Binyılcı darbe ve ötesi: Türk kim, Türkmen kim?

Müslüman Araplar, Müslüman Oğuzluları, hâlen varlıklarını sürdüren Şamanist Oğuzlulardan ayırmak için “Türkmen”, Şamanist Oğuzlulara ise “Türk” dediler. Bu etiketleme, o günden beri böyle. Dememiz o ki, zamanımızda Türk sayılanlar o yüzyıllarda Şamanistken, “Ön Oğuzlular” çoktan Müslüman olmuşlardı ve “Türkmen” olarak adlandırılmaktaydılar.

BU yazının ilk cümlesi bir soru: “Türk kimdir, Türkmen nedir?” 

Aslında bu iki toplum da Bozkır milletinin birer parçası. Aynı kandan ve aynı candanlar. Yok birbirlerinden farkları. O hâlde bu ayrılık niye? Neden iki isim?

Bilindiği gibi Oğuzlu Türkleri, İslâm coğrafyasına (Maveraünnehr, Horasan ve Anadolu) 10’uncu yüzyıldan itibaren yani 900’lü yılların ortasında Şamanist olarak indiler. Şamancı olarak girdikleri bu âlemde din değiştirerek Müslüman oldular. Ancak bir kısım Oğuzlular, bizim “Bozoklu” dediğimiz Selçukluların temelini teşkil edilen Oğuzlu Üçoklu Türklerinden önce inmişilerdi İslâm bölgesine. Hem de az buz değil, 300 yıl kadar önce… Hattâ “İslâmiyet’le birlikte” diyelim ama daha evveli de var!

Bu öncüllerden bir kısmı paralı asker olarak, bir kısmı da “Süreyci” adıyla demircilik yapmak üzere bu coğrafyada geziniyorlardı. Hazreti Mûsâ’nın yanında yer alan yetmiş Tuva proto-Türk süvarisinden söz edilir ki bu minvâlde Kur’ân’da geçen “Tuva vadisi”ni de getirin aklınıza… Günümüz Rusya Federasyonu’nun muhtar bölgelerinden olan Sibirya’daki Tuvaistan da gelsin aklınıza. 

 

Hazreti Peygamber döneminde ise Türkmen sahabeleri vardı. Bunların arasında bilinenler ise şunlardı: Kûfeli bir Türkmen olan Hattap bin Erak, Hemedanlı Şehit bin Bazan… Tarihçiler, bunların dışında Bürebeyde bin Husayb ve Abdurrahman bin Samue’nin de sahabe Türkmenlerden olduğunu söylüyorlar. Bu sahabeler arasında ilginç bir isim daha vardı. İslâm’ın ilk kadın şehidi olan Sümeyye’yi hatırlıyor olmalısınız. Yani Ebû Zerke’nin anası... Türkçe adı, “Pambık” yani “Pamuk” olan Sümeyye’den söz ediyoruz.

Tarih, bir de demircilik zanaatının usta isimlerinden Süreycileri kaydetmekte. Onlar Araplar arasında “Süreyc Kabîlesi” olarak biliniyorlardı. Bir ihtimâl Hemedanlı olan Süreyciler, İslâm’dan önceki yıllarda Dımaşk (Şam) çeliğini özel bir suyla geliştirmişlerdi. Bu yüzden zamanın büyük savaşçıları, Süreyc damgalı kılıçları tercih ediyorlardı. Asya’daki bir iç savaş sırasında Mekke’ye göç ettiği rivâyet edilen bu aile, Mekke idarecilerinden Ebû Talib’in himayesine girmişti. Onun açtığı bir demirci atölyesini işleten Süreyc ustaları, velînimet saydıkları Ebû Talib’e hediye olarak bir kılıç dövmüşlerdi. Muhtemelen bu kılıç, İmam Ali bin Ebû Talib’in yani bilinen adıyla Hazreti Ali’nin ünlü kılıcı “Zülfikâr” idi. Halîfe Hazreti Osman’ın Kayı (IYI) damgalı kılıcının da hâlâ Topkapı Sarayı’nda sergilendiğini belirtelim.

