CEKETİN hiç anatomisi olur mu demeyin! İnsanla ilişki kurduğumuz kadar olmasa da hayata nesneyle kurduğumuz ilişki kadar anlam yüklüyoruz. Nesnelerin herkes tarafından bilinen bir tarafı varken, bir de kişiye özel anlamları olur. Örneğin bir kalem. Herkes için yazı yazmanın aracı olarak bilinip sıradanlaşırken, çok sevdiği bir kişi tarafından hediye edilince asla kaybedilmemesi gereken ve sadece arada bir yazılıp dikkatli tüketilmesi gereken bir şeye dönüşebiliyor. Şeyler dünyasının hikmeti biraz da… Ya da kalemin anlamına yemin eklenince bambaşka bir âlem çıkıyordu karşımıza. Zafere gidecek yolda bineğimiz, yol azığımız olabiliyordu.
Daha pek çok örnek ekleyebiliriz. Ama son bir örnek de masadan gelsin. Masa şeklimizin kültürel bilinçaltımızla alakalı olduğunu söylesem… Günümüz şekillendirilmiş modası gereği genellikle kullanış bakımından evlerde kare en çok da dikdörtgen masa tercih edilir. Osmanlı zamanında ise bu tercihler yuvarlak ve oval masa seçimi ile yapılıyordu. Çünkü kare masa bir sınırı, keskinliği, kimine göre başta oturan gereği statüyü temsil ederken oval masada bizlik yolcuğu başlıyor ve belki saf tutan cemaat gibi omuz omuza oturuluyordu.
Bazen de kişinin bir nesneye verdiği anlam, tüm dünyada yankı uyandırabilir. Bu da yine o kişinin bilgisine, kültürüne, değerlerine ya da tarihî arka planına bağlı olarak gerçekleşebilmektedir. Bu, o kişinin hayatının nesnesi mi öznesi mi olduğuyla yakından ilintilidir.
Nerede kalmıştık? Asıl konumuz ceketti, değil mi! Gündelik bir kullanım eşyası olarak bilinen ve çoğu kimse için sıradanlaşan, kimisi için olmazsa olmaz şıklık göstergesi, kimisi için iş elbisesi olurken, giyenine, onun kattığı anlam kadar imaj çeken bir nesnedir. “Özellikle on dokuzuncu asırdan sonra siyasî-sosyolojik dönüşüm tarihinde Batılılaşmanın üniforması şeklinde alımlanışı dar-ceket (strait jacket) metaforu bağlamında ele alınır.”
Ceket kelimesine etimolojik olarak da baktığımızda “ceket”, Fransızca jaquette “Avrupai cepken” sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük jaque “dize kadar inen köylü giysisi” sözcüğünden geldiği söylenmektedir. Tarihî geliş sırasına baktığımızda ise öncelikle Orta Çağ ve Rönesans döneminde köylülerin bir kemerle belden sıkıştırarak giydikleri eski kısa tuniklerin daha oturmuş bir şekli olan jerkin şeklinde karşımıza çıkıyor. Daha sonra on sekizinci asrın başlarına gelindiğinde ceket hem tarımda hem de şehir ortamında istihdam edilen hizmetkârlar tarafından giyilen standart iş elbisesi haline gelir. 1830’ların sonlarından itibaren, tek düğmeli salon ceketleri (önceki asra ait daha bol kesim ceketlerin aksine), kolların altındaki dartlar, küçük revers ve belli cepler orta sınıf erkekler arasında popüler hâle gelir, çift düğmeli versiyonu 1862’de belirginleşir.
Ceketin öyle sıradan başlayan hikâyesi var gibi gözükse de “Kral VII. Edward’ın on dokuzuncu asrın ikinci yarısında ‘harekette özgürlük’ akımı için öncü olduğu kabul edilir”. Hatta Kral Edward terzisine resmî olmayan bir davette kendisine mavi renkte bir ceket dikmesini ister. Şu an bizim için günlük bir mesele gibi dursa da kültürel değişime kapalı olan bir topluluk için bu hareket aslında kısmi devrim niteliğini bile taşır.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Türkiye’de ceketin tarihini Tanzimat’la birlikte ortaya çıkan değişikliklerden bağımsız görmez. Sosyal münasebetler, eğitim, mimarî, bürokrasi, salon hayatı, resim ve nesir (felsefe, gazete, roman), araba, mutfak, ekonomi gibi alanlardaki değişimlere paralel olarak II. Mahmud zamanından itibaren kıyafet de Avrupalılaşmaya başlar; setre, pantol, kolalı gömlek, uzun ceket gibi giyim eşyaları hayatımıza dâhil olur.
Yine aynı şekilde Ahmet Haşim, Frankfurt Seyahatnamesi’nde, “Garabete düşmeden iddia edilebilir ki, büyük bir ‘action’ medeniyeti olan Avrupa medeniyeti çerçevesinde şeklin fikirden fazla ehemmiyeti vardır. Kafası ne olursa olsun, bir insanın Avrupalı unvanına hak kazanmak için muhakkak sırtında ceketi, ayağında bir pantolonu ve başında şu veya bu biçimde bir şapkası olmak lazım. Bu hazin ve renksiz kıyafet, medeniyetin üniformasıdır” diyerek ceketin toplum nezdinde kişilerde oluşturduğu anlamın altını çizer!
Daha pek çok yazar/ düşünürün de bu sıradan gözüken ceket hakkında bir fikri ya da öngörüsü vardır. Necip Fazıl Kısakürek, Avrupa’nın bize verdiği kalıplar olarak eleştirirken, Cemil Meriç, “İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri” dediğinde benzer bir vurguya sahiptir. Türkçe’ye genelde “deli gömleği” olarak çevrilen dar-ceket tabiri tek ve sınırlı bir yaşam tarzı, zihin yapısı, zevk dünyası içerisine hapsolmak anlamına gelir.
Ceketinizi alıp çıkmadan, yazıdan, konuyu şöyle bir toparlayayım…
Türkçeye kazandırılan bu deyimin de pek çok kullanım alanı olsa da bizim için konunun bu kısmı şuan bizim durduğumuz yerin dışında.
“Ülke ne sıkıntılardan geçiyor, bu kadar mühim meselenin içinde ceket sözcüğü ile ilgilenmek akıl kârı mı?” demeyin! Zira sırf bu konunun edebî ve tarihsel bağlantısını çok daha detaylı inceleyip kaleme alan akademik makaleler bile mevcut. Hatta “Nereden geldi bu Batı aşkı?” diyerek çığlık atanların es geçmemesi gereken bir konu. Bugünden sonra artık kimse ceket giymesin de değil asıl derdimiz. Sonuçta herkes kendinden mesul. Bir de “Galat-ı meşhur, lügat-i fasihten evladır” diyerek konumuzun asıl can alıcı kısmına temas edelim.
Geçen güne kadar batılılaşma unsuru, konum belirleme aracı olsa da sanırım yakın zamanda yaşananlar ve şahitlikler, Müslümanların cekete ve belki de pek çok bildiği kavramlara bakış açısını tazelemesi gerektiğini açıkça göstermiştir. Yakın tarihte elimizden alınan değerlerin, usulün, üslubun özleminde “Bunu bize öğretmediniz hocalar” diyerek yakınmanın vakti artık geçti. Geçmeli de… Değişmeliyiz artık. Ama bu bir slogan değil. Fark etmenin, tazelenmenin, ölmeden önce ölebilmenin nezaketidir bu. Kendi özümüze doğru bir değişim. Görünür olmak için değil, görebilmek içindir en çok. Biz, kendimizle buna niyet ettikçe değişecek her şey. Bireysel değişimler toplumsal değişimleri beraberinde getirir çünkü. Tarihin hangi evresine bakarsanız bakın olumlu ya da olumsuz örnekleriyle bu yasanın canlılığını görebilirsiniz.
“Bireysel ve toplumsal değişimin ilk yasası bireyin ‘kulluk bilincine’ vararak kendini ve yaratıcısını fark etmesidir. İnsan, kendini çevreleyen tüm ağları fark ettiğinde tarihin elinde bir nesne olduğunu görecektir. Nesneleşen her şey buharlaşıp kaybolmaya mahkûmdur. Eğer bugün buharlaşmayan şeyler hâlâ mevcutsa bu kulluk bilincine varanların özne olarak hayata müdahalesi sonucudur. Şeylere verdiği anlam kendi anlamının önüne geçmiyorsa, kişi hayatının öznesidir aslında.”
Kendi hayatımızın öznesi olmak zorundayız. Çünkü aba altından ceketini giyip birilerine sopa gösterenlerin ya da gösterir gibi yapanların inadına, ceketsiz, elindeki sopa ile gücünün son noktasında dahi düşmana fırlatanların arasında oluşan o devasa farkın büyüklüğünü vakti geldiğinde herkes görecek. Hem de görmezden gelemeyecekleri o günde, sarp yokuşu tırmanırken belki de…



