Bir askerî darbe icraatı: Yassıada Adâlet Tiyatrosu (!)

“Âniden bir subay, ‘Çantayı niye açıyorsun?’ diye sordu. Sebebini söyledim. ‘Hayır, o çantayı kapat, not alman, dosyaya bakman yasak!’ dedi. Yani dâvâlar boyunca not almamız bile yasaktı. Bir keresinde tuttuğum ufak tefek notları elimden almışlardı. Rahmetli, bütün hak ve hürriyetlerinden yoksun kılınmıştı. Haber alma özgürlüğüne sahip değildi. Gazete okuması yasaktı. Radyo dinlemesi de yasaktı. Yani tutuklandığı andan itibaren dünya ile ilişkisi tamamen kesilmişti.” (Avukat Talat Asal)

BU yazımızda, 27 Mayıs 1960 Darbesi’nin ardından darbecilerin, devirdikleri hükûmet mensuplarını 14 Ekim 1960 günü yargılamaya başlaması konusunu ele alacağız.

Bir tiyatro tipi olarak Yassıada Mahkemesi

14 Ekim 1960’tan 14 Eylül 1961’e kadar Yassıada Mahkemeleri’nde 592 kişi yargılanmış, DP’nin ileri gelenlerinden 228 kişi hakkında ölüm cezası istenmişti. Darbeciler, Yassıada Mahkemeleri ile birlikte önce İnkılâp Mahkemeleri kurmuş, ama bu mahkemelere sonradan üye atanmadığı için faaliyete geçirilmemiştir.

MBK üyelerinin adlarının açıklandığı gün özel bir madde ile Menderes ve arkadaşları için idam kararı verecek olan Yüksek Adalet Divanı kuruldu. Bu arada Heybeliada’daki bir otel, hâkimler için kiralanıp lojman hâline getirildi. Ve bu bölgeye giriş ve çıkışlar yasaklandı.

Metin Toker, Akis dergisinde, “Yassıada Mahkemesi bir suçluluk aramayacaktır. Ceza ve miktarını tayin edecektir” (İmre, 1976:353) diye yazarak mahkemenin gerçek misyonunu ortaya koymuş oluyordu.

Yassıada Divan Başkanı Salim Başol

Yassıada Mahkemeleri Başkanı Salim Başol, “Sizi buraya tıkan güç böyle istiyor” sözüyle hatırlandı yıllarca. MBK üyelerinin “60’tan aşağı idam kararı verirseniz gayrimeşru oluruz, 59 kişi bizi meşru kılmaz” dediği Yüksek Adalet Divanı’nın Başkanı Başol, sonradan kukla hâkim olarak anılacaktı (Kalyoncu, 2010).

Gazeteci-yazar Avni Özgürel’in Anlayış dergisinde Salim Başol’un sonraki yıllarda yaşadığı mânidar bir olayı şöyle anlatıyor:

“Olay Ankara’da, Ulus semtindeki bir sebze hâlinde yaşanmıştır: Başol mahkeme ve malûm infazlardan yıllar sonra bir gün evine erzak almak için gelmiş oraya. Dükkânlardan birinin önünde durup domates almak istemiş. Önce ona dikkat etmeyen manav, kese kâğıdına doldurmuş domatesleri ve tam tartıya götüreceği sırada yüzüne bakmış müşterinin. Unutulacak bir sima değildi Başol’unki.

Manav tanıyınca Başol’u, ‘Domates yok’ deyip kese kâğıdını boşaltıvermiş sandığa. Ses çıkarmadan uzaklaşmış oradan, birkaç yıl öncesinin astığı astık, kestiği kestik hâkimi…” (Özgürel, 2010)

Üç infazda da görevli bulunan asker Muzaffer Erkan’ın naklettiğine göre, Salim Başol, mâkâmının adamı değildi. Çünkü Salim Başol, adaya her defasında çeşit çeşit kadınlarla geliyordu. Başsavcı Altay Egesel, aşüfteleri İstanbul’dan ayarlıyordu. Başol’un özel kamarasında adaya getirdiği bu kadınlar, mahkeme salonunda her yere oturabiliyorlardı (Zengin, 2012).