Demircilik yanında bir görevi daha var Süreycilerin: Kâbe’nin temizliğinin sorumlusu da onlardı. Hattâ demircilerin bu görevi yüz yıl kadar sürdürdükleri söyleniyor. Bu hususta derler ki, “Bir Süreyci ailenin yedindeki Kâbe anahtarı, Mekke’nin Fethi’nin peşi sıra Hazreti Peygamber’e takdim edildi. Fakat O, anahtarı Süreyci aileye geri iade etti. Çünkü onların güvenilir ve işinin ehli olduklarını anlamıştı”.

Denildiğine göre bu mesele ile ilgili olarak bir âyet inmiş, “Emaneti ehline veriniz!” buyurulmuştu. “Anahtar bu sebepten verildi” iddiası yaygın. Üç gün sonra Hazreti Peygamber’in huzurunda Müslüman olup “Osman” adını alan Süreyc ustabaşı ve kabîlesi, “Türkmen” soy ismi ile biliniyor olmalıydılar. Genel olarak Mekke’de mukim Türkmenlere “Terekeme” deniyordu. “Türkmen’in çoğulu” olarak “Terekeme”…

Yeri gelmişken, “Şecerey-i Terakime” adlı kitap, 17’nci yüzyılda kaleme alınmıştı. Yazarı, Hive Sultanı Ebulfeth Bahadır Gazi Han’dı. Ve kitap, Türkmenlerin tarihini anlatmaktaydı Oğuz Han’dan başlayarak.  

Tarihî rivâyetlerin biri de, Kerbelâ’da yedi Türkmen süvarisinin olduğu yönünde. Tamamı “Hemedanî” (Hemedanlı) son adlarııyla kayıtlı olan bu sahabeleri sayalım: Sevze bin Abdullah el-Hemedanî, Ziyad Ebû Emretil es-Said, Habeş bin Haris bin el-Heva, Süvari bin Mümin, Vadi et-Türkî, Hanzaletil Esad bin Abdullah, Esad bin es-Şivemi…

Aslında paralı asker olan bu Türkmen atlıları, Kerbelâ’da tabiî ki ücret almadılar; zaten hepsi şehit olmuştu. 

Önce fert fert, sonra toplu

Bu örnekler gösteriyor ki, Hazreti Peygamber’in Peygamberliğinden önce, oralarda gerek demirci ve gerek paralı asker olan “Terekeme Taifesi”, O’nun Risâleyiyle birlikte Müslüman olmuş görünüyorlar. Yani tarihin kaydettiği ve sahabeden olan bir kısım Orta Asyalıdan söz ediliyor. Ancak Orta Asyalı büyük çoğunluk, Halîfe Hazreti Ömer’in Sasani İran’ını fethiyle birlikte Müslümanlarla tanıştı. Başta Oğuzlular olmak üzere, sınırboyunda mukim Türk soylu toplumların 7’nci yüzyıldaki bu tanışıklığın sonunda Din’den etkilendikleri ve inançlarını değiştirdiklerini görüyoruz. Bu, 10’uncu yüzyıldan itibaren Karahanlılar, Bulgarlar, hattâ Selçukîler gibi siyaseten ve “fevc fevc” bir din değiştirme değildi. Onlardan çok önce ve tedrici bir Müslümanlaşma hâli olarak yaşandı. Bir süreç içerisinde fert fert...

