SÖZLÜKLERDE “hür” kelimesinin bir şeyin, bir yerin en iyisini, en kıymetlisini belirtmek için kullanıldığı yazmakta, en üstün değer ifadesi olarak anlam verilmektedir. Köle olmayıp soylu olma mânâsı da içeren hürriyet kelimesi Arapçada “hurriyyah” şeklinde kullanılmakta olup, “harar” mastarından isme dönüştürülmüştür. Ayetlerde hürriyet olarak geçmez fakat “hür (köle olmayan)”, “tahrir (köleyi azat etmek)” ve “muharrer (kimselere emanet etmeden sadece Allah’a adamak)” şeklinde kullanılmıştır.
“Özgürlük” ise “herhangi bir koşulla sınırlanmama olup, zorlamaya, kısıtlamaya bağlı olmaksızın düşünme ve davranma durumu” olarak tanımlanmaktadır. İslâm kültüründe özgürlük, hürriyet kavramıyla ifade edilmiş, tarihsel süreç içerisinde asıl bağlamından çıkarılıp farklı anlamlar yüklenilmiştir. Günümüzde ise sık sık birbirinin yerine kullanılmaktadır.
“İhtiyar (bir şeyi seçme veya seçmeme iradesi),” beşere ilk defa Hz. Adem’in (as) şahsında verilmiş ve insan, bu ademiyet sürecinin en başında âlemlerin Yaratıcısı ile muhatap olmuştur. Allah’ın varlığı diğer bütün varlıkların tek sebebi, zaman, mekân üstü, varlığı sabit, değişmesi ve yok olması mümkün olmayan, var olmak için başkasına ve bir sebebe ihtiyaç duymayan ezelî ve ebedî olandır. Varlığı tüm kâinatı kaplamış olduğu için ne ilminde, ne irade ve kudretinde herhangi bir kısıtlılık söz konusu olamaz. Yani mutlak özgürlük sahibi, sadece ve sadece Allah’tır.
Yaratılmışlar içerisinde en şerefli, en özel varlık insandır ve yeryüzünde halifelik sorumluluğunu alabilecek donanımda var edilmiştir. Ademoğlu ne Yaratan ile müsavi ne de diğer varlıklar gibi aşağı kabul edilmiştir. Dolayısıyla insan Allah’a göre kul, diğer varlıklara göre ise özgürdür. Ancak sınırsız ve sorgulanamaz bir özgürlük insan için düşünülemez. Allah’a göre insanın konumunu doğru anlamak, varlık âlemindeki hiyerarşik yerini, görev ve sorumluluklarını doğru belirlemek bizi gerçek özgürlük anlayışına götürecektir. Allah ve insan dışında hiçbir varlık seçme yeteneğine ve iradeye sahip değildir. İnsan, iradesini ne yönde kullanacağı konusunda serbest bırakılmış, tercihlerinin sonuçlarına katlanma sorumluluğu ile de memur edilmiştir. Bu itibarla insan, isyan ve itaat serbestliğine sahiptir. İradenin ortaya çıkışı ve kullanmaya başlayışımız ile yükümlülüklerimiz eş zamanlı olarak başlamış olur.
Kişi Allah’ın kendisine tayin ettiği alan içinde sorumluluklarla sınırlandırılmış bir hürriyetle doğar. Özgürlüğünün sınırlarını ise “takdiri ilâhî” belirler. Takdir, bir şeyin miktar ve niceliğini belirlemek demektir. İnsan seçimleriyle ne olacağına karar verir ve istikbalinin yönünü belirler. İslâm düşüncesine göre insan için mutlak bir hürriyetten bahsedilemez. Kendi canı dahil her şeye emanet bilinciyle yaklaşması gerekir. Kişinin özgürlük bilinci Allah’a, kendine, diğer insanlara karşı tutum ve davranışlarını belirler. İnsanın özgürlüğü, kendi hür iradesini kullanarak Var Edicisi, kendisi ve diğer varlıklarla bilinçli bir etkileşime girebilmesidir. İnsanlığın ilk başlangıcından günümüze kadar uzanan bir prensiptir hürriyet. Mücadelesi kıyamete kadar, insan var olduğu sürece ve de “ihtiyari” kaybetmediği müddetçe devam edecektir.
Özgürlük, insan iradesinin ne bizzat kendisi, ne başkaları, ne de herhangi bir unsurca engellenmemesi veya istemediği bir şeye zorlanmamasıdır. Özgürlük, soyut bir kavram olmasına rağmen insanın somut bir eylemi olarak yaşantısına yansımaktadır. Kişi inancını, fikir ve davranışlarını kendi tercihiyle belirleyebilmelidir. Bu noktada Allah’a kulluktan başka her türlü kulluk insanı gizli veya aşikâr köleliğe götürecektir.

Özgürlük, insan iradesinin ne bizzat kendisi, ne başkaları, ne de herhangi bir unsurca engellenmemesi veya istemediği bir şeye zorlanmamasıdır. Özgürlük, soyut bir kavram olmasına rağmen insanın somut bir eylemi olarak yaşantısına yansımaktadır. Kişi inancını, fikir ve davranışlarını kendi tercihiyle belirleyebilmelidir. Bu noktada Allah’a kulluktan başka her türlü kulluk insanı gizli veya aşikâr köleliğe götürecektir.
Allah’ın iradesi, insanın özgürlüğüne engel midir?
Küllî iradeye rağmen insanın özgürlüğü bazı farklı düşünüşlere kaynaklık etmiştir. Kimine göre fiillerinde insanın ne gücü ne de iradesi etkilidir. Kişinin, kendisi dışında bir gücün belirlediği gibi davranması kurgulanmış bir hayatı yaşamak zorunda bırakılmasıdır. Burada insan edilgen bir uygulayıcı konumundadır.
Başka bir görüşe göre ise kişi eğer sorumlu tutulacaksa, mutlaka gücü ve iradesinde özgür olmalıdır. İlâhî irade dahil hiçbir şeyle sınırlandırılmamalıdır. Bu görüşe göre insan, hem dileyici, hem uygulayıcıdır.
