ANATOMİ sözünü kullanmamızdaki maksat, bir arada yaşama sisteminin unsurları, etkenleri, bu unsur ve etkenlerin birbirleriyle ilişki ve iletişimlerini anlama çabası neticesinde elde ettiklerimizi görme ve göstermeyi arzu etmemizdir.
Başka insanlarla bir arada yaşayarak da insan en iyi en güzel en değerli hâle gelebilir. Daha doğrusu o hâle gelmek için bir arada yaşamak, yöntemlerden biri, bir fırsattır. Bunu klasik şartlama, hikmet ve yaşanmışlıklardan yola çıkarak arz etmeye çalışalım...
İnsanı geliştirme yöntemlerinden en yaygını ve başta geleni eğitimdir. Bunun için bakanlıklar, kurumlar, kuruluşlar kurulur, insanlar görevlendirilir, devasa bütçeler ayrılır. Bakanlıkların kurulması, bütçelerin tahsisi, yüz binlerce öğretmenin eğitim için görevlendirilmelerinin amacı olarak en fazla bir paragraflık metinler yazılır. O bir paragraf metnin gereğini yapmak için her nedense bizler yuva, ana okulu, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite, yüksek lisans, doktora olmak üzere yaklaşık 26 sene çabalarız. Sadece o bir paragrafın gereğini yapıversek yetmez mi? Meselâ “millî değerlere bağlı olmak” diye bir amaç varsa çocuğa desek ki “Yavrum, millî değerleri benimse”. Bunun için niye 26 sene uğraşırız ki? Bu cümleyi çocuk ezberlese ve eğitim de bitse. Böylece o kadar para, hoca, kurum, bakanlığa da ihtiyaç kalmasa. Sanırım bu kadarına başta siz okurumuz olmak üzere hemen hemen herkes karşı çıkar. Eğitimi kurgulayanlar, çocuğun millî değeri nasıl anladığından tutun, doğru anlayıp anlamadığına, farklı ortamlarda ve şekillerde uygulamasına kadar görmek isterler. Aslında yeri gelir bu tek cümlelik amacın gereğinin yapıldığı sonucuna bile varamayız. Söz gelimi okullar arası müsabakalar yapılır. O ortamlar millî değerlere sahip olma pratiklerinin rahatça yapılabileceği yerler. Müsabaka sonunda galibiyetle şımarıp başkalarına tepeden bakmıyorsa, mağlup olunca da kavga çıkarmıyorsa “işte millî değerlere sahip bir çocuğumuz” denebilir. Böylece eğitimin amacını tanımlayanların maksadı gerçekleşmiş demektir. Bir de çocukların cephesinden bakalım…
Çocuklar bir müsabaka yapıyorlar ve amaçları yarışı kazanmak. “Millî değerlere sahip olmak” falan diye bir amaçları yok. Bu amaç, eğitimi kurgulayanların amacı. Burada çocukların şöyle düşünmesi yanlış olur mu? “Millî değerler”e sahip olma pratiği falan deriz, şu müsabakayı düzenletiriz.” Bu durum bana üniversite psikoloji kitabındaki karikatürü hatırlattı. Karikatürü çizemediğim için anlatayım.
Bir bilim insanı kafesteki fareyi klasik şartlamayla eğitmek istiyor. Eğitiminin amacı fare acıkınca kafesin içindeki düğmeye bassın, bastığında ışık yansın, ışık yanınca da bilim insanı ona yiyecek versin. Fare düğmeyle oynarken ışığı yakıyor, ışık yanınca da bilim insanı hemen ona yiyecek veriyor. Dolayısıyla fare her acıktıkça düğmeye basıyor, düğmeye bastıkça da yiyeceği geliyor. Bu durum karşısında bilim insanının aklından şu geçiyor: “Oh ya! Nihayet, acıkınca düğmeye basması gerektiğini öğretebildim.” Bilin bakalım, farenin aklından ne geçiyor? Okuyalım: “Oh ya! Nihayet, her düğmeye bastığımda yiyecek vermesi gerektiğini öğretebildim.”
Fare ile bilim insanı bunları akıllarından geçirirken benim aklımdan geçen ne? Aslında düğmeye basmakla yiyeceğin hiçbir ilişkisi yok. Yani sebep düğmeye basmak, sonuç da yiyeceğin oluşması gibi görünse de takdir edersiniz ki düğmeye basmakla yiyecek meydana gelmez. Dolayısıyla bu, her ikisinin kurguladığı bir durum. Olsa olsa düğmeye basmanın hikmeti yiyeceğin verilmesi olabilir.
Bu deney, birlikte yaşamanın anatomisini anlamak için çok önemli bir husus. Gerek eğitimin ifade edilen amacı müsabakayla gerekse profesörün düğmeye basıldıkça fareye yiyecek verme amacı görünüşteki amaçla aynı değil. Hem Millî Eğitim’in hem de profesörün gerçek niyeti muhataplarının gelişmesini sağlamak. Dolayısıyla çocukların veya farenin konuyu anlayıp anlamamaları kendileri açısından önemlidir ve süreci hızlandırır. Çocuklarla farenin zannettikleri amaç ise gerçek amaç değil. Peki, bu durum sonucu değiştirir mi?
Bir arada yaşamakla alakalı durumlar da böyledir. İnsanlar bir arada yaşarken etkileşimde bulunurlar. Bu etkileşimler ferdin iyiye, güzele, doğruya ulaşmasını sağlayacağı gibi en kötü durumlara düşmesine, vasıflara sahip olmasına da yol açabilir. Bu, tamamen tercih meselesidir. Ben iyi, güzel, doğru ve kıymetli mi olmak istiyorum yoksa tersi mi? O hâlde kafesteki fare misali o düğmeye basmam lazım. “İyi, güzel, doğru ve kıymetli olmakla düğmeye basıp ışığı yakmanın ne alakası var?” O alakalandırma işini size bırakayım, şimdilik “deneyi kurgulayan profesör böyle kurgulamış” deyip ilerleyeyim. “Bir arada yaşama” ile ilgili düğme mesela insanlara tepeden bakmamak, onları dışlamamak, daima onlar hakkında iyi düşünmek, başkalarını manen kendinden üstün görmek, bir teşekkür bile beklemeden yardım etmek, dayanışma hâlinde olmak, ilişkilerde tutarlı olmak, yalan söylememek, aile fertlerinden tutun komşuya, trafiktekilere, iş arkadaşlarına, hasılı yeryüzündeki tüm insanların haklarına saygı göstermek, ortalığı kirletmemek, herkesin ortak malı olan bankları, otobüs koltuklarını vs. yıpratmadan kullanmaya çalışmak diyebiliriz. Bunları yapınca düğmeye basmış olurum ve fare olaydım eminim kafesime yiyecek gelirdi. Fare olmadığım ve benim yiyecekten daha fazlasına ihtiyacım olduğu için burada iyi, güzel, doğru ve kıymetli olmak amacı gerçekleşmiş olur.
Anatomiyi biraz daha somutlaştıralım. Hasta olmalıyım ki birilerinin bana yardımını görebileyim, onlara minnet ve şükran hissedebileyim. Birileri hasta olmalı ki ben de onlara yardım edebileyim. Burada teşekkür ve minnet etme özelliğimle, yardım etme becerim gelişiyor. Bir arkadaşımla buluşmak istemeliyim ve o da geç kalmalı ki o arada ben onun kötü niyetle geç gelmediğini, beni bekletmekten çok üzüldüğünü düşünebileyim, başına olumsuz bir şey gelmemiş olması için dua edebileyim. O da benim zamanımı mahvettiğini, kaygılandırdığını düşünmeli ve üzülmeli. Böylece iç dünyalarımız, duygularımız gelişmeli. Araba kullanırken birileri önüme direksiyon kırmalı ki “Demek ki yetiştirmesi veya yetişmesi gereken bir durum var, Allah yardımcısı olsun!” diyebileyim, bu duruma öfkelenip direksiyonu başkasının önüne kırmayayım. Ambulans sireni duyduğumda “Allah’ım acil ve hayırlı şifalar ver”, itfaiye sireni duyduğumda, “Allah’ım o vatandaşlarımızı ve mallarını muhafaza et” diyebileyim. Hatalar, yanlışlar, suçlar olmalı ki affetme, af dileyebilme özelliğimin farkına varabileyim. Gözlemci bir bilinçle kendimizi, ilişkilerimizi, iletişimlerimizi, etkileşimlerimizi, olayları ve durumları gözlemleyebilelim ve böylece başkalarıyla her etkileşimimizde kendimizle alakalı keşifler yapıp sürekli iyiyi, güzeli ve doğruyu tercih edebilelim ki iyi, güzel, doğru ve kıymetli olabilelim. Peki, bu şekildeki nihai amaç yerine fare veya çocuklar gibi alt amaçları gerçekleştirmeye çalışırsam ne olur?
Ambulans sirenini duyunca “Kim bilir ne halt etti de ambulans çağırıp hastaneye gitmeye çalışıyor” şeklinde de düşünebilirim. Birine çelme takıp düşürürken komik görünmesine katıla katıla gülebilirim. Parkta çekirdek yer ve “Maaş alıyorlar, temizlesinler işçiler”diyebilirim. “Bu sorunları ben niye çözecekmişim?” der, çözülmeyen meselelerle ilgili de ağzıma geleni söyleyebilirim. Otobüste ayakta zor duran birine, “Az yesin de taksiye binsin” desem bana kim ne diyebilir ki?
Anlık ve alt amaçlara ulaşmamın toplamı beni nihai amaca götürmez. Bu şekildeki alt amaçlar toplumla bir arada yaşamayı daha da zor hâle getirir. Evet etkileşimlerden sıkılabiliriz, zorlanabiliriz, rahatsız olabiliriz, ama işte bunlarla baş etmenin yolunu bulmamız, böylece nihai amaca ulaşmamız gerekir. Baştan beri sürekli söylemeye çalıştığımız şu: Bu, bir tercih meselesi. Doğrusu şahsım olarak nihai amaca ulaşmayı tercih ediyorum, herkese de tavsiye ediyorum. Bu konudaki tavsiyeleri de duymaya, öğrenmeye ve anlamaya çalışıyorum. Keşke birbirini sürekli olumluya, nihai amaca teşvik eden bir etkileşim, ilişki ve iletişim ağına sahip olsak ve hepimizin böyle bir hayatı olsa.