Toplu Müslümanlaşmaların yaşanmaya başladığı 900’lerden çok önce ve 300 yıl süren bir ara zaman diliminden söz ediyoruz burada. Ve bunların çoğunluğu Oğuzluydu. Şu önemli cümleyi tekraren açarak ekleyelim: Bu süreçteki Müslümanlaşma, kişisel tercih olup daha sonraki “yüz bin çadırın bir günde Müslüman olduğu” zamanlara kıyasla belki daha samîmi bir yönelişti. Tabiî ki “yüz bin çadırlının” içindeki ihlâs sahiplerini tenzih ederek söylüyoruz bunu.  

Türkler Ehl-i Beyt’in tarafında

İslâm’ın nüzulunun üzerinden yarım yüzyıl geçmeden, Müslüman dünyasında siyaset değişti. İslâm (ya da Müslümanlar), Arapçılık ve İrancılık şeklinde iki farklı sektöre/bölmeye evrildi. Bu durumu “Ali Taraftarları/Aliciler” ve “Muaviye Taraftarları/Muaviyeciler” diye de tarif etmek mümkün. Hattâ daha dar ve merkezî bir kapsamda “Ümeyyeoğulları” ve “Haşimoğulları” diye de bölebiliriz.

Siyâsî kavgayı Ümeyyeoğulları adına Muaviye yani Emevî Ailesi kazandı. Dolayısıyla Haşimoğulları, özellikle de “Ehl-i Beyt”in dışlanma süreci başladı. İran, Hazreti Ali taraftarlarının yanında yer aldı. Bu arada İslâm’la tanışıklıkları ve Müslümanlaşmaları İran üzerinden sağlanmış olan Orta Asyalılar da, komşusu oldukları İran siyasetinin ve gide gide İranî teoloji görüşünün bir parçası olma yoluna girdiler. Zira Arap mıntıkasından uzaktaydılar. Arap-İslâm dünyasındaki siyâsî çekişmenin sonunda devlet, Emevîlerin eline geçti ve saltanat karakteri kazandı. Kavga, bu sefer de saltanata ve hanedana karşı verilmeye başladı. Bu süreç yüz yıl kadar sürdü. 

Müslüman Türk: Türkmen

Halîfe Ömer zamanında İran’ın fethi tamamlandığı için, Emevîler zamanındaki fetihler İran ötesi üzerinde yani Türk coğrafyası hududunda devam etti. Emevî devri Arap komutanlarının İran üzerindeki tasarrufları ve Türk ülkelerine yaptıkları seferler ve oralarda kurdukları dışlayıcı idareler, Fârisîler gibi Müslümanlaşan ilk Oğuzluları da tam anlamıyla Emevî karşıtı bir noktaya savurdu. Yani Hazreti Ali ve Muaviye kavgasının devamı olarak oluşan Emevî dönemi, İslâm âlemindeki toplumun parsellenmesini kronikleştirdi. İran halkı gibi onlarla beraber Müslümanlaşan ve çoğunluğu Oğuzlu olan Orta Asyalı Türk toplulukları da Hazreti Ali’den yana olanların bir parçası hâline getirdi. Yani Perslerle aynı kategoride sayılmalarına sebep oldu. 

Müslüman Araplar, Müslüman Oğuzluları, hâlen varlıklarını sürdüren Şamanist Oğuzlulardan ayırmak için “Türkmen”, Şamanist Oğuzlulara ise “Türk” dediler. Bu etiketleme, o günden beri böyle. Dememiz o ki, zamanımızda Türk sayılanlar o yüzyıllarda Şamanistken, “Ön Oğuzlular” çoktan Müslüman olmuşlardı ve “Türkmen” olarak adlandırılmaktaydılar. Bu anlamda Azeri olarak bildiğimiz Baycan halkı da bölgedeki Saka/İskit Türk kalıntılarıyla melezleşen ve ilk İslâmlaşan “Ön Oğuzlulardandı”.