Diğer bir anlayışa göre de kişi davranış ve eylemlerinde mutlak değil, göreceli bir irade ve potansiyele sahiptir. İradesi ile farklı seçenekler arasından tercih yapabilme yeteneğindedir. Bir şeyi yapmaya karar verip, sonra onun tam tersi bir şeyi yapmak da isteyebilir. Bu kudret ona verilmiştir. İnsan seçer, Allah da o tercihin gereğini yapar ve yaratır. İnsan fiilleri netice itibariyle Allah’ın iradesine, sebep ve seçim açısından ise beşerî iradeye dayanır. Yaratıcının takdiri, beşerî iradeyi tamamen kontrol altına almadan ona imkân ve güç vermesiyle gerçekleşir. İnsan, önceden yazılmış, belirlenmiş bir kurguya göre değil, bilgi ve bilincine dayanarak hayatını inşâ eder. İçgüdü ve tutkuların güdümünden kurtulup, onları kontrol edebilen ve böylece medenî hayata katılabilen insan özgürdür. İnsan ancak böyle bir otokontrol sayesinde kendi iradesi ile Yaratıcısının iradesini mutabık kılabilir.
Özgürlük insana ne kazandırır?
İnsan, özgürlüğü sayesinde kendini tanır, başlangıçta nötr hâlde bulunan öz kimliğini bizzat kendisi oluşturur, Rabbini bilir ve diğer varlıklarla doğru ilişki kurma olanağı elde eder. İnsanın yeryüzüne halife olması ve varis kılınması, eşyanın isimlerinin öğretilmesi, arzdakilerin onun istifadesine bırakılması, adet ve geleneğe körü körüne teslim olmaması, özgürlüğün kendisine sağladıklarıdır. Özgür iradeli olmak, kötü niyetli insanlar tarafından kolay yönlendirilmenin de önüne geçer. Ayrıca siyâsî ve dinî otoritelere kayıtsız şartsız bağlanmamak, gerektiğinde sorgulayabilmek, özgürlüğün önemli göstergeleridir. Özgürleşmek, suistimale uğramayı, maddî, manevî her türlü sömürülmeyi genellikle engellemektedir.
Birey kendi istemesi içinde hareket ediyorsa özgürdür. Buna kendi özünün doğrultusunda davranma serbestliği de diyebiliriz.
Özgür insan, sahip olduğu güç ve zekâ sayesinde her yapmak istediği şeyi eyleme dönüştürürken hiçbir engelle karşılaşmayan kişidir. Özgür insan, zorlama ve kısıtlamaya maruz kalmadan herhangi bir şarta bağlılıktan azade olandır. Davranış hürriyeti, kişisel hürriyetin kullanılması ile ortaya çıkar; o da irade özgürlüğünün sonucudur. Burada kişi kendi kendine engel çıkarıyor ve duyguları hareketlerini esir alıyorsa “özgürüm” yanılsamasına düşebilir. Böyle bir birey, kendini özgür zanneder ama değildir. Buraya kadar ki özgürlük tabirleri, seküler aklın ulaştığı tanımlardır.
***
Gerçek anlamda özgürlüğe, kişisel özgürlüklerimizi muhafaza ederken başkalarının özgürlük sınırlarını da koruduğumuz zaman ulaşabiliriz. Ancak böyle bir ahlâkî seviyede bireysel tatminin ötesine geçebilir, toplumsal uyumun getireceği mutluluğu yakalayabiliriz.
Biz hayatımız üzerindeki kontrolü sağlamalı ve kendi kararlarımızı alabilmeli fakat bunu sadece bireysel tercihlerimize göre yapamayacağımızın da bilincinde olmalıyız. Özgürlük alanını, inanç, toplumsal normlar, yasalar ve kendi dışındakilerin haklarına saygı duymak belirlemelidir. Çünkü insan sosyal bir varlıktır. Kişinin gelişmişliği, bireysel özgürlüğünden çalmadan fakat makul sınırlarda toplumsal özgürlüğe karışma oranını yükseltir.
Özgürlükle doğrudan ilintili olan irade, kişinin ne olduğunu, ne olmaması gerektiğini, ne yapabileceğini ve karar verme sürecindeki rolünün etkinliğini bilmesi demektir. İnsanı diğer canlılardan ayıran bilinç, iradenin esasıdır. Birey, eksiklerini tamamlamak ve kendini geliştirmek için bedenin ve ruhun ihtiyaçlarını seçme iradesiyle giderir. Özgürlük, kişiye kendisini tanıma, yaratılışını bilme, yaratıcı ile evren arasındaki ilişkiyi kavrama, çevresini tanıma ve değiştirme gücünü ve yeteneğini kazandırır.
Kişi, özgürlüğünün gaspedilmesi durumunda tekrar geri alma hakkına sahiptir. Özgürlüğünden vazgeçen insan insaniyetinden ümidini kesmiş demektir. Özgürlük, insan yaşamına hiçbir gücün karışmaması değildir. Her istediğini elde etme ve her şeye güç yetirebilmeye mutlak özgürlük -ki bu Tanrısal olandır-; belirli sınırlar içinde istenen şeyin yapılabilmesine de “göreli özgürlük” diyebiliriz.
Sınırsız özgürlük, sorumluluğun yokluğudur. Kendimize ve kendi dışımızdakilere karşı olan ödevlerimiz bizi bazı özgürlüklerimizden uzaklaştırır. Herkesin her şeyi yapma hakkı olduğunda kaos oluşur, kimsenin can güvenliği kalmaz. Bu durum insanı ve içinde yaşanılan toplumu sürekli krizin eşiğinde tutar. Oysa korku ve güvensizlik, insan ruhuna azap gibidir. Bazı özgürlüklerden vazgeçmeye başlayıp, etik fedakârlıklarda bulunduğumuzda ise barışa doğru yol almaya başlarız.
