GEÇMİŞTE ülkemizde bazı hassasiyetlerden ve biraz da ideolojik saplantılardan dolayı farklı şekillerde kullanılan ilim ve bilim kavramları, lugâvî ve ıstılâhî ya da etimolojik ve epistemolojik olarak özünde ve kullanım amaçları doğrultusunda birtakım farklılıklar gösterse de, gelinen nokta itibariyle artık birbirlerinin yerine rahatlıkla kullanılmaktadır.
Aslında bu sorun dilin, dolayısıyla kavramların kökenleri ve kullanım amaçlarıyla doğrudan ilişkilidir. Cumhuriyet dönemi modernleşmesinde Batılılaşma projesiyle yapılan harf inkılâbı ve dildeki sadeleştirme faaliyetleriyle birlikte Arapça kökenli kelime ve kavramların yerini Türkçe olduğu iddia edilen kelime ve kavramlar almıştır. İşte, Arapça kökenli bir kelime olan “ilm”in yerini de “bilim” almıştır.
Bilim burada (İng. “science”) anlamında kullanılmaktadır ve modern bilime de felsefe olarak pozitivizm hâkimdir. Pozitivist anlayışa göre bilim, deney ve gözleme dayanır ve dahi dogmatik karakter arz eden hiçbir dinin bilimin temelinde yeri olamaz, olmamalıdır da.
İlim ise, Arapça kökenli ve Kur’ânî bir kavram olması hasebiyle aynı zamanda da deney ve gözleme ters düşmesi algısıyla ideolojik bir ön kabûlle reddedilmiş ve karşı çıkılmıştır. Mâmâfih bu karşı çıkışın, İslâmiyet’in doğum yeri olan Arap yarımadasında ve mücâvir ülkelerdeki Müslüman toplumların son yüzyıllarda bilim ve teknoloji alanlarında geri kalmaları ve bilim ve teknolojide ileri giden Batılı ülkelere mağlûp olmaları sebebiyle de çok yakından ilişkisi olduğu söylenebilir.
Dolayısıyla ve buradan hareketle Batılılar bilim için “The science is the science” diyor. Biz de bu anlayıştan ve pozitivizmden etkilenerek “Hayatta en hakikî mürşid, ilim(bilim)dir” diyoruz. Yine buna paralel olarak Batılılar, “The west is the west, the east is the east” diyorlar. Zâten Samuel Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” ve Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezleri gerek bilimde, gerekse de ekonomi ve yönetim felsefesinde Doğu-Batı arasındaki düşünce ve ideolojik farklılıkları da ortaya koymaktadır. Bunlara göre tek ve son “evrensel medeniyet”, Batı medeniyetidir. Bu da “liberal demokrasi” ile eşdeğerdir.
Dolayısıyla ilim-bilim kavramlarının kullanılışı ve bunlara yüklenen anlam, Doğu-Batı arasındaki medeniyet farkına (tabiî ki bu fark, Batı medeniyeti lehine düşünülmektedir) işaret edilmekte ve zihinler bu farka yönlendirilmektedir.
Hâlbuki bugün Çin’in geldiği nokta (en azından iktisâdî ve teknolojik gelişmeler açısından) bu tezi derinden sarsmaktadır. Hâkezâ son yıllarda Türkiye, Hindistan ve Uzakdoğu ülkelerindeki gelişmeler de bu tezi sorgular mahiyettedir.
Ancak, hakkı teslim etmek adına şunu da ifâde etmek gerekir ki, özgürlük alanları ve bilimsel faaliyetlerdeki üstünlük hâlâ Batılılar lehinedir. Mâmâfih, tüm dünyada bilimsel faaliyetler alanında muazzam bir rekâbet vardır.
Aslında özgürlükler ve bilimsel faaliyetler alanında İslâm toplumları önde ve örnek olmalıydı. Çünkü Kur’ân merkezli din anlayışı kaçınılmaz olarak bunu emretmektedir. Kur’ân’a bakılırsa, özgürlükler ve bilimsel faaliyetler konusunda etkileyici ve yönlendirici nice âyetlere rastlanılır. Dolayısıyla kurulacak olan ve kurulması gereken Kur’ân merkezli İslâm medeniyeti, dünyanın gıptayla baktığı ve örnek aldığı “İslâm İnsanlık Medeniyeti” olarak târihteki yerini alırdı.
Ancak, Allah Rasûlü’nün ahirete irtihâlinden sonra yavaş yavaş ve aşama aşama Kur’ân merkezli İslâm anlayışında vukû bulan sapmalar ve bunun yerine interaktif ve eklektik bir şekilde farklı kültürel unsurlardan oluşan bir “din kültürü” anlayışının İslâm adına İslâmiyet’in yerine ikâme edilmesiyle birlikte, Müslüman dünya için “İslâm İnsanlık Medeniyetleri”nin kurulması artık bir hayâl oldu. Bir de buna idârî olarak saltanat görüntüleri eklenince ve paralel olarak itaat ve biat kültürü bu topraklarda yaygınlık kazanınca, bu hayâl, hepten hayâl ve muhâl oldu.
Diğer yandan konuya tekrar alfâbe ve dil açısından yaklaşıldığında, Çince ve Japoncada kullanılan harflerin birtakım şekil ve sembollerden ibaret olduğu görülür. Ama bu ülkelerin bilimde ve teknolojide geldikleri nokta yadsınamaz. Hâl böyle olunca, buradaki temel sorunun alfâbe ve dil değil, doğrudan doğruya emek, çalışma, gayret ve üretim ile ilgili olduğu açıkça görülür. Diğer bir ifâde ile bu sorun, bir zihniyet sorunudur.
Ancak, bizde bu konu alabildiğine abartılmış ve alfâbenin, kelime ve kavramların adları değiştirildiğinde her şeyin düzeleceği ve ülkenin bilimde ve teknolojide ileriye gideceği zannedilmiştir. Hatta benim bu konuda şöyle ilginç bir anım da olmuştur:
Yüksek lisansımı yaparken, eğitimde üstün zekâlı çocuklarla alâkalı bir makale yazmıştım. Bu makale, dersime giren hocam tarafından Ankara TED Koleji Dergisi’nde yayımlanmak üzere dergi yönetimine teslim edilmişti. Yönetim ve hakem heyeti (doçent ve profesörlerden oluşan) bu makalemi bilimsel bulmakla birlikte ancak bir şartla yayımlamaya karar vermişti: Makalemde geçen “ilim” sözcüğünü “bilim” olarak değiştirirsem…
İşte bakınız, biz hâlâ nelerle uğraşıyoruz! Batı bunları aşalı bir hayli zaman oldu. Burada asıl olan zarf değil, mazruftur. Tabiî ki zarfın da değeri yadsınamaz ama mesele özdür, cevherdir, eşyanın tabiatı ve ontolojik olarak varlığın künhüne vâkıf olmayı becerebilmektir.
İşte o zaman ilimde, bilimde ilerlemeler olur ve gerçek mânâda akıl ve bilim temelli medeniyetler inşâ edilebilir. Yoksa, bu konuları esas alarak ideolojik temelli kavgalar yaparsak, hâliyle bir yere varmamız mümkün olmaz, olamaz.
Görüldüğü gibi, bizim Müslüman ve Şark toplumları olarak temel meselemiz işte budur. Yâni zihniyet meselesi…