“Azerbaycan” adının etnik bir isim değil, yer/bölge adı olduğu hususundaki görüşler çoğunluktadır. Gerek Azerbaycan mıntıkasında, gerek İran anakarasında ve gerekse Türk ilinin sınırboyunda ikâmet etmekte olan Ön Oğuzlar yani Türkmenler gibi, onlardan üç yüz yıl sonra Hazar Denizi’nin kuzeyinde oturan ve “Türk” denilen Oğuzlu Şamanistler de Müslümanlaşacaklardı. Fakat buna rağmen onlara Türkmen denilmeyecek, “Türk” olan tarifleri kullanılmaya devam edilecekti tâ günümüze kadar. 

Ön Oğuzluların yani Türkmenlerin Emevî idaresine muhalefetlerinden dolayı ve İran’da mukim Fârisîlerle komşu oluşları sebebiyle, İslâm’ın Şia anlayışını benimsediklerini görüyoruz. Bu anlayışı kısmen eski gelenekleri olan Şamanist Orta Asya kültürü ile harmanladıkları da vâki… Yani ilk Türkmenler için “çok Şii, az Şaman” diyelim. Fakat onlardan üç yüz yıl sonra, kaçkın göçler hâlinde gelip İran’dan transit geçenler de Müslümanlığı yine Fârisîlerden öğrendiler, lâkin geliştirmeye fırsat bulamadıkları için “az Şii, çok Şaman” kaldılar.

Bu minvâlden olmak üzere şunu söyleyebiliriz: Her ikisi de “On İki İmam İnancı”ndan sayıldıkları hâlde İranlı ve Baycan Caferîleriyle Anadolulu Türkmenlerin arasındaki dinsel ayrılık ve bu hususta anlaşmalarındaki zorluk, buradan kaynaklanmaktadır.

Horasan’dan Anadolu’ya

Tarihin teknesinde, ilk Türkmen Müslümanların yoğurulduğu ön zamandan üç yüz sene sonra bölgeye inen Yeni Oğuzlular yani Şamanist Türk olanlar, budunun Üçok kolunun Kınık boyundan Selçukoğullarıydılar. Denildiği üzere Şamanisttiler ama mensubu oldukları Oğuz Yabgu Devleti ile siyaseten ayrı düşmüş ve güneye yani Müslüman Maveraünnehr’e sürgün edilmiş ya da kaçmışlardı. Tabiî orada Müslümanlaştıkları görüldü. Bu Müslümanlaşmaya ilk elde “siyâsî” demek mümkün. Ön Oğuzlu Türkmenler, üç yüz yıllık inançlarında kararlılıklarını sürdürürken, Türk sayılan Son Oğuzlular ise Selçuk Devleti’ni kurduktan itibaren Bağdat’taki Abbasî Halîfesi ile ittifak yapmaktan çekinmediler. Tabiî bu da bir siyâsî tercihti. Çünkü Maveraünnehr’den İran toprağına indikleri esnada, İran Horasan mıntıkasına egemen olan Şii Büveyhîlerle karşı karşıya gelmişlerdi.

Bağdat’taki Abbasî Halîfesi, Büveyhoğullarının elinde bir nevi tutsaktı. Ve Bağdatlı Halîfe, bölgenin yükselen gücü sayılan Selçukoğullarıyla ittifakın, kurtuluşuna vesîle olacağını anlamış olmalıydı. Onlarla anlaştı. Bu ittifakın gereği olarak Selçuklular, Büveyhilere karşı mücadeleye girişip kazandılar. Tabiî ki bu da siyâsî kökenli bir tarih dönemiydi. Fakat Selçukluların yeni yeni şekillenmeye başlayan inançlarında da etkili oldu/olacaktı. Peki, Selçuklular ve Büveyhoğulları mücadelesinde artık bölgenin yerlileri hâline gelmiş olan Türkmenler, hangi tarafı tutmuş olmalılar? Kanaatimizce Büveyhileri…