Yassıada Başsavcısı Altay Egesel

Hadi Uluengin, Yassıada Başsavcısını şöyle anlatıyor: “Pespaye Savcı Altay Egesel’in ‘Bebek Dâvâsı’ sırasında delil (!) diye mahkemede kadın donu sallamasına artık dayanamayan pederim, ‘Rezaletin bu kadarına da pes’ diyerek bağırmıştı.” (Uluengin, 2010).

“İdamdan biraz önce Başsavcı Egesel odaya gelmiş ve ‘Ya Menderes! Gördün mü, nerelere kadar düştün!’ diyerek Ölüm fermanını okuyup, ‘İşte Menderes, ölüm fermanın yakanda!’ demişti.” (Zengin, 2012)

Sorgulamalar-soruşturmalar

DP’li 402 milletvekilinin sorgulanması bir ay içinde yapıldı. Savunma hakkı sınırlandı. Neden suçlandıklarını bilemediler, haklarındaki iddialara cevap vermeleri mümkün olmadı. İddianamenin incelenmesi için DP’lilere zaman bırakılmadı.

Adı konulmamış bazı kurullar ise Ada Komutanı Yarbay Güryay’ın odasında çalışıyor, darbeciler gözlerine kestirdikleri milletvekillerinden bilgi sızdırmaya çalışıyorlardı. DP’li Muş Milletvekili Gıyasettin Emre, yaşadığı mânidar olayı şöyle anlatıyor:

“Ben DP’de birçok kanuna muhalefet etmiştim. Buna rağmen Yassıada’da en kötü DP’lilerden biri ben oldum. DP’yi çok müdafaa ettim. Bir gün Tarık Güryay (Yassıada’nın Komutanı) beni odasına çağırttı. Gittim. Baktım, sorgu hâkimi orada. Savcı Egesel ile Hâkim Salim Başol da gelmişler. Odanın girişinde Thomsonlu askerler var. Bizi bir sandalyeye oturttular.

Kumandan, ‘Ne içersiniz?’ diye sordu. Kumandanın ‘Ne içersiniz?’ sorusuna teşekkür ederek karşılık verdim.

-Siz, son Adnan Menderes kabînesine kırmızı oy vermişsiniz!

‘Evet’ dedim. (Maalesef son kabîneye kırmızı oy vermiştim.)

-Birçok kanun teklifinin de aleyhinde olmuşsunuz.

Yine ‘Evet’ dedim. Komutan devam etti: ‘Şunu söyleyeyim: Gemisini kurtaran, kaptandır. Şarklı hâlet-i rûhiyesine girmeyin. Boşuna erkeklik, yiğitlik taslamayın. Siz bu kadar muhalefeti boşu boşuna yapmadınız. Sebebini açıklayınız!’

‘Söylemem istenen nedir?’ diye sordum.

‘Menderes’in Harp Okulu’nu imha için harekete geçtiğini, fakat buna mâni olduğunuzu, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kapatılmak istendiğini, fakat buna da mâni olduğunuzu, Menderes’in diktaya gitmek istediğini, bunu engellemeye çalıştığınızı söyleyin’ dediler.

Odada öyle bir hava var ki, peynir-ekmek ister gibi konuşuyorlar. ‘Allah’ım, yardımını lütfeyle’ dedim. Ben içimden duâlar ederken, Egesel, ‘Bunları söyle, tahliyeni talep edeceğim!’ dedi. Başol da söze karıştı: ‘Ne mutlu sana ki, kumandan yardımcı oluyor, sana yol gösteriyor.’

