buralar Osmanlı’nın bakiyesi. Siz evlâd-ı Fatihansınız, bu emaneti koruyun…” sözlerini eklemişi. Bosna Hersek bize emanet. Biz ise Allah’a…