Selçukluların bu zaferi, bölgenin yeni egemeni olacaklarını göstermişti. Ve kaçınılmaz olarak, kader onları bölgedeki bir diğer Türk devletiyle karşı karşıya getirdi; Gaznelilerle... “Dandanakan Savaşı” da işte buydu ve 1040 yılında gerçekleşti! Tabiî ki Selçuklu Devleti’nin kuruluşunun adı oldu. Artık devletin kurucusu Tuğrul Bey, Bağdat Halîfesi’nin bahşettiği unvanla “Sultanlar Sultanı” idi. Yani Selçuklular siyaseten doğru ata oynamış ve bölgenin en büyüğü olmuşlardı. Bu kazanç, onların siyasetlerinin ağırlık merkezini Arap bölgesinde tesis etmeyi getirdi ve istikamet Arap illerine doğru yöneldi. İran arkadaydı artık. Bıraksalar, devletin ikinci sultanı olan Alparslan, Mısır’a kadar gidecekti. Ve soyu belki de Mağrib coğrafyasını, Osmanlılardan önce bununla birlikte -ihtimâl- Endülüs’ü de fethedecekti. Günümüzde oluşan “Ezoterik Sünniliğin” şekillenmesine de meydan verilmeyecekti. Ama Bizans, bunu önledi. Lâkin Türk savaşçılarının Anadolu’ya girişine mâni olamadı. Bu sebeple Türkler ilk önce Afrika’yı değil, Avrupa’yı hedefe koydular!

Bölgeye indiklerinden beri kendilerini çok kutuplu bir savaşın ateşli ortamında bulan ve bu arada “siyaseten Müslüman olan ancak bu hengâmede İslâm dini konusunda derinleşememiş” sayabileceğimiz Selçukluların bu mücadelelerinde, yukarıda söylediğimiz tahmini Büveyhi yanlılığına rağmen görünürde Ön Türkmenlerin tarafsız kaldıkları kanaatindeyiz. Bu nedenle Ön Oğuzlu Türkmenler, Son Oğuzlu Kınık Türklerinin kurduğu Selçuklu Devleti’nde onlarla bir oldu fakat inanç çizgisinde onlarla birleşemedi. İslâm’ı gerek Türkmenlere, gerek Selçuklulara öğreten İran coğrafyasının sahipleri, Fârisî Müslümanlarıydı. Oysa Fârisî Müslümanlar da yüksek medeniyetleri, Hazreti Ömer orduları tarafından yıkılmış olan “Sasani medenîleri” idi.

(“Medenî” diyoruz, zira “Arapların dini”ne girmiş olmalarına rağmen, yıkılan Sasanî Devleti’nin soyluları başta olmak üzere tebaası da Arapları Bedevi sayan bir anlayışın sahibiydiler. İlginç ama bugün de öyle! Bu olumsuzluğu bir kenara yazarak söyleyebiliriz ki, Türkler ve Türkmenler yani her iki Bozkır grubunun Müslümanlığı da İranîydi. Yani literatürde henüz “Sünnîlik” diye bir kavram yoktu, kendine “Sünnî” diyenler de. Bu kavramlar Fârisî-Arap siyâsî zıtlığında şekillenecekti. Fakat uzun zaman, bugün anlaşıldığı seviyede olduğu gibi ne bir Şiilik, ne de bir Sünnîlikten söz etmenin imkânı vardır. Tâ Yavuz’a kadar…)

Seküler Selçuklulara karşı fundamentalist Türkmenler

“İki Oğuzlu” açısından bakıldığında, 300 seneden beri Müslüman olan Türkmenlere karşın Selçuklular, henüz Müslümanlığa geçmiş fakat inancını içselleştirmemiş olarak bir nevi “seküler” bir İslâm durağında tarif ediyorlardı kendilerini. Hattâ bu anlamda, Bağdat’ı ele geçirip Abbasî Halîfesini kurtaran Selçukoğlu Tuğrul Bey demişti ki kurtardığı kişiye mealen, “Bundan sonra coğrafyanın dinî sahasında sen, yönetim sahasında biz hükümran olacağız”. Bu tavrı bazı tarihçiler, Selçukluların bir nevi “lâikliği” olarak tarif etmekteler.