Zararımıza ve başkalarının da zararına olacak şeyleri yapmamak, özgürlüğü sınırlamak, ebedî, bağlayıcı ve yanılmaz bir adaletin egemenliği altında olursa ancak anlamlı olur. Çünkü mutlak bir gücün ahitleri belirleyip, korumadığı ve güvence vermediği bir yerde ne özel mülkiyet, ne adalet, ne barış ve ne de güvenden bahsedebiliriz. Toplumları yöneten irade, yargı, yürütme ve yasama meşruiyetini arkasını dayadığı, yani kaynak aldığı güçten alır.

Sınırsız özgürlük, sorumluluğun yokluğudur. Kendimize ve kendi dışımızdakilere karşı olan ödevlerimiz bizi bazı özgürlüklerimizden uzaklaştırır. Herkesin her şeyi yapma hakkı olduğunda kaos oluşur, kimsenin can güvenliği kalmaz. Bu durum insanı ve içinde yaşanılan toplumu sürekli krizin eşiğinde tutar.
Özgürlük kavramının serüveni
18. yüzyıldan sonra özgürlük, toplumda siyâsî alandan çıkarılmış, bireysel alana yöneltilmiş, özel alanın güvenliği söz konusu edilmiştir. Bireyi siyasetin egemenliğinden kurtarmayı hedefleyip, “özgürlüğün siyasetin bittiği yerden başladığı” propagandasını yapmışlardır. Böylece kamusal alanın sınırlarının bitimine yerleştirilen özgürlük, felsefenin ellerine teslim edilmiştir. Özgürlük başkalarıyla değil, kişinin bizzat kendi içinde, içsel bir yolculukla deneyimleyeceği bir olgu hâline getirilmiştir. Özgürlüğün anlamı, kişinin zihnen, bedenen ve de özel mülkiyet alanında dokunulmaz olması, bu haklarını kullanırken asla engellenmemesi olarak belirlenmiştir. Modern özgürlüğün felsefî içeriği engelsizlik üzerinden oluşturulurken bu durum gizli veya aleni, lokal zorbalıkların doğrulması gibi başka bir çıkmaza sebep olmuştur. Çünkü bu düşünsel ve eylemsel değişim, bireyin kendini gerçekleştirirken önüne çıkan engellere egemenliğini zorunlu kılmıştır.
İnsanın özgür eylemlerinin kaynağı akıl, öfke ve şehvet (aşırı istek) dediğimiz üç temel güçtür. Bu üç gücü dengede tutmak kişiyi hür, tutamamak ise bize göre esir, modern düşünceye göre ise özgür kılmaktadır. Akledememek öfke ve şehvetin artmasına sebep olmakta, yüksek öfke ve şehvet ile insan dilediğini yapabilen fütursuz bir beşere dönüşmektedir. Aydınlanma dönemi “liberte”yi yani özgürlüğü her arzusunu yerine getirme olarak tanımlamış ve sürecin sonunda böyle topluluklar ortaya çıkarmıştır. Artık kitlelerin istek ve heveslerine egemenler ayar verip, bireyin neyi isteyip neyi isteyemeyeceğini yine onlar kararlaştırmaktadırlar. Bu “üst akıl” diye lanse edilenlere tabi olan topluluklar da kendi isteklerini onlara göre ayarlamaktadır. Tespit edilmiş seçenekler arasından verilen tercih hakkı kitlelere yalancı bir özgürlük dairesi sunmaktadır. Örneğin, “Şunu, bunu veya şunlardan birini alabilirsin. Bunlardan istediğini seçebilirsin. Tercihinden ötürü yargılanmayacak, kınanmayacaksın” deniyor. Fakat kişiye hiçbirini almama ya da verilenlerden daha başka bir şey seçme özgürlüğü tanınmamaktadır. Bu durumda, bireyin bir şeyi yapıp yapmama konusundaki tercih özgürlüğü kısıtlanmaktadır. Sözde özgür, bütün sınırları yıkan çağdaş insan, başkalarının arzuladığını arzu etmekte, izin verildiği kadar sevinip, öğretildiği kadar ağlayabilmektedir. Ve de bundan hiç rahatsızlık duymamaktadır.
Toplumda kişi için hayatına yön veren her türlü kuralı reddetme ve ondan uzaklaşma düşüncesi hâkim kılınmaya çalışılmıştır. Ama özgürlüğün böyle yorumlanması ve ikame edilmesi insanı tam olarak ifade etmekten uzaktır. Böyle bir özgürleşme süreci medeniyet, batılılaşma, çağdaşlaşma ve laikleşme ile eşdeğer kılınmış, bunu savunmayan herkes ve her toplum “öteki” ilan edilmiştir. Hatta bununla da yetinmeyip “irtica” ile yaftalanmıştır. Gelenek, öz kimlik, öz kültür değersizleştirilmiş ve de topluluklar buna inandırılmıştır. Modernite kültürün ve geleneğin reddi karşısında aklı kutsayıp insanlığa özgürlük vaat etmiştir. Aydınlanma döneminin mukaddes aklı, kendisine fazla yüklenilmekten dolayı çıldırmanın eşiğine gelmiştir. Anlamla birlikte ihtiyari de kaybeden bu aklın gerçekten özgür olması mümkün olamamıştır. Halbuki bu büyük bir tuzaktır.
Kurulmaya çalışılan akıl düzeninin iddiasının aksine insanlığı “bilgeliğin” aydınlığına kavuşturmak gibi bir niyeti asla olmamıştır. İnsanı bir yönüyle hayvandan daha aşağı, bir yönüyle kurguladıkları mekanizmanın bir parçası hâline indirgemişler, anlamdan ve bilgelikten çok uzak kılmışlardır. Sorumluluğunu reddetmiş, soyluluğunu kaybetmiş, “kölelik ruhunda yuva yapmış” sözde özgür insanlar topluluğu ortaya çıkarılmıştır.
Modern çağın ekabirleri arzuları köpürtüp, anlamı kaybeden insanı imajdan ibaret kılmış, adeta mümeyyiz akla ve farkındalığına savaş açmıştır. Bu saldırıdan korunmak isteyen akıl daha fazla farkındalığa ihtiyaç duymakta, bu da bireyi daha çok tedbirli olmaya zorlamakta, böylece bilinç altı öfke biriktirmektedir. Böyle bir ruh, bezginliğe düşmekte, aşırı dikkat çarklarında insanın insana güveni gün be gün öğütülmektedir.
