Benliğimize bir resim

Yarına giden zaman treninin içindeyiz. Trenden inemeyiz ama yolculuğumuzu daha huzurlu hâle getirebiliriz. Modern dünyaya sırt çevirmek zorunda değiliz elbette, onu faydalı kullanmak durumundayız. Biraz olsun başımızı kaldırabilirsek inanıyorum ki kalkacak başlar ve zulme başkaldırabileceğiz. Kendimizi yok eden görünmez prangalara veda edebileceğiz. İşte o vakit yeni resimler çekilecek, yeni arkılar yazılacak…

GİTTİKÇE hızlanan zaman ve ne yaşadığımızı anlamadan biten günler, aylar yalnızca bana mı tuhaf geliyor? Çabucak gelen akşam, hızlı hızlı yaklaşan sabah, ne oldu demeye kalmadan biten haftalar ve elde ne kaldı sorusuyla dolan dimağlar bir tek beni mi şaşırtıyor?

Zamana tanıklık eden resimler, yaşanmış olayların geride bıraktığı izler olmasa günümüzün teknolojiyle dolu vaktinde düne dair neredeyse hiçbir şey hatırlayamayacağız. Unutulmaz denilen nice kişi yok olup gitti. Hatırlanması icap edenler ancak ihtiyaç duyulduğunda hatırlanmaktadır. Yaşayanlara yetmeyen zaman tükeniyor. Kimse yarına dair garantiye sahip değil ama yaşarken sonsuza gidecekmişçesine yaşıyoruz. Geride bıraktığımız izler siliniyor, silinecek ve yok olacak, ta ki gerçek mânâda bir eser bırakmadıysak. Bir vakitler okuduğum yazıda fikir adamı şöyle demişti: “Bir kişi kendisini tanıyan son kişi de öldüğünde veya hatırlayan son akraba öldüğünde hiç yaşamamış sayılır!” 

Değiştirilemez bu gerçek insanoğluna ağır geliyor. Yok olmak var olmamış gibi olmak kabul edilemiyor. Hani kendimiz, ailemiz, çevremiz için nice emek vermiştik? Hani, çalışmakla geçen ömür sonrası geride kalanlara mal mülk bırakmıştık? Nerede o yanımızda yürüyen yoldaşlar? Senden ayrı asla olmaz diyen sevenler, bir ömür yalnız bırakmayacağım diyen anne babalar... Neredeler?

Duvarlarımızda asılı birkaç kırık dökük resimden gayrı ne kaldı onlardan? Yüreklerimize atılmış kementleri hani? Cenazeye bir ağlayamayan olup çıkmışken, yitip giden dostluğa kim ağlar ki? Kimin acısını yüreğimizde hissedebiliyoruz ya da kimin yaşadığı ağır imtihanları benliğimizde tezahür edebiliyoruz? Görünen o ki faydası yoksa değersizdir diye baktığımız hayat herkese aynı müziği çalıyor ve aslında herkes aynı yöne ilerliyor.

Bir resim buldum eski tozlu raflarımda. İsmim yazılı minik bir resim, siyah beyaz ama içi rengârenkti. Gülümseyen masum bir çocuk yüzü ısıttı gönlümü. Hafif ürkek bakışların altında parlayan gözlerde beklenti mi desem umut mu desem dolanıp duruyor. Henüz hayatın sarmalları sirayet etmemiş bedenime, beni ele geçirmemiş rakamlar, benliğimi doldurmamış varlıklar. Sonra o sihirli yalancı sözcükler döküldü dillerden, dediler ki “Bu daha iyi” ve koşup gittik iyi bildiğimizin ardınca, geride kalan bizdik aslında. Her iyi biraz götürdü bütünden. Her iyi azın çoğu olmadı, çok olanı azalttı ve işte ıssız bir çöldeyiz. Dolu insanın içinde insansız kaldık. Varlığın içinde ama yokluğun dibindeyiz. Bir dilim ekmek ve biraz peynirle doyan midelerimiz dünyaları yese doymaz oldu, anlamadık nasıl oldu. Hep daha iyi diyerek götürdüler dibinden zehir akan süslü yollara. 

Resimler kaldı o günlerden. Örneğin dünyada çekilen en güzel resimlere baktım. Çoğu siyah beyaz ama en önemlisi çoğunda acı, zulüm, keder dolu. Kiminin acılı ölümünü en güzel diye servis etmek hangi dildedir? Bir toplumun yok oluşuna giden yolun açıldığı zamanı resmeden fotoğrafa ödüller vererek neyi kutlamışız? İçinde zulüm olan ABD ordusunun yaptığı katliamları resmeden adamlar ise ödül almış ama galiba kimileri faili meçhul ölümlerle tanışmış. Bizi bizden alanlara hayatımızdan vererek kazandıklarımızı vermişiz. Ten rengi başka diye ayrı bir lavabo koyan ırkçı zihniyeti bizden iyi sayarak kendimize örnek almışız. Acımızı en’imiz yapmış sonra da onu el üstünde tutarak marifet saymışız... Olmuş da olmuş… 

Masum bir çocuğun yüzünde kederden başka bir şey kalmamış ise ne yapmalıyız? Nereden dönmeliyiz, nasıl dönmeliyiz bilmiyorum. Lakin biliyorum, dönmezsek dönüşlerin tamamını kaçıracağız. Ardımızda açlıktan ölen insanlar bırakarak varlığa gidemeyiz. Peşimizde arşa yükselen feryatlar varken huzur bulamayız. Kana kana içtiğimiz sularımız, doya doya yediğimiz yiyeceklerimiz varken hesap günü ne yapacağız? Sorulmayacak mı, neden diye… Es mi geçilir acep o gün İlâhî adalet terazisinde? Külün altından değerli olduğu o sahnede kimin elinde ne olacak? Bizi uyandırmak için indirilen öğütler orta yerde dururken göremediğimiz hakikat yarın gerçeği yüzümüze nasıl vuracak?

Dönüp dolaşıp çıkış noktasına gidiyoruz. “Eski güzeldi” diyerek onaylıyoruz. En güzel resimler eski olanlar, en güzel şarkılar eskiler, en iyi günler eskide kalanlar... Eskiye olan özlem acaba iyiliğinden midir yoksa geri gelmeyecek oluşundan mıdır bilmiyorum. Akıp giden zaman bizi malumunuz ölüme götürüyor ve ne yaparsak yapalım o son anı ne uzatabilir ne de kısaltabiliriz. Geri dönüp baktığımızda eyvahlar, keşkeler dolanıyor aklımızda.

Yapmamız gerekenleri yapmadığımız için duyduğumuz pişmanlıklar bizi değilse bile başkaları için ne anlam iade ediyor? Misal Gazze bombardımanı başladığında dökülseydik sokaklara ve dünya bu hezeyandan korksaydı sonuç bugünkü gibi mi olurdu? Bir sürü sonucu olabilecek davranışlar içerisinde düşmanı durdurabilmek de yok muydu? Neden yapamadık sorusu dolanıp duruyor dimağımda ve vardığım sonuç daha evvel ifade ettiğim gibi peşinden koştuğumuz değersiz ama vazgeçilemez meseleler yüzündendir. Varlıktan, yarın kaygısından, yokluk korkusundan, modern dünyanın alıkoymasından... Sebep ne olursa olsun suçluluğumuz karşımızda duruyor. Masumun ahıyla dolan semadan rahmet bekliyoruz. Ah ile abat olunamayacağını unutuyoruz. 

Biz kimiz sorusuna cevap bulmalıyız. Bizi biz yapan değerlerimize döndüğümüz sırtımızı artık kendimize çevirmeli ve dosdoğru olan yola girmeliyiz. “Yolumuz yanlış ise varacağımız yer doğru olamaz” diyen evvellerimize kulak vermeliyiz. Günler, aylar, yıllar derken koca bir yüzyılı daha geride bıraktık. Yenisi gelip bizi de içine aldı. Yarına giden zaman treninin içindeyiz. Trenden inemeyiz ama yolculuğumuzu daha huzurlu hâle getirebiliriz. Modern dünyaya sırt çevirmek zorunda değiliz elbette, onu faydalı kullanmak durumundayız. Biraz olsun başımızı kaldırabilirsek inanıyorum ki kalkacak başlar ve zulme başkaldırabileceğiz. Kendimizi yok eden görünmez prangalara veda edebileceğiz. İşte o vakit yeni resimler çekilecek, yeni arkılar yazılacak...