Yani din işlerinin devlet işlerinden ayrı tutulması durumu Selçuk Bey’le Halîfe buluşmasında dinlendirilmiş ve üzerinde anlaşmaya varılmıştı. Bu tarife göre “lâik gibi” diyebileceğimiz yeni Müslüman ve yeni İranlı Selçuklularla üç yüz senenin Müslüman’ı ve İranlısı olan Türkmenler arasında siyâsî bir mesafe olduğu gibi, bir de dinî mesafenin yavaş yavaş büyümekte olduğunu söyleyebiliriz. Yani Bozkırdan yeni inmiş Selçuklulara karşı şehirli Türkmenlerden söz edebileceğimiz gibi, seküler Selçuklulara karşı fundamentalist Türkmenlerin resmini de çizebiliriz. 

Heybede ne varsa…

Aradan uzun bir zaman geçmedi, Selçukluların birkaç on yıl arkasından Asya’da Cengiz gerçeği belirdi. Emperyal bir paradigmayla ortaya çıkan Türk-Moğol Kağanı Cengiz, dünyayı zorlamaya başlamıştı. Çin’in düşüşünün ardından Cengizliler, istikameti batıya çevirmişlerdi yani Müslüman coğrafyalara. Tabiî Orta Asya hâlâ Şamanist Türklerle doluydu. Cengiz, Orta Asyalı Şamanist Bozkırları etrafında toplayarak, kendince bir imparatorluk yapmanın adımını atmıştı. Lâkin Orta Asya’nın batısında yerleşik olan Son Oğuzlular, bu paradigmanın dışındaydılar. Hattâ hâlâ Şamanist olmalarına rağmen...

Bu nedenle onlar, Cengiz’in ilk hedefi oldular. Çâresiz bir şekilde Türk-Moğol ordularından kaçarak orta sahayı terk eden “en” Son Oğuzlular, yola Şamanist çıktılar ama İran’a girdiklerinde öncülleri gibi kaçamadılar Müslümanlaşmaktan. Tabiî onların din anlayışı da İranîydi. Ancak yeni gelenlerin yeni inançlarında derinleşmeye vakitleri yoktu. Hızla girdikleri İran’da çok fazla kalmadan Anadolu’ya geçerek, henüz öğrendikleri “yeni inancın” en basit versiyonu hâlinde devam ettiler dinî yaşantılarına. 

Sonuç

Aradan zaman geçti, yaklaşık 200 yıllık bir sürenin sonunda Büyük Selçuklu, Küçük Selçuklular ve bu arada Anadolu Selçuklu yıkıldı. Anadolu Selçuklularının yerine Osmanlı kuruldu. Osmanlı’dan 200 sene sonra, Büyük Selçuklu’nun arazisinde yani İran’da Safevî Türkmenler tahta sahip oldular. Şah İsmail’in Safevî Devleti’ni kurmasının 12’nci yılında, Yavuz Sultan Selim de 12’nci Osmanlı Padişahı oldu. Padişah ile Şah’ın ilk savaşları, “Çaldıran” adıyla tarihe geçti. Bu karşılaşmada Genç Şah yenildi, fakat Padişah onun ülkesine dokunmadı. Aksine, Mısır’daki “El-Türkiyya” adıyla bilinen Memluk Devleti’nin üzerine yürüdü.

El-Türkiyya’nın Mısır’ı Türkmen değil, Kıpçak Türkü idi ama idarede Türkleşmiş Çerkezler hâkimdi. Sultan Yavuz’un Mısır’ı fethiyle birlikte, çoktan beri Kahire’de oturan son Abbasî Halîfesi ve onun çevresindeki din âlimleri İstanbul’a taşındı. Ve bunlar Osmanlı’da yeni bir İslâm anlayışının temelini attılar. Artık bu yeni anlayışa “Sünnîlik” denilebilirdi.