Vahiyle aklın bağlantısının kesilmesiyle aşkın gerçeklik, laboratuvar tezgâhlarına yatırılmış ve bilgi, bilimin dar ve güvensiz sınırlarına hapsedilmeye çalışılmıştır. Bilim dediğimiz olgu, maddeye kadardır. Madde ötesinden insana söyleyeceği bir haber yoktur. Bilim, konu, içerik, yöntem ve yargı bakımından sınırlıdır. İnsanın kendini bu dar alanda var kılmaya çalışması özgürlük değil, esarettir.
Böylece bilgi, devamlılığını ve akışını satır üzerinden başlatmış ve satırın sağladığı somutlukla kendisini sınırlandırmıştır. İslâm medeniyetine göre ise bilgi sadrın kaynaklarından satırlara dökülmekte, adına hikmet denilmektedir. Hikmet ise gönülden gönle akıp, ışığıyla sahiplerini aydınlatan bir idraklenme hâlidir. Yeni model insanın(!) artık çok bilgisi vardır, çok şey bilmektedir fakat aynı bilgiye karşı özgürlüğünü kaybetmiş, bilimsellik onu esir etmiştir. Oysaki aklı esnetip yönlendiren, geniş ve derin anlam dünyalarına sürükleyen özgürlükten başkası değildir. Bu trajedi ortasında deney ve gözleme endeksli test edilebilir bilgi “nasıl”ın cevabına kitlenmiş, “niçin”e verecek yanıtı kalmamıştır. İkinci sorunun cevabı, gaye ve amacı zorunlu kılmaktadır. Bilimsel zihniyet o kadar bağnazlaşmıştır ki günlük yaşama kadar uzanmış, inanç ve ibadet tercihlerini kullanılamaz hâle getirip, inanç özgürlüğünün en önemli engellerinden olmuştur. Bu durum zannımızca büyük bir inanç krizine ve de aklın cinnetine gebedir. Çünkü akıl bilgiye kaynaklık ederken, fıtratı gereği “nasıl”ın cevabıyla tatmin olamaz, “neden”in cevabını da merak eder.
Batı dünyasında hürriyet, başkasının zararına olmadan hareket etme özgürlüğü olarak yerleşmiştir. Bütün engellerin yıkılması, bütün zincirlerin kırılması, yararlı yararsız bütün sınırların kaldırılması sözde özgürlüğe pik yaptırmıştır. Oysa azami özgürlük, minimum güvenlik demektir. Yaşadığımız dönemde sosyal medyada kullanılan sınırsız özgürlüklerin bizi güvensizliğin en akıl almaz boyutlarıyla muhatap edişini hep birlikte yaşamaktayız nitekim.
Toplumun ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş, adil, evrensel kanunlara uymak, bireyleri ortak menfaat ve mutluluğa götürür. Bireyin istekleri ile toplumun kollektif inanç ve isteği uyumlu ise birey özgür hareket edebilir. Aksi durumda ya birey ortak mutluluk lehine geri çekilerek sınırsız özgürlüğün yerine medenî özgürlüğü tercih edecek ya da çarpışmayı seçecektir. İkinci durumda çatışma kaçınılmazdır.

Hür insan, eyleminde serbest, herhangi bir baskı ve tazyike uğramadan seçme gücü ve imkânına sahiptir. Hür olmak, engellenmeden seyahat ve ibadet edebilmeyi, ahlâken, fikren zorlanmamayı gerektirir. Karar alırken kendi iradesini, tabi olduğu yasalarını ve hür düşüncesini serbestçe kullanıp, bağımsız hareket edebilmelidir. Neyi yapmak isteyip, neyi istemeyeceğine sadece ve sadece kendisinin karar vermesi, uygularken de engellenmemesi gerekir.
Hürriyete dair…
Hürriyet kavramının dilimize geçişi oldukça eskidir. Osmanlı’nın son dönemlerinde politik/ sosyal bir kavrama dönüşmüştür. Daha çok bireysel hürriyet ve siyâsî hakları ifade etmek için kullanılmıştır. Hürriyet kavramını özellikle bu mânâda en güçlü ve etkili bir şekilde Namık Kemal işlemiştir. “Ne mümkün zulm ile bi-dad ile imha-yı hürriyet/ Çalış idraki kaldır muktedirsen ademiyetten (…) Ne efsunkar imişsin ah ey didar-ı hürriyet/ Esir-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten. (Zulüm ile işkence ile hürriyeti ortadan kaldırmak mümkün değildir, eğer gücün varsa insanoğlundan idraki kaldırmaya çalış…Ey hürriyetin güzel yüzü, sen ne büyülü imişsin! Gerçi esaretten kurtulduk ama bu kez de senin aşkına esir olduk)” dizelerinde hürriyetin varlığını idrak ve bilincin varlığına bağlamıştır.
Hür insan, eyleminde serbest, herhangi bir baskı ve tazyike uğramadan seçme gücü ve imkânına sahiptir. Hür olmak, engellenmeden seyahat ve ibadet edebilmeyi, ahlâken, fikren zorlanmamayı gerektirir. Karar alırken kendi iradesini, tabi olduğu yasalarını ve hür düşüncesini serbestçe kullanıp, bağımsız hareket edebilmelidir. Neyi yapmak isteyip, neyi istemeyeceğine sadece ve sadece kendisinin karar vermesi, uygularken de engellenmemesi gerekir. Hürriyet, hâl ve hareketlerimizin ortaya çıkışında, uygulanabilirlikleri açısından bir irade ve güç yetirebilme gerçeğidir.