Daha birçok duâ ettikten sonra kumandana döndüm, ‘Muhterem kumandan bey hazretleri’ dedim (korkumdan başka türlü hitap edemiyorum), ‘Gerek zât-ı âlinizin, gerek mahkeme hâkiminin, gerekse mahkeme başsavcısının hakkımdaki teveccühlerinin devamını çok isterdim. Fakat bunu hemen söyleyeyim ki, kimseye iftira etmeyi aklımdan hiç geçirmedim. Şartlar ne olursa olsun, iftira etmeyeceğim. Saydığınız hususların hepsi gerçek dışı. Ben bakan bile değilim. Sıradan bir milletvekiliyim. Muhalefet yapmışsam ve o iktidarda kalmışsam, demek ki bunlar kendi gruplarına bile sahip olamamışlar. Nasıl diktatör olurlar? Nasıl bu iftirayı atarım?’.

Çayımın yarısını içmiştim ki kumandan, ‘Alın bu hergele herifi!’ dedi. Beni yaka paça mahzene götürdüler.” (Apuhan, 1993:73)

Soruşturmalar sırasında müvekkilleriyle görüşmek isteyen avukatlar eski çağlara ait bazı sahne ve muamelelerle karşılaşırlar.

Savunmaların yapılabilmesi için elbette dosyaların gerek sahipleri, gerekse avukatları tarafından incelenmesi şarttı. Ama gelin görün ki, bu dosyaların okunması bile mümkün olmamıştı. İncelemeye tâbi tutulması ise hiç mümkün değildi.

Başbakan Adnan Menderes, Yassıada’da tutuklu bulunduğu süre içerisinde soruşturma komisyonu tarafından defaatle sorgulandı. Menderes’in ayakkabılarına, çoraplarına yapılan yakın çekimler, elinde buruşuk mendili ile heyet karşısında ifade verirken çekilen görüntüler ve tüm bu kurgular, âdeta bu görüntüleri izleyenler üzerinde bir psikolojik baskı oluşturmayı hedeflemişti.

Öte yandan, görüntülerin tümüne bakıldığında, Menderes’e duyulan hıncın büyüklüğü ortaya çıkıyordu.

Bayar, sorgulamaları şöyle anlatıyor: “Ancak sorgu müessesesini, bilhassa bunlardan başsavcının yanında toplananların hâllerini kaydetmek isterim: Bunların çoğunu sorgu sırasında gördüm, birer hâkimden ziyâde ‘külhanbeyi’ vasfını taşıyorlardı ve bu çirkin vasıfları ile bana karşı içlerinde vazîfe görmekten zevk alan insanların hâli vardı.” (Bayar, 1999:30)

Duruşmalar

Ve 14 Ekim 1960 Cuma günü, Yassıada Duruşmaları başlar. Adada oluşturulan sözde Yüksek Adalet Divanı’nda gerçekleştirilen yargılamalar 11 ay sürdü. Bin 33 saat tutan 287 celse yapıldı. Celselerden 5’i gizli idi.

“Bu süre içinde Bayar, Menderes, bakanlar kurulu üyeleri, DP milletvekilleri ve Genelkurmay eski Başkanı Rüştü Erdelhun’un da aralarında bulunduğu toplam 592 sanık hakkında 19 ayrı dâvâ açıldı; başsavcı bu dâvâlarda 228 sanık hakkında idam cezası istedi, toplam 202 oturum yapılırken binin üzerinde tanık dinlendi” (Bayar, 1999: 6-7).

Darbecilerin gazetecileri çileden çıkartan bir başka uygulaması da, mağdurların fotoğraflarının açık arttırma usûlüyle satılmasıdır. Bazı gazete ve gazeteciler bu uygulamaya şiddetle karşı çıkarlar.