Kayı Hanedanının bu tercihiyle birlikte, devletteki çeşitli görevlerde, devletle temas hâlinde ve devletin kolayca ulaşabildiği yerlerde yaşayan Oğuzlu Türkler yani Kayılar gibi Bozok ve Üçok’tan olanların da inancın yeni anlayışına evrilmeleri zor olmadı. Çünkü Mısırlı âlimler, kendi Ortodoksiyalarını taşımışlardı Anadolu’ya. Fakat bölgenin eskileri olan Türkmenler ve bir kısım “Oğuzlu dağlılar” diye tarif edilebileceğimiz Bozkırlılar, İran’dan geçerken öğrendikleri yeni inançlarını Heterodoks düzeyde devam ettirdiler. Doğal olarak Ortodokslaşan devlete muhalif olmak durumundaydılar. Bu nedenle de İstanbul’un hedefinde oldular. Tıpkı yirmi sene evvelinin Türkiye’sindeki bir kısım Müslümanların, fundamentalist/kökten dinci ilân edilerek 28 Şubat’la birlikte devletin hedefine konulmaları gibi... Ama bunun tam tersi bir anlamda! Yani “Osmanlı’nın fundamentalistleri”, günümüzün “seküler Türkmenleri” idi. Garip değil mi?

Bu arada, unutmadan bir de şunlar yazılmalı: Müslümanlıkları Anadolu’nun fethinden yani Selçuklulardan üç yüz yıl evveline uzanan Türgişler, Sakalar, Karluklar ve bir kısım Oğuzlular, İran ile Türk illerinin sınır boyu halkı olanlar yani genel olarak “Türkmenler/Terekeme” olarak bilinenler yani Türk kavmi içerisinde ilk önce Müslüman olan Türklerin İran ikâmetleri çok uzun sürdü. Bu yüzden yüzyıllara uzanan süreç bağlamında onlar, İran’ın bir parçası hâline gelmişlerdi. Yani onların Türklük ve İslâm algısı Selçukîlerden daha derin ve içseldi. Bu nedenle Selçuklularla Anadolu’ya gitmeyerek İran’da kaldılar.

Meselâ Azeriler, köken itibariyle Oğuzlu ve Türkmendiler tabiî. Oğuzlu olanların dışında özellikle Türgişli, Karluklu ve sair kimlikli Türkmenlerden de söz etmek de mümkün. Bu anlamda en önemli unsur ise, Büyük Hun Devleti’nin dağılmasıyla günümüzdeki Afganistan, İran, İndüstan ve hattâ Irak-Mezopotamya coğrafyasına inen Eftalit-Akhunların akıbetini sormak lâzım. Büyük ihtimâlle zaman içerisinde İran yerel inancına, daha sonra da İslâm inancına evrilmiş olmalılar, uçmadılar ya! Bu boylardan kimileri Fârisîlerden, kimileri de Türkmenlerden sayıldı.

Bu arada Selçuklularla savaşan Gazneliler ve Karahanlıların tebâının da Türkmen nüfusu beslediğini tahmin etmek güç değil. Türkmenlerin tamamının Şii inancına mensup olduğu sanılmasın, meselâ bugünkü 6 milyon nüfuslu Türkmenistan öyle değil. Bunun dışında, Irak Erbil-Musul Türkmenleri ve Suriye olayı ile gündemimize giren Bayırbucak Türkmenleri -küçük bir miktarı hâriç- de bunlar arasında…

Ayrıca tarihî süreç içinde -ve hâlâ- “Yörük” olarak bilinen Türkmenlerin Toroslarda yaşayanlarının tamamı, “Tahtacı” değildir. Aksine pek çoğu, Hanefî mezhebinden sayılmakta...