KULAĞIMDA Solaklı deresinin ninnisi, ellerim başımın arkasında, gözlerim dut ağacının dalında, içimdeki ukdeyi avutuyorum. Hamak aldım kendime Rus pazarından, uzandım, sallanıyor ve düşünüyorum…
***
Bu dünya hengâmesi köyden çıkardı beni ama köyü içimden çıkarabildi mi? Kırk yılın yorgunluğu var üstümde ama köy derdimin dermanı.
Ödemeler, borçlar, alacaklar ve hayatımın odağına oturttuğum işim ve bir heyula gibi üsteme çöken kentten kaçmak isteyebileceğim tek yer köy.
Atam burada, dedem burada, ninem burada, amcam burada, bilmem kaç dönüm baba toprağım var burada. Nasıl hapsederim kendimi elin yüz metrekarelik konutunda? Torağa basmak varken askıda bir ömür mü geçer binaların bilmem kaçıncı katlarında?
Geçen gün bağ bahçeleri dolaşıyordum. Birden burnuma müthiş bir koku geldi. Durdum, baktım… Etrafta bir sürü çiçek var. Ah bu çiçeklerin karma kokusu… Ah bu cennetin mis kokusu...
Yaban çilekleri kırmızı kırmıza yarlarda. “Hamucaralar” olgunlaşmış. Çocuklarla topluyoruz. Kızım çileği çok sever. “Baba, bunlar manavdan aldığımız çileklerden çok daha küçük ama çok daha leziz” diyor. “Elbette kızım… Lezzeti irilikte, parlaklıkta, gösterişte arayanlar o yüzden hep yanılırlar…” diyorum.
İnsanlar aza kanaati bıraktıktan beri mutluluğu zenginlikte arıyorlar. Oysa mutluluk burunda unutulmuş bir gözlüğe benzer, etrafta ne kadar ararsan ara, bulabilmem mümkün değil. Yanlış yerde arıyorsundur. Hep “yüzdurduk” para peşine, viran kaldı köylerimiz, evlerimiz. Mutlu mu olduk, asla! Keçi boynuzu gibi hayatı çiğne çiğne tat yok. Bir dirhem bal için yüz çeki odun yiyoruz farkında değiliz. Bu yıl üç köylüm geri döndü köyüne. Allah hepsine rahmet eylesin. Ne İstanbul’u getirebildiler yanlarında ne de Almanya’yı... Gittikleri gibi döndüler. Yaban ellerde öldüler. Köyde de ölüm vardı oysa. Niye zahmet ettiler?!

Tüccar soyar köylüyü, zenginlik bir kentli ayrıcalığıdır. Hastaneler, yollar, okullar hep kentli için yapılır. Köylü modernizmin değil belki ama milletin kölesidir. Köy, rahmetli Abdurrahim Karakoç’un “İsyanlı Sükût” şiirinde ifade ettiği gibi bazen “yutkunup başın eğildiği “yerdir.
“Hobileriniz yoksa fobileriniz var” diye bir slogan duymuştum. Öyle bir noktaya geldik ki tek bir işe odaklanma yetmiyor artık, işin yanında mutlu ve huzurlu olacağınız başka bir uğraş da gerekiyor. Trabzon merkezde öğretmenlik ve okul yöneticiliği yapıyorum. Hafta sonlarım boş ve sadece o zamanlar köye gidebiliyorum. Köy benim için hobi mi, tam da anlamış değilim. Çünkü istemeyerek ve zorlanarak yaptığım babadan, atadan kalma ve ticarî olarak da gelir sağlayan çay ve fındık gibi işlerimiz de var. Yorucu ve zahmetli işler bunlar. Ama iş bitiminde eve geldiğimde ve çıplak ayaklarımla bahçemde oturduğumda tüm yorgunluğun başımdan ayağıma doğru aktığını ve oradan toprağa karıştığını hissediyorum.
Bahçemde yüz türe yakın çiçeğim ve yirmi beş türe yakın sebze, meyvem var. Aralarına daldığımda dönme hızından durmuş gibi görünen çark gibi oluyor zaman. Hani “ânı yaşa” diye bir söz var ya, bir an geçti diye düşündüğümde saatler geçmiş oluyor. Bizimkisi ânı yaşamak değil, saatleri an gibi yaşamak...
Bir gün yine arazide toprak ile uğraşırken yağmur üzerime çökmüş, işi bitireyim derken çamura bulanmıştım. O vaziyette eve giderken bir komşum beni görmüş, “Yahu hocam, müdür adamsın bu ne vaziyet?” demişti. Ona “Dışım çamurlanmış, içim değil; hem Allah bizi çamurdan yaratmadı mı, özümüz toprak değil mi?” dedim. Müdür adamsın, zengin adamsın, şusun, busun, ona göre yaşamalısın, ona göre giyinmelisin, ona göre görünmelisin anlayışı modernizmin insanlara dayattığı kör olası bir puttur. Batı medeniyeti denen şey Yunan ve Roma tanrılarına dayanan çıplaklığı ve teni merkeze alan ten uygarlığıdır. Biz gönül medeniyetinin evlatlarıyız bize ten medeniyetini dayatanlar kimler? Kentler modernizmin kaleleri olmuş kentli ise köleleri. Biz modernizmin köleleri değiliz. Köy tercihi, modernizme baş kaldırıdır.
Genelde pantolonlarımın Müslümanlık gereği dizlerinden yırtılır. Ben de onları terziye götürür yama yaptırır ve köy işlerinde giyerim. Bir gün terzinin her iki dize yaptığı yamayı çok beğenmiştim. Evde ailemle birlikte iken biraz şaka olsun diye pantolonu giyip şehrin en ünlü sokağında dolaşacağımı söyledim. İyi bir eğitim aldığını düşündüğüm kızım. “Baba Trabzon’a bizi rezil mi edeceksin?” diye çıkışmıştı. “E be kızım, yırtık pırtık pantolonla dolaşanlar, yarı çıplak dolaşanlar rezil olmuyor da yamalı pantolonla dolaşanlar mı rezil olacak?” dedim. Ama köyde hâlen yamalı pantolonla dolaşabiliyorum. Hatta istediğimi giyiyorum…
Köyde coğrafyanın elverdiği ölçüde meyve ve sebzeler de üretirim. Üretimde doğal olmayan hiçbir şey kullanmam. Az olurlar ama çok lezzetli olurlar. Bu anlamda benim için paha biçilmezdirler. Dalından toplayıp tükettiğiniz bir meyvenin tadının tarifi olamaz. Hem şehirde hem de köyde hatta okulda kendime ait çöp kovalarım vardır. Yiyecek atıklarını buralarda toplar, köye götürür ya solucan yemi olarak kullanır ya da kompost gübre yaparım. Sürdürülebilir tarım deniyor bu işlere. Köyde bir şey zayi olmaz. Kedilerimiz var, köpek var, tavuklar var, bazen yabani hayvanlar gelir, atıkları yer. Sebze ve meyveler toprağa karışır, gübre olur. Ama şehir öyle mi, her şey çöp dağlarına dönüşür. İki yıldır solucan gübresi üretiyorum. Daha doğrusu solucanlar üretiyor, ben kullanıyorum. Bu anlamda tüm köylüler gibi modernizmin ve Batı tipi tüketim toplumunun çok kötü bir bireyiyim.
Nerede ise kendimi bildim bileli kitap okurum. Son zamanlarda ise işten eve gelince uzanıp sosyal medyaya takılıyorum. Kitap okuyacağım zamanları burada geçirmeye başladım. Ama köye gidince cep telefonu aklıma gelmiyor. Gündüzleri toprakla uğraşıyor ve geceleri kitap okuyabiliyorum. Bir arkadaşım, “Gündüzleri belki fışkı taşırız toprağa ama geceleri Heidegger okuyoruz” demişti.

Bütün yatırımların kente yapıldığı bir zamanda köyde yaşamanın zorluklarını inkâr edecek de değilim. Televizyonlar güneşe çıkmayın diye haber yaptıkları zamanlar köylü güneşin alnında çalışmak zorundadır. Güneşe çıkmayın uyarısı, kentli içindir. Kentli deniz kıyısında su aygırları gibi güneşlenirken, köylü ona yiyecek yetiştirme derdindedir. Üstelik ürettiği ürün tarlada çok ucuz, manavda ateş pahasıdır. Tüccar soyar köylüyü, zenginlik bir kentli ayrıcalığıdır. Hastaneler, yollar, okullar hep kentli için yapılır. Köylü modernizmin değil belki ama milletin kölesidir. Köy, rahmetli Abdurrahim Karakoç’un “İsyanlı Sükût” şiirinde ifade ettiği gibi bazen “yutkunup başın eğildiği “yerdir.
İnsanlar bana “Yaş geldi, toprak seni çekiyor” diyorlar. Ademoğlu topraktan yaratılmıştır. Türküde “Ben topraktan bir kulum” dendiği gibi… Toprak insanı çeker mi, çeker, ama bende öyle bir durum yok. Çünkü toprağı çeken benim, toprağa koşan ben… İstiyorum ki çok kişi koşsun toprağa.
Kulağımda Solaklı deresinin ninnisi, ellerim başımın arkasında, hamağımda uzanmışım, düşünüyorum… Gözüm dut ağacının dutlarında. Haftaya olgunlaşır bunlar. Haftaya da gelmek lazım, haftaya da…