Hür insan iyiyi yapmakta serbesttir. Yanlış yaparken, kötüyü eylerken başkalarına ve kendine zarar verirken yani zulmederken hürriyete sahip değildir. İradenin her türlü dış etkiden bağımsız olması hürriyet için baş koşuldur. En büyük düşmanı baskıdır. Borç içinde veya minnet altında kalıp, şeytanın ve nefsin esiri olan kişiler de gerçekte hür sayılmazlar. Manipüle edilmenin sonucunda kişi kendi isteklerini gerçekleştiriyormuş gibi görünür fakat bu kabul edilemez bir hürriyettir. Birilerinin gerçek hürriyet arayışının önünü kesmek için tanınan şekli hürriyetler de gerçek değildir. Bu olsa olsa bağışlanmış hürriyettir. Böylesi bir hürriyetse hakiki hürriyet yollarını kapatmak içindir. Korku ortamı da kişiyi hürlük hissinden uzaklaştırır. Oysa bireysel hürriyet her türlü endişe ve korkudan zarar görmeme teminatıdır. Toplumsal hürriyet de bireysel sorumlulukların bilincinin kuşanılması ve pratiğe aktarılması ile inşâ edilebilir.
Toplumsal hürriyet, bireylerin hürriyetinin ortalamasıdır. Sosyal adaleti sağlayacak olan adil ve beşer üstü, semavi yasalardır. Çünkü adil yasalarla amaçlanan, toplumsal hürriyettir. Bireysel hak ve hürriyetler ancak böyle güvence altına alınabilir ve başkalarının baskı ve tecavüzleri önlenebilir.
Hülasa, hürriyet, hukukun, aklın, ahlâkın, vicdanın tabi olduğu kurallara göre inşâ edilmiş hayatlarla ulaşılabilinecek bir gerçektir. Kurallara bağlı bir serbestlik ancak bizi nihai mutluluğa götürecek olandır.
Felsefî bağlamda insanlar kendi şahsıyla ilgili alanda yetki kullanmak bakımından hür doğar. Hürriyet ne devredilebilir, ne feragat edilebilir, ne de başkaları tarafından mahrum edilebilir bir hak değildir. İhlâli veya gasp edilmesi hâlinde yeniden kazanımı için mücadele edilmesi zorunludur.
Hürriyet sınırlandırılabilir mi?
Cevabınız “evet”se hangi hâl ve şartlarda yapılabilir? J. Stuart Mill (1806-1873)’e göre, “Başkalarını mutluluklarından mahrum etmeye veya onların mutluluğa ulaşma gayretlerine engel olmaya çalışmadığımız sürece, kendi iyiliğimizi kendi bildiğimiz yolda aramaktır hürriyet”.
Buradan anlıyoruz ki düşünür, hürriyeti doğal bir hak olarak görmemektedir. Ona göre kişi bedensel, ruhsal, zihinsel alanda kendi kendisinin muhafızıdır. Mill, olaya fayda eksenli baktığı için kişi faydasına olanı eylediği müddetçe hürdür. Peki kişisel fayda veya başkasına zarar vermeme hür olmak için yeter mi? Aylarca kendisini açlığa mahkûm eden bireyi, kışın buz gibi havada suya atlayıp “Canım ne zaman isterse” diyen birini hür kabul edebilir miyiz? Buraya bireysel ve toplumsal zarar görmemeyi ve de aklın mümeyyiz özelliğini eklemek doğru olacaktır. Başkasının zararına olmayacak şekilde hareket etmek tanımı yetersizdir. Zira asıl olan ne kendisine ne de başkasının zararına olmamaktır. Mill’e göre “nefsi koruma” kısıtlamanın en öne çıkar sebebidir. Başkalarına gelecek zararın önlenmesi medenî toplumun en bariz özelliğidir çünkü. Nitekim bazen birey toplumdan, bazen de toplum bireyden korunmak zorunda kalabilir. Yapıp etmeleriyle devlete ve toplumun diğer bireylerine zarar veren kişinin hürriyeti sınırlandırılabilir. Unutmamak gerekir ki bu yaptırım ve cezalar da adil, vahiy kaynaklı kanunların belirlediği, orantılı bir dozda olmalıdır.
Spinoza hür insan için şöyle demiştir: “Hür varlık diye, sadece kendi mahiyetinin zorunlu kanunlarıyla var olan ve hareketleri yalnız kendisi tarafından belirlenmiş şeye diyorum. Başka bir ifade ile, Tanrı bir tane olduğundan ve hiçbir şeye tabi olmadığından mutlak olarak özgürdür; çünkü yalnız kendisi tarafından belirlenmiştir. Onun özgürlüğü baskı ile değil, zorunluluk ile aynı anlama gelir. Zorunlu olarak etkilemek, kendi kendini belirlemek demektir.” Spinoza’dan anladığımıza göre Tanrı doğadaki her şeyi bilir, kendisinden habersiz hiçbir şey gerçekleşemez. Her şey O’nun kontrolünde ve O’nun tarafından tayin edilmektedir. Aslında Spinoza için bu bir hür oluş sürecidir. O, Tanrı olması bakımından bir hürlüğü ifade eder. Beşer Tanrı’yı bilmek ve sevmekle hürlüğe ve insanî erdemlere ulaşır. Yani hürriyeti elde etme Tanrı’yı bilmek ve varlığını fark etmekten geçer.
Karl Jasper ise özgürlüğü, “Gerçekten, kendi özgürlüğünün bilincine varan insan, kesinlikle Tanrı’ya ulaşır ve hürleşmiş olur. Özgürlükle Tanrı birbirinden ayrılmaz. Ben özgürlüğüm içinde, yalnız kendi kendimle var değilim, bana kendi varlığım özgürlüğün içinde verilmiştir. Çünkü ben, kendi dışıma çıkabilirim, ama özgür oluşumu baskı altına alamam. En yüksek özgürlük hürriyettir ki, kendini özgür zaman içinde dünyadan bağımsız ve aşkın varlığa en derin bir bağlılık olarak bilir. Kısacası insanın özgür oluşuna biz, onun varoluşu diyoruz...” şeklinde açıklamıştır.