Gazeteci Bedii Faik, bu olaya tepkilerini şöyle anlatıyor: “Dolmabahçe İrtibat Bürosu’nda açık arttırmayla fotoğraf sattılar. Ben bunun iğrenç bir şey olduğunu, son derece ahlâksız bir şey olduğunu yazdım. Beni telefonla tehdit ettiler. Orada üç beş kuruşu almak için tenezzül ettiler.”

Yargılanma için Yassıada’daki kapalı spor salonu seçilmişti. Civarda olağanüstü güvenlik önlemleri alınmış, Yassıada alârma geçirilmişti. Dünyada benzeri görülmemiş bir dâvâydı. Duruşmaların yapılacağı spor salonunun kapasitesi bin kişilikti. Salonun en geniş bölümleri üniversite mensuplarına, asker yakınlarına, darbe yanlısı basın mensuplarına ayrılmıştı. Sabah 09:00’da başlaması gereken duruşmalar 16:00’da ancak başlayabiliyordu.

Yassıada’ya dinleyici olarak alınanlar belli insanlardı. “Ben de gideceğim” diyen herkese izin vermiyorlardı. Onların vazifesi, Demokrat Partilileri rahatsız etmekti (Bozbeyli, 2009:115).

Duruşmalara gazeteci olarak katılan Altan Öymen, o anlara şöyle şâhitlik yapıyor: “İlk duruşmayı hatırlıyorum. Çok dramatik bir olaydı. Kısa bir süre önce Meclis’te seyrettiğimiz, Meclis’in çok büyük bir kısmını teşkil eden milletvekilleri oradaydı. Yani muhalefet bir kenara bırakılırsa neredeyse Meclis oradaydı. Salona onar onar getirtiliyor ve yerlerine oturtuluyorlardı. Dinleyiciler arasında tanıdık bakıyorlardı. Akrabaların bir kısmına da müsaade edilmişti. Bir hüzün duyduğumu hatırlıyorum. Yadırgadığımı ve ‘Keşke olmasa böyle şeyler’ diye düşündüğümü hatırlıyorum. Yassıada’da ‘1’ numaralı sanık Celal Bayar’dı.” (Birand, 1999:206)

Yassıada’daki çadır tiyatrosu

Yassıada’da bir çadır kurulmuştu. Çadırın içine binlerce dosya doldurulmuştu. Sadece ve sadece haftanın Çarşamba günleri, izin verildiği takdirde Yassıada’ya gidilebilir, avukatlar müvekkilleriyle ancak yarım saat görüşebilirlerdi.

Bayar’la Menderes hâriç, bir tel örgünün bir tarafına itham edilenler sıra sıra dizilirlerdi; diğer tarafta da avukatlar vardı.

Herkes sesini duyurmak için nefes tüketirdi. O arada avukatlar ve müvekkiller o gürültü içinde ne duyabilirler, ne anlayabilirlerse hepsi işte o kadardır! Yani avukatla müvekkil arasındaki görüşme ilişkisi bu kadarcıktır. Bu yarım saatlik görüşme süresinden sonra, güya dosyaları inceleme imkânı avukatlara verilmiştir.

Menderes’in avukatı Talat Asal, bu vahşi çadır tiyatrosunu şöyle anlatıyor: “Onlarca avukat çadırı doldurur, dosya aramaya başlar. Binlerce dosya arasında kendi dosyanızı bulacaksınız... Çadırın içinde masa yok, sandalye yok. O kalabalıkta dosyayı inceleyeceksiniz. Not bile tutamazdık. Hattâ avukatların tuttukları notları da görevliler ellerinden alırlardı.” (Asal, 2000)

Müvekkili Menderes ile birkaç subayın nezaretinde görüşmeye çalışan Av. Talat Asal, not alma hakkının olmadığını, yapılan uyarı üzerine anlar: “Sıra asıl meseleleri konuşmaya gelmişti. Çantamı yerden aldım. Masanın üzerine koydum. Çantamda açılmış olan dâvâların dosyalarına ait bilgiler, belgeler vardı. Bunları anlatıp notlar alacaktım.

Âniden bir subay, ‘Çantayı niye açıyorsun?’ diye sordu. Sebebini söyledim. ‘Hayır, o çantayı kapat, not alman, dosyaya bakman yasak!’ dedi.

Yani dâvâlar boyunca not almamız bile yasaktı. Bir keresinde tuttuğum ufak tefek notları elimden almışlardı. Rahmetli, bütün hak ve hürriyetlerinden yoksun kılınmıştı. Haber alma özgürlüğüne sahip değildi. Gazete okuması yasaktı. Radyo dinlemesi de yasaktı. Yani tutuklandığı andan itibaren dünya ile ilişkisi tamamen kesilmişti.

Bana, ‘Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu meri midir?’ diye sordu. Yani yürürlükte mi? İki maddesinin değiştiğini söyledim. Redd-i hâkim talebinde bulunmak yani hâkimlerden birini ya da heyeti reddetmek imkânsız hâle getirilmişti. Ayrıca dâvânın uzamasına neden olacak tevsi-i tahkikat talebinde bulunmak da artık mümkün değildi.” (Asal, 2000)

Menderes’in avukatlarından Ferruh Bozbeyli, duruşmaları şöyle anlatıyor:

“Menderes, hücresinde 6 ay kimse ile konuşturulmadı, tokatlandı. Üzerinde sigara söndürüldü. İlk duruşmada gördüğü işkence yüzünden konuşma yeteneğini yitirmekte olduğunu söyledi. Meselâ Adnan Menderes’e bir şey soruluyor. ‘Hatırlayamadım’ dese bütün dinleyici localarından kah kah kah gülüşmeler oluyordu.” (Bozbeyli, 2009:115)

Yassıada Mahkeme Heyetinden General Ali Rıza Tuncer’in ölüm haberini Kayseri Cezaevi’nde alan Bayar, not defterine Tuncer ile ilgili tespitlerini kaydeder: “Yassıada Hâkimlerinden General Ali Rıza Tuncer’in öldüğünü radyo ilân etti. Bu adam Yassıada Adalet Divanı’nda Millî Birlik Komitesi’nin baş mutemedi idi. Arada irtibat vazîfesi görüyordu. Mahkemenin sanıklar hakkındaki tutumunu komiteye haber veriyor, komitenin emirlerini hâkimlere tebliğe vâsıta oluyordu. İdam kararlarında ve cezalarda rolünün büyük olduğu daha o zaman söylenirdi. Arnavut asıllı bu askerî hâkim, hizmetine mükâfat olarak Askerî Yargıtay Başsavcılığına ve sonra Reisliğine tayin edilmişti ve tümgeneral olmuştu.” (Bayar, 1999:245)

Bir diğer hâkimle ilgili başlangıç ve sonuç tespitleri, yan yana tarihe kayıt olarak düşülmüş: “Bir Yassıada Hâkimi, Adliye Vekili’nin mâkâmı önüne diz çöküyor, ellerini de böyle yapıyor, ‘Karım beni küçük görüyor bakanım, beni Yassıada’ya hâkim yapınız, onurumu kurtarayım’… Salim Başol’un bile, ‘Ne oluyorsun be adam!’ dediği bu adamcağız, her duruşmada idam istiyor… Adı bendedir, ama Menderes’in idamından 40 gün sonra, ağzından pisliği gelerek, midesi delinerek ölüyor…” (Güner, 1995:66)

Yassıada Mahkeme Heyetine tayin edilen savcılardan biri, olayın büyüklüğü altında yeterince ezilir. Rûhî dengesi altüst olan Ertem, intihara teşebbüs eder. “Bu arada Divan Savcılarından S. Ertem’in intihara teşebbüs ettiği haberi geldi. Savcı ölmedi, hastaneye kaldırıldı. 14 Ekim sabahı Divan, duruşmaya bir kişi eksik olarak ve bozuk bir moralle çıktı” (Erkanlı, 1972:109).

