İNSAN bir akşam kalabalıkların içinde otururken şöyle uzağa dalıp, herkesten eteğini çekip kendisine elbet soruyor: “Ben kimim ve burada ne işim var?”
Sevilmemek ve sevememek ne kadar çok bedel ödetiyorsa hayatta, yeri geldiğinde sevmek de bir o kadar bedel ödetiyor insana. Farklı hayatlara ve farklı ailelerin hikâyelerine karışıp öyle de ben olabilmenin şaşkınlığını yaşatıyor. Ve seçimlerimizin her zaman bir bedeli olduğunu bilerek yaşıyoruz. Bedelini öderken bazen memnun, bazen şaşkın, ama inşallah mutlu mutlu dalıyoruz gökyüzüne.
Bir akşam kendini mutlu olduğun bir masada sorguya çekerken buluyor insan. Bu masalar tanıdıklarla doluydu ve ben birini sevdim diye, onunla bir yuva kurdum diye, onun sevdiklerini severek ve onları merak ederek oturduğum bu masalarda kendime uzun cevapları olan sorular yöneltiyorum. Hayat bu kadar işte. Hayat sevmek ve sevilmenin değerini bilerek yaşanan her şeye anlam katarak üzerine kafa patlatmak belki. Biraz hüzünlü, gururlu ve mutlu. Zaten bir kere “Neden?” diye sordun mu, uzunca dalıp gidiyorsun. “Neden?” sorusunun kotası dolmadan cevaplar düşünülmüyor. Epeyce yaşanıp, bir gün durup, ansızın “Neden?” diyor, öyle cevap arıyorsun.
Her gün nedenin cevaplarını arasak yaşamayı ıskalarız zaten. Bir insanı her şeyiyle, herkesiyle sevmek, bambaşka masalarda bambaşka insanlarla sohbet etmeyi beraberinde getiriyor. Bundan tuhaf bir memnuniyet duymayı, arada bir o masada yalnız hissetmeyi, fakat orada kalmak istemeyi getiriyor. Zaten ya birbirimizden ayrılarak ya da birbirimize katılarak başlatıyoruz hikâyelerimizi.
Bir insanı sevmek ve onunla yürümeye karar vermek bambaşka sofralarda, tanıdık yüzlerdekine benzer bir güven hissettiriyor. Buna benzer bir sofraydı bizimki. Aynısı değilse de çok yakın diye oturduğun, kendinden bir şeyler bularak dâhil olduğun… Sanki geçmişte yürüdüğüm bir yol, okuduğum bir kitap, izlediğim bir filmin sahnesi gibi tanıdık...
Güldüğün şeyler farklı olsa da, yemeğin tuzu başka olsa da bir insanı sevmek, onu tüm sofralarda beklemeyi ve aynı lezzeti alabilmeyi katıyor hayatına. Birini sevmek ve onunla bir yuva kurmak, hiç tanımadığın, bilmediğin bir evde, sırf sevdiğin biri var diye çocukluk anılarını anlatmayı meşrulaştırıyor. Şimdi ben, biriyle yuva kurdum diye, serin bir yaz akşamında, çocukken hiç tanımadığım insanlarla çay içerken, şehrin ışıklarına bakıp “Ben kimim?” diye sorguluyor ve hayat yolculuğuma göz gezdiriyorum.
İçinde bulunduğum bu durumu kabullenmek için hayli vaktim olmadı. Uzun bayram tatillerim olsaydı belki daha çabuk geçerdim sorgulama aşamalarını. Şimdi her seferinde yeniden başlıyorum sormaya. Yılda iki kere sorgulayacak kadar uzun oturabildiğim sofralarda. Sorguladıkça şükrediyorum. Zaten hayat sabır ve şükürden ibaret değil miydi? Şükredebiliyor olmanın sevincini bu masada gizlice yaşayıp kimseye belli etmeden çay koyuyorum. Nelerin aşıldığını, ne eşiklerden dönüldüğünü hatırlayıp çok fazla dalgınlaşmadan masama geri dönüyor ve bir yudum daha çay alınmışsa bitmiş bardakları kontrol ediyorum.
İnsan bulduğu her fırsatta kendisine mutlaka biraz romantik, biraz fon müzikli bir bakış seçip bu soruyu soruyor: “Ben kimim? Neden buradayım?”
Sahi, kimiz ve başka ailelerin sofralarında neden kahkaha atıyoruz? Ailemiz duysa üzülür mü? Yoksa onlar da işlediler mi bu yüz kızartıcı suçu? Şimdi sessizce lavaboya kalkar gibi içeri çekilip birkaç satır yazıp dönme kaçamağını sadece bu masada oturmamın müsebbibi anlar. Üzerine onca satır yazılacak bir an değildi belki fakat üzerine onca yazılacak anlamlar var.
Sözün özü, insan bu hayatta nereye gitse şehrin ışıklarına dalarmış. Bazen sevinçle, bazen hüzünle… İnsan bu hayatta ne kadar çok tanıdığı olursa olsun, bazı anlar yalnız hisseder ve yalnızlığını kalabalıklarla anlamlandırırmış. Şehrin ışıkları hayat demek ve biz hep onun peşinde olacağız. Çünkü yaşamak hep mis kokuludur.
Selâmetle…