Yaratıcı’nın iradesine rağmen özgür olabilmeyi ve hürriyeti İslâm düşünce tarihinde Batılı filozoflardan çok daha önce El-Kindi, Farabi, Gazali, İbn Rüşd ve İbn Tufeyl gibi âlimler söylemiştir. İbn Tufeyl tarafından mutlak hakikatin aranması ve bulunmasını konu edinen “Hayy İbn Yakzan” muhteşem bir sembolik hikâyedir. Bu eseri ilk kez 1349’da İbranice bir şerh ile İbraniceye çeviren Yahudi düşünürü Moise de Narbonne olmuştur. Daha sonra eseri Hollandacaya B. D. S. rumuzuyla Spinoza çevirmiştir. İslâm düşüncesinin ne kadar münbit bir kaynak olduğu tarafımızdan kabul edilmektedir. Tabii bu kaynağın Batılılarca alınarak değiştirilip kendilerine mal edip sonra da İslâm âlemini cahil lanse etmesi büyük bir üzüntü kaynağıdır.

Millî tarih şuuru, aynı atadan geldiğine inanan insanlar arasında ortaya çıkar. Ortak dil, kültür, folklor, gelenek ve göreneklere sahip, aynı vatanda yaşayan insanlar aralarında aidiyet bilinci oluşturarak ortak hareket etmelerini kolaylaştırırlar. Vatandaşlarda ünsiyet duygusu, bir millete ait olma ve onun değerlerini özümseyerek yaşama ideali ortaya çıkar. Milleti ortak değerler oluşturur, kültür ve diller milletin varlığıyla yaşar. Sonraki nesillere aktarım sağlandıkça varlığı devam eder.
Hukukun üstünlüğü olmadan hürriyet tesis edilebilir mi?
Hukuk ve kanun üstünlüğü olmadan gerçek anlamda hürriyet tesis edilemez. Bireyleri keyfiliğe karşı koruyacak olan, hukukun üstünlüğüdür. Devletin ve bütün vatandaşların hukuk kurallarıyla bağlı olması, özgürlüğün teminatıdır. Hukuksuz bir ortamda güçlü olanın sözü geçmekte, bu durumda zayıf olanların özgürlüğü sürgit tehdit altında olmaktadır. Yani hukuk özgürlüğün hem sınırlarını çizer, hem de garantörüdür. Hukuksuzluk, özgürlüğü kaosa ya da despotik bir hâle dönüştürür.
Kanun ve hukuka bağlılık, hürriyeti sağlamak için yeterli mi?
Gerekli olmakla birlikte tek başına yeterli değildir. Aslında kanun ve hukuka bağlılık, özgürlüğün temelidir. Fakat kanunlar adil değil ve temek hak ve hürriyetleri ihlâl ediyorsa bağlılık özgürlük getirmez, tam aksine çoğunlukla özgürlük, kanun marifetiyle kısıtlanmış olur. Hukuku üstün kılan sadece kanunun varlığı değildir. Kanun ve tabi olduğu hukuk, evrenselliğin yanı sıra, zamanın ve mekânın üstünde ve herkese eşit mesafede olmalıdır. Sadece kâğıt üzerinde değil pratikte de kanuna bağlı olmak gerekir.
İnanç ve yaşam tarzı hürriyetini kısıtlayan yasaklardan oluşturulmuş yasalarla yönetilen kişiler hür kabul edilebilir mi?
Bu tam anlamıyla hürriyet olmaz. Özgürlük, sadece fiziksel serbestiyet değildir. Fikrin, vicdanın, inanç ve yaşam tarzının da güvence altında olması gerekir. Bu alanların daraltılması durumunda kişi dışarda serbest olsa bile zihinsel ve toplumsal olarak baskı altında hisseder. Bu durum bireyin kendi öz hayatı üzerindeki karar yetkinliğini de zayıflatır. Böylece birey özne olmaktan uzaklaşıp, sistemin pasif, edilgen bir nesnesi haline dönüşmüş olur.
Topluma rağmen birey olmanın, kişisel kararlarla yaşamanın zorluğu nelerdir?
Birey, yalnızlıkla yüzleşmek zorunda bırakılır. Dışlanma, yargılanma hatta küçümsenmeye maruz kalabilir. Toplumla uyuşmayan kararlar bireyi sosyal çevresinden koparıp, anlayışsızlığın katılığında sıkıştırıp, duygusal yük birikimine yol açabilir. Kişinin iş imkânlarını da azaltıp hatta bazen tamamen yok edebilir. Kendi değerleriyle toplumsal değerler çatıştığında devam etme cesareti bulamazsa birey özgürlüğünden vazgeçmeyi tercih edebilir. Fakat birey kararlarının doğruluğundan eminse ve sonunda ebedî mutluluk müjdesi içeriyorsa, bu durumda zorluklarla mücadele etmek özgür ve bilinçli bir yaşamın temelini oluşturur. Kişiye zorluklara rağmen engellemelerle mücadele etmek, içsel huzur ve gerçek bir kimlik duygusu kazandırır.
Dinimiz İslâm ve hürriyet
İslâm, insanı kula kulluktan ve özgürlüğü kısıtlayan engellerden kurtarmayı amaçlamıştır. Bireyin kendisi ve özgürlüklerinin korunması dinin esasları arasındadır. Vahyin köleliğe karşı çağrısı sadece fiziksel değil, ekonomik, dinî, siyasal ve sosyal yönleriyle birlikte esaretin tamamını ortadan kaldırmaya yöneliktir.
“Müminlerin işlerinin çözümünde meşverete başvurulması, insanlara adalet ve hakkaniyetle hükmedilmesi, ancak liyakat sahibi yetki sahiplerine itaat edilmesi, emanetlerin ehline verilmesi” gibi evrensel nitelikli ilkeler vahiyle bildirilmiş, uygulaması ve tasarruf hakkı insanın özgür iradesine bırakılmıştır.
Yönetme emaneti, sosyo-politik açıdan kişi ya da gruplara değil, toplumun tamamına eşit ve özgür olarak paylaştırılmıştır. Devletin amacı ve varlık sebebi, vatandaşların hak ve özgürlüklerini korumaktır. Bireylerin hukukunu korumak ve adaletin ikamesi için yapılan akittir yönetim. Dolayısıyla hiçbir yönetim insanlar üzerinde mutlak bir güç ve vesayet hakkına bilhassa gücü başkalarının zararına kullanma özgürlüğüne sahip değildir. Kur’ân ortak akılla ve kamuoyunun katılımıyla özgür ve onurlu bir şekilde yaşamayı sağlayabilecek âdil bir yönetim şekline işaret etmektedir.