Yassıada Mahkemesi’nde 11 ay boyunca tam bir saltanat süren Mahkeme Reisi Başol, artık bir devrin iktidar sahiplerini parmaklarıyla sevk ve idare etmek niyetindedir. Vekillerin sorguları süresince mahkeme salonu zaman zaman bir okul dershanesi manzarasını alır. Öğretmen Başol’dur. Egesel de mubassır… Şu veya bu milletvekilinin sözleri hoşa gitmeyince Başol, sağ elinin beş parmağını açarak sanığa doğru uzatıyor, susturuyor, söylemekte dayatan olunca hiddetle bağırıyordu: “Elimi kaldırınca susmak lâzım!” (Ağaoğlu, 1972: 60)

Yassıada’da tanıklık müessesesi bir komedidir. Getirilen tanığa genellikle Başol sorardı: “Hangi partidensin? Ne zamandan beri?”

Tanık, “CHP’liyim, anamdan doğduğumdan beri CHP’liyim” der ve dinleyici tribününden bir alkış tufanı kopardı. Bu tam “Gülünür ağlanacak hâlimize” durumuydu. Ama verilen cevaptan Başol memnundu, tribünler mutluydu.

“Başol zaman zaman espri yapar veya sıradan bir lâf ederdi. Salon alkıştan inlerdi. Egesel, bazen meraklanır ya da Başol’un alkışlanmasından etkilenir, esinlenir, cafcaflı bir lâf ederdi. Yine salon alkıştan inlerdi” (Asal, 2000).

Aynı günlerde barolar ve özellikle İstanbul Barosu, âdeta bir garnizon komutanlığıdır: “Ben Ankara, Apaydın İstanbul Barosu’na mensuptuk. Bu iki baro Türkiye’nin iki büyük barosuydu. Bu baroların hiçbirinden bir tek kulun, bir tek yönetim kurulunun sesi çıkmadı. ‘Bu arkadaşlarınız neredeler, öldüler mi, kaldılar mı?’ diye soran olmadı. Aksine, İstanbul Barosu şu kararı almıştı: Baroya mensup avukatlar Yassıada sanıklarını savunamayacaklardı.” (Asal, 2000)

İstanbul Barosu bir yazı ile DP’lilerin avukatlıklarının üstlenilmesini yasaklamıştı o günlerde. Burhan Apaydın, İstanbul Barosu’nun kararına rağmen Menderes’in avukatı oldu. Duruşmalar esnasında, Menderes’e yapılan hakarete karşı, Başbakan’dan “Cevher” diye bahsedince halkı isyana teşvikten tutuklandı. Hapisten çıktıktan sonra Millî Birlik Komitesi Başkanı Cemal Gürsel’in Menderes’e yazdığı mektubun okutulmasını istedi ve yine gözaltına alındı. Menderes’in idamından bir hafta sonra serbest bırakıldı (Apaydın, 2012).

 

Kaynaklar

Ağaoğlu Samet, (1972), Marmara’da Bir Ada, İstanbul: Baha Mtb.

Apuhan Recep, (1993), Öteki Menderes, İstanbul: Timaş Yay.

Bayar Celal, (1999), Kayseri Cezaevi Günlüğü, İstanbul: Yapı Kredi Yay.

Birand M. Ali, (1999), Demirkırat, İstanbul: Doğan Kit.

Bozbeyli Ferruh, (2009), Yalnız Demokrat, İstanbul: Timaş Yayınları

Erkanlı Orhan, Bnb. (1972), Anılar, Sorunlar, Sorumlular, İstanbul: Baha Mtb.

Güner A. Oktay, (1995), Her Yönüyle Tevfik İleri, Ankara: T.D.V. Yay.

İmre Halil Mv. (1976), Bir Ömür, Üç Kitap, Ankara: Ayyıldız Mtb.