NASILSIN Efide? Kalbin hangi mevsimin ritmiyle atıyor?
Ben, bu sabah farklı bir seyirle, gecenin karanlık örtüsü henüz kalkmamışken uyandım. Hani mutlu bir haber bekliyorum demiştim ya Efide, odamın perdesini açmadan önce kalbimi yokladım. Uyumadan önce yağan karı seyrederken şairin “Karın yağdığını görünce/ Kar tutan toprağı anlayacaksın/ Toprakta bir karış karı görünce/ Kar içinde yanan karı anlayacaksın/ Allah kar gibi gökten yağınca…” dizelerini kalbime söylediğim için mi yoksa ettiğim duaların tesiri mi bilemediğim bir huzur vardı içimde.
Kışın en sessiz vaktinde, henüz gün ışığı pencerenin perdesine ilişmemişken, içimde bir yer uyandı önce. Soğuğun camlara çektiği hacimsiz ama sırlı buğu perdesinin ardından beyaza bürünmüş bahçemin güzelliğine hayran oldum. Şehrin derin sessizliği, karşı evlerin karanlık pencerelerine inat, güneş ilkin kalbime doğdu. Işıdım Efide… Hâlâ yanan sokak lambalarına aldırmadan içimin sevincini kuşandım. Düşündüm de, insan bazen uykudan değil, umutlarının ufkundan uyanmalıymış.
Mutlu bir haber bekliyorum derken olağanüstü bir mucize bekliyor değildim aslında… Beklediğim içimi sevinçle, şükürle, muhabbetle dolduracak, hantallaşmış ruhumu hafifletecek, ferahlatacak bir şeydi kastettiğim…
Kış günleri böyledir ya, insanın içine içine işler. Soğuk sadece dışarıda kalmaz, düşüncelerin arasına da karışır. Kalbin en kuytu köşesine kadar yürür. Kimsesizmiş gibi üşürsün. Çözüm yokmuş gibi titrersin. Sabahlar olur Efide, güneş doğar her sabah hiç aksatmadan ama biz ısınamayız bir türlü.
Çünkü alışmışız, güneş doğmaya mecburmuş, bize memurmuş zannı ile ziyana düşeriz. Halbûki, kâinatın bize bir borcu yoktur ki güneş doğarak bize ödeme yapsın!
Oysa biliriz Efide, güneşin doğması bir nimettir. Aldığımız her nefes, hakkedilmiş bir tahsilat değil bir hediyedir.
Köreliyoruz Efide; kanıksamak hastalığına yakalanmış, kendimizi karantinaya almış gibi yaşamayı marifetten sayıyoruz. Sıcak çaydan yükselen dumanın raksı, avuçlarımız arasına aldığımız çay bardağı ile ısınmamız, üşürken sevinmemiz, sevinçle yaşamamız, sevince huzura ermemiş mümkün değil midir?
Evet, bu sabah önce kalbime doğan güneşi ağırladım, sonra perdelerimi açtım. Çok değil, dakikalar içinde güneşin elleri bahçemdeki karlara, penceremin camlarına, odamın duvarlarına yansıyıverdi. Mevsimin bu deminde, dışarısı beyaza bürününce, güneş doğar doğmaz kar tanelerinde çoğalan, yayılan ışığı hayranlıkla seyredince, avuçlarımın arasındaki sıcacık çay bardağını dudaklarıma götürünce, gözyaşlarıma mâni olamadım Efide. “Görebildiğim her şey ne de güzel! Bu kadar güzelliğin penceremin çerçevesi ile panoramik bir tabloya dönüşüp bana ikram edilmesi ne büyük kıymet!” dedim ve ağladım. Çünkü bazen güzellik insanın içini sızlatıyor. Görmeyi ihmal ettiğim, hep yapıp, kıymet bilmezliğe bulaştığım bu küçük gibi görünen şeyleri sevince, sevince gark oldu kalbim.
Çıksam şimdi dışarıya, konsa bir kar tanesi kirpiğime ve erise orada, aksa yanağıma yine içim sızlar. Bana armağan edilmiş bir mucizeyi taşıyan kirpiklerim kalbime seslenir “Rabbin seni ağırlıyor nimetleriyle!” der, ben sevinirim…
Bir yanım daha fazlasını isterken, diğer yanım “Sahip olduklarını gör” diyor bana bu sabah… Geç kalmış bir fark edişle anlıyorum; sevinmek için, mutlu olmak için büyük şeylere ihtiyacım yok. Çok olanın, büyük olanın, büyük külfeti oluyor çünkü.
Sevinmek için bir başkasının gözlerinde parıldayan ışığı görmek yetiyormuş Efide.
İnsanı zengin eden eşya değil, kalabalıklar değil, Rabbimizin ikramlarıymış, teslimiyet ile ettiğim dualarımmış.
İnsanı mutlu eden sahip olmak değil, ekmeğini, sevincini, kederleri, paylaşmakmış. İçimde büyüttüğüm umudun -ki umut da duadır- boy atışına gönül bağlamalıymış insan. Huzur bulmak için bir çocuk saflığı ile seyredebilmekmiş hayatı Efide. Çünkü çocuklar küçücük oyuncaklarıyla, bir plastik araba, bir bez bebek ile ne de mutlu oluyor, değil mi?
Ah çocuklar, kızarmış burunlarıyla kar tapu oynarken kahkahalar şenlendiriyor şu anda mahalleyi. Yetişkinler balkonlarından çocukları mı seyrediyor, huzurun formülüne mi şahit oluyor bilmiyorum ama bana iyi geliyor Efide. İçimden mırıldanıyorum, hayatın yükü ile çökmüş omuzlarımı dikleştirip, yarım yılı aşkın yaşamışlığıma meydan okuyarak: “Ben de büyüyünce çocuk olacağım!”
Belki bir gün seninle yürürüz karlı bir sokakta. Üşüyen ellerimizi ceplerimizden çıkarıp çocuklar gibi kartopu oynarız. Büyüdükçe azalan gülüşlerimize gülüşler katarız. Sevinçle, şükürle, çocuk saflığına talip oluşumuzu yani ki yeni kariyer kararımızı kutlarız!
Ne dersin Efide? Kalan ömrümüzü çocuklar gibi saf, samimi, kinsiz, öfkesiz yaşayalım mı? Meselâ bugün ıslanmaktan, kirlenmekten, yorulmaktan, “Kim ne der?” sorusuna aldırmadan, korkmadan seninle kartopu oynayalım mı? Bugün itibariyle çocuk olalım mı?