İnsan yapısı gereği güvende olmak ister. Hayatını tehlikeye atacak durumlardan oldukça kaçınır fakat çaresiz kalırsa da ölümüne savaşır. Bu sebepten anne kucağı, aile ocağı, devlet ve sancağı kutsaldır. İslâm’a göre siyasal iktidar kişi hürriyetinin varoluş alanını işgal etmeden, kendini hukukla ve toplumun maslahatıyla kayıtlayarak var edebilir. Ne bireyin bütün hakları siyasal erke teslim edilir, ne de devlet bireyin haklarını vesayet altına alabilir. Bireyin devlet çatısı altında kendini kaygıdan, korkudan emin hissetmesi çok önemlidir. Kişi güvende hissetmezse köleliğe boyun eğmesi ihtimal dahilindedir. Bedenini kurtarmak için ruhunun esaretini kabullenmek zorunda kalanlar da olabilir. Bazen de vehimlerin ürettiği gerçek dışı korkuların tahakkümüne girilebilir. Mutlak güce iman etmek, kişiyi böylesi korkulardan özgürleştirir ya da giderilmesi adına cesaretlendirir. Hakiki özgürlük, Yüce Yaratıcı’ya kullukta, kölelik ise Mevlâ Teâlâ’yı tanımamakta yatmaktadır.
Özgürlüğün ana temeli, bireyin kendi varlığı, eyledikleri, akıl ve kabiliyetleriyle birlikte yasaların mevcudiyetidir. Bu sebeple kişisel özgürlüklerin başkasının etkisinden uzak, kanun güvencesi altında olması gereklidir. Birey böylelikle özgürleştirilebilir ve özünü bulabilir. Bireyin özgür olması, özgürlüğü hukukun güvence altına almasıyla garanti olur. Dinimizce kişinin dininin ve ahlâkının gereklerini yerine getirmesi, ötekinin temel hak ve özgürlüklerine dokunmadıkça, tamamıyla kendi tercih ve vicdanına bağlıdır. Hayat özgürlükle anlamlıdır. Hayatın madden ve mânen kalitesi arttıkça özgürlüğün niteliği de artar.
Dinimize göre insan üretim ve tüketimde de başına buyruk bırakılmamış, kayıtsız şartsız özgürlük verilmemiştir. Burada da sınırlamalara gidilerek hareket alanı belirlenmiştir. Emeksiz kazancı hoş görmemiştir meselâ. Özel mülkiyetin kutsama derecesinde sevilip paranın ve sermayenin belli bazı kesimlerde toplanmasını yasaklamış, çeşitli yollarla paylaşılmasını sağlamıştır. Ekonomiyi ne kapitalist ne sosyalist ne de liberaller gibi ortaya koymuştur. Özel mülkiyet hakkını vermiş, özel teşebbüs ve kişisel kazanç özgürlüğünün teşvik edildiği serbest piyasa ekonomisi esas alınmıştır. Yeteneğe, beceriye ve sermaye sahibine sahip çıkarak piyasa şartlarında rekabetin sınırı “Muhakkak ki müminler ancak kardeştir” şeklindeki ilkelerle belirlenmiştir. Üretimde dürüstlük, tüketimde iktisat şiar kılınmıştır. Ekonomik alanda devlet milleti başka ekonomilerden bağımsız kılmazsa bireysel özgürlüğün anlamı da kalmamaktadır.
Ontolojik bakımdan insan özgür olmak üzere var olmuştur. Varlık özden öncedir. Özgürce bir yaşam inşâ etmek bireyi onurlu kılar. Fakat özgürlüğünü sonradan kaybedebilir. Veya bir menfaat karşılığında kendi rızasıyla ipotek edebilir. Sonrasında ise mâkâm, para, şöhret, şehvet gibi içsel köleliğin mahkûmu olabilir. Kişi içsel özgürlüğünü kazanmadıkça serbestiyetinin bir anlamı yoktur. Hürriyet, kişinin kendi içgüdülerinin mahkûmu olması değil, hâkimi olması ve gerektiğinde kendi kendine sınır koyabilmesidir.
Kişi, düşünce, din ve pratik hayatta özgür olduğunu hissettiğinde bu özgürlüğü sağlayan devletin, vatanın bağımsızlığına ve güvenliğine karşı duyarlılık ve bilinç geliştirir. Böylece birey özgürlük bilincinin gerektirdiği sorumlulukları kuşanmaya talip olur. Haklarının farkındalığı ve bunun temininin huzuru onu toplumsal değerlere katkıda bulunmaya sevk eder.
***
Hürriyet vatan ve millet
Arapça kökenli “vatan” kelimesinin dilimizdeki karşılığı “yurt” kelimesidir. Üzerinde yaşayan halkın, kültürünü oluşturduğu toprak parçasıdır. Doğup büyüyen, yerleşip üzerinde hayat kurulan, barınma ve bilumum ihtiyaçların giderildiği yerdir.
Bir toprak parçasına aidiyet duymak, sevmek, bağlanmak en önemli fıtrî ihtiyaçlardandır. Belki de hayatımızın sıfır noktasında annemizin kucağına düşüp, sonrasında da vatan toprağımızın üstüne bastığımız ve hayata ikisiyle birlikte başladığımız içindir “ana vatan” sevgimiz. “Ana” sevgisine benzetilen vatan sevgisi uzaklarda olunsa da özlenen, gidilemese bile var olduğunun bilinmesi insanı güçlü kılan yerdir. Vatanınız yoksa ya da var ama işgal altındaysa siz nereye giderseniz gidin özgür hissedemezsiniz, hürriyetin gururunu yaşayamazsınız. Küçük, toprakları verimsiz fakat her şeye rağmen varsa ve de bağımsızsa en güzel vatan sizindir. Bütün renkleri içine çekmiş ve gök semasına yayılan cümle renklerde kendisinden yayılıyor gibi dalgalanan bayrağınız sizin için göklerde süzülmeye devam eder. Şairin “Gölgende bana da, bana da yer ver” diyerek arzuladığı aynı bayrağın gölgesidir. Dalgalandıkça bireye “Özgürsün ve güvendesin ve de burası senin vatanın” mesajı verir gibidir. Herkes için vatanı kutsaldır ve de bu fıtridir. Uğruna mücadele edilecek en kutsal değerlerden biridir.
Üzerinde yaşanan coğrafyalarda, insanlar özgür değilse vatanın bağımsızlığından bahsedilemez. Bazen özgürlük mücadelesi yüzyılı aşan süreçler içerir. Vatan bütün ulu ve yüce değerleriyle kutsaldır. Vatan ile kurulan bağ, Allah’ın rızasına yöneltilirse manevî olarak çok daha güçlü olur ve yurttaşına ziyadesiyle güç verir. Kendisi için gerçekleşen mücadelelerin sonunda müjde vardır. Toprağını Allah adına koruyana, bu uğurda can verenlere Kur’ân-ı Kerîm’de cennet vaat edilmiştir.
İslâm tarihine baktığımızda özgürlük mücadelesi Mekke’de başlamıştır. Müminlerin hürriyet aşkı onları Yesrib’e hicret ettirmiş, Medine’nin fethiyle vatan toprağı edinilmiştir. İlk İslâm Devletinin çatısı altında hürriyet ile birlikte yıllardır süren savaşlar sona ermiş, çatışma güvene, vatan emniyete ermiştir.
Türk Dil Kurumu, milleti, “çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu” şeklinde tanımlamaktadır.
Millî tarih şuuru, aynı atadan geldiğine inanan insanlar arasında ortaya çıkar. Ortak dil, kültür, folklor, gelenek ve göreneklere sahip, aynı vatanda yaşayan insanlar aralarında aidiyet bilinci oluşturarak ortak hareket etmelerini kolaylaştırırlar. Vatandaşlarda ünsiyet duygusu, bir millete ait olma ve onun değerlerini özümseyerek yaşama ideali ortaya çıkar. Milleti ortak değerler oluşturur, kültür ve diller milletin varlığıyla yaşar. Sonraki nesillere aktarım sağlandıkça varlığı devam eder.
Milletler, vatan edindikleri toprağı kazanabildikleri gibi kaybedebilirler de… Fakat vatan ile birlikte millet bilinci de eş zamanlı olarak yitirilmez. Eğer sürgün veya parçalanmışlık çok uzun sürerse millî bilinç kaybolmayla, millî şuur dejenerasyonla karşı karşıya kalır.
Çünkü millet tesadüfen oluşmuş herhangi bir topluluk değildir. Tam aksine bilinçli, şuurlu insanların bir araya gelerek oluşturdukları topluluktur. Geleceğin teminatı için kuşaktan kuşağa aktarılan bir sevdayı, bir şiarı ve ortak bir dâvâyı doğurmuş topluluklardır. Soy birliği millî bilincin oluşmasını aktive ederse de soy üstünlüğü Rıza-i İlâhî çerçevesinde kabul edilebilir olmaktan uzaktır.
Nurettin Topçu, “Hoyrat ve kaba bir şovenizmden arındırılmış, kaynağını önce insana, sonra İslâm’a dayayan ruhçu bir milliyetçilik düşünülmelidir” demiştir. O’na göre “millî dâvâ” ırk üzerinden oluşturulamaz ve ortak idealler ve ortak misyonlar millî bilincin temelini oluşturur. Maddî ve manevî faktörlerden sentezlenen ortak bir duyuş, duruş ve şahsiyet milliyeti ifade etmektedir.
Özgürlük, hürriyet, tarihsel şuur, millî bilinç gibi kavram ve değerler ancak bağımsız bir devletin varlığında, hür bir bayrağın altında, boyunduruk altında olmayan bir ülkede, âdil bir idare edilişte vücut bulur, anlam kazanır. Bu da vatandaşın ülke içinde ve dışında onurunun, maddî ve manevî şahsiyetinin korunması, iç ve dış tehditlerden korunmuş bir sınır güvenliğini zorunlu kılar.
Güvenlik ve özgürleşmeyi en üst düzeyde tahkim edecek olan sınır güvenliğidir. “Ev alma, komşu al” sözü bize neler neler düşündürür. Komşumuzun kapısı kırık, duvarı yıkıksa, güvensizse kendimizi güvende hissedemeyeceğimiz bir gerçektir. Bu durumda biz evimizin kapısını, duvarını ne kadar güçlendirsek de bir yönüyle risk devam edebilir. İşte sınırlarımızda da durum bundan pek farklı değildir. Sınırları sadece askerî güçle korumaya çalışmak çok gerilerde kalmıştır. Askerî, siyâsî, ekonomik, toplumsal ve çevresel birçok alanda da güvenliği sağlamak zorunlu hâle gelmiştir.
Sınır güvenliği, yalnız kara sınırlarının değil, deniz ve hava sahalarının da yasa dışı giriş-çıkışlara, kaçakçılığa, her türlü terörize faaliyetlere, tehdidin bütün çeşitlerine karşı korunmasıdır. İstihbarat çalışmaların tamamından tutun da diplomatik iş birliği, askerî, fiziksel ve elektronik sistemlerle yapılan bütün mücadeleleri kapsar. Sınır güvenliği beka sorunsalını da beraberinde getirir. Çünkü sınırlar, egemenliğin ve toprak bütünlüğünün en somut göstergesidir.
Beka, bir devletin varlığını, egemenliğini ve bağımsızlığını sürdürebilme yeteneğidir. Toplumsal düzen ve barışın devamı, devletin bölünmez ve bütünlüğü ekonomik, kültürel ve siyasal varlığın idamesi gibi unsurları kapsar. Bu faktörleri tehdit eden tüm iç ve dış etmenlere karşı alınan tedbirlerin güvenliğini de içerir.
Güçlü bir devlet, sınır ihlallerine, kaçakçılığa, egemenlik ihlallerine, sosyal ve siyasal istikrarsızlaştırma kalkışmalarına karşı, yerinde, güncel ve insan eksenli beka stratejileri geliştirmek zorundadır. