Beklenen dünya, gelen dünya

Beklenen dünya ile gelmekte olan dünya birbirine doğru hızla yaklaşıyorlar. Bu buluşmayı hızlandırmak mümkün. Bunun için kamuda çalışan vatandaşlarımızın, özellikle siyâsî hareket anlamındaki parti mensuplarının ve tüm vatandaşlarımızın bu vizyonu paylaşması lazım. Yeni ve güçlü bir dünya blokunu oluşturabileceğimiz ve bunun için bir şeyler yapabileceğimiz fikrinde hepimizin buluşması şart. Devamında da hemen bunlarla ilgili bilgi seviyemizi artırmamız olmazsa olmaz şart.

ÇOK değerli iki yakın dostum ve büyüğümle sohbetimizin konusu, “Dünya nereye gidiyor?” idi. Benim cevabını aradığım ve sizlere de sorduğum soru ise: “Bizler dünyanın nereye gitmesini istiyoruz?” Yazımızın başlığı da böylece ortaya çıktı… 

Bu sorular hiç de haksız sorular değil. Düşünebiliyor musunuz, bir yerde on binlerce insan öldürülüyor, ses soluk çıkmıyor. Diğer tarafta gösterilerde insan öldürüyorsunuz diye savaş açılmaya kalkılıyor, kendi ülkesinde gösteri yapan insanlar öldürülüyor, bir devletin cumhurbaşkanı kaçırılıyor, başka bir ülkenin adasına el konmaya çalışılıyor, ülkelerin işgal edilme hazırlıkları yapılıyor… Daha ne acayiplikler ne acayiplikler… Şu anda soğuk savaş dönemini ve sonrasını yaşamış ve bugün bunları yaşayan insanların zihnindeki durumu hayal edebiliyor musunuz? Korkunç bir kaos, belirsizlik durumu ve peşinden de kaygılar, stresler… O hâlde meseleye açıklık getirelim…

Eminim hepimizin zihninde büyük yer tutan İsrail-ABD ikilisinin durumuna bir bakalım öncelikle. Diğerleri daha kolay olacak. Bugünlerde takip ediyorsunuzdur, İsrail’in kendi sınırları diye kabul ettiği yerlerle ilgili kararların alınmasında İsrail devre dışı bırakıldı. Yine bugünlerde birkaç aşırı bireysel menfaatperest tipten başkası veya kuruluş yöneticisinin dışında kimse İsrail’le beraber resim vermek istemiyor. Ya ABD’de, milyonlarca takipçileri olan kanaat önderlerinin -üstelik bunlar Trump taraftarı- yaptığı İsrail karşıtı çalışmalara ne diyeceksiniz? 2008 yılında o zamanki Devlet Bakanımız Sayın Nimet Baş’ın başkanlığında yaptığımız İsrail ziyaretinde gazeteci Nuray Mert’in şu tespiti artık ABD’li fikir insanlarının da görüşü: “İsrail bitmiş ve başarısız bir proje.” Bu vakitten sonra İsrail’in ayakta durması çok zor. Çünkü İsrail’in varlık fikri şuradan geliyor: ABD’nin önderliğinde Batı, petrol kaynaklarını kontrol edebilmek için var olabilmesi kendilerine bağlı olan bir devlet kurdu. Bu devleti güya korumak gayesiyle buralara sık sık müdahale edebildiler. Ayrıca fitne, fesat, nifak tohumları yayıp yeşerterek bu bölgeyi huzursuzlaştırıp, karıştırıp kolay yönetilebilir, sömürülebilir hâle getirmekti maksatları ve şu ana kadar başarılı oldular. Buradaki ülkelerin başlarına kuklalarını koydular ve onlar da güya birer kahraman olarak ülkelerini Batı menfaatlerine hizmet ettirdiler. Ancak Türkiye’nin son 25 senede izlediği siyaset, bu projenin bitikliğini su yüzüne çıkardı.

Değer bir mesele de Rusya’dan korkan Avrupa’nın sırtlarını yasladıkları ABD’nin de onları sömürme teşebbüsüne geçmesi. Silahlanma ve askerlik konusunda yıllarca ABD’ye güvenerek kendini geliştirmeyen Avrupa hem ABD’ye hem de Rusya’ya karşı ne yapacak? Ya ABD ve Rusya’nın paylaştığı ülkeler olacaklar veya kendi ayakları üzerinde durarak yeni bir yapılanmaya gidecekler ve ABD, Rusya dışında bir blok oluşturacaklar. Bunu en iyi yapabilme ihtimalleri Türkiye ile beraber hareket etmeleri. Türkiye’ninse bunlarla beraber olması tek şart veya çaresi değil. O yüzden yaşlanan, savunamayan toplumlarıyla Avrupa koskoca bir soru işareti. Tabii, kaynakları da yok. Dünün zengini, yarının da zengini de olamayabilir.

Türkiye’nin durumu ve potansiyeli çok ilginç. Pakistan ve Suudi Arabistan ile kurmayı planladıkları güvenlik mimarisi şaşırtıcı bir değişim ve gelişmeye yol açabilecek gibi görünüyor. Eğer bu beraberlik D8 ülkelerini kapsarsa belki de en güçlü blok olmayı başaracak. Akdeniz’in, Hazar’ın, Balkanların, Afrika’nın çok önemli bir bölümünün de bu blokta yer alması muhtemel. Değerlere, güvene, güce dayanan bir beraberlik olacak blok, dünyadaki her insanın ve her toplumun temel talebidir. Belki aklınıza şu soru gelebilir: Pasifize edilmiş bir İsrail olması durumunda ABD’nin Ortadoğu’daki menfaatlerini kim savunacak?

Kimsenin savunmasına gerek kalmayacak. Çünkü, ABD’ye Ortadoğu çok büyük bir maliyet getirdi. ABD bir an evvel tasını tarağını toplayıp gitmek istiyor. Burada işine yarayacak petrolü şu anda daha ekonomik şekilde bulabilecek durumda. Bu kadar yayılmış, dağılmış bir ABD yerine daha dar alanda, dinç, dinamik bir ABD’nin hem maliyeti çok düşük hem de daha güçlü olma potansiyeli var. Dolayısıyla coğrafyadaki yaygınlık yerine derli toplu şekilde var olma daha tercih edilebilir bir durum. Çok uzak olmayan bir zamanda Rusya da coğrafî küçülmeye gidebilir. Eğer yeraltı, yerüstü kaynakları yoksa o kadar işe yaramaz araziyi tutmanın maliyetine kim katlanmak ister?

Aslında yukarıdaki zikrettiğimiz akıbet aynı zamanda Türkiye’nin beklediği bir dünya akıbeti kabul edilebilir. Beklenen dünya ile gelmekte olan dünya birbirine doğru hızla yaklaşıyorlar. Bu buluşmayı hızlandırmak mümkün. Bunun için kamuda çalışan vatandaşlarımızın, özellikle siyâsî hareket anlamındaki parti mensuplarının ve tüm vatandaşlarımızın bu vizyonu paylaşması lazım. Yeni ve güçlü bir dünya blokunu oluşturabileceğimiz ve bunun için bir şeyler yapabileceğimiz fikrinde hepimizin buluşması şart. Devamında da hemen bunlarla ilgili bilgi seviyemizi artırmamız olmazsa olmaz şart. 

Vizyonumuzu ve bilgimizi artırdık, yükselttik diyelim, yeterli mi? Elbette hayır. Üçüncü bir gerek şartımız daha var. O da samimiyet… Ne yapıp edip en yüksek seviyede samimiyete sahip olmamız ve vizyonumuzun gerektirdiği bilgiyi edinip aksiyon olarak vizyonumuza doğru edindiğimiz bilgiyle ilerlememiz gerekiyor. Bu durum benim bilebildiğim kadarıyla bizi ilgilendiren tarihte üç defa gerçekleşti. İlki Abbasilerin sonuna kadar süren İslâm Devleti bloku idi. İkinci blok Büyük Selçuklu, üçüncü blok da Osmanlı idi. Şimdi sıra günümüzün blokunda. Şimdiden hayırlı ve uğurlu olsun. Rabb’im kolay kılsın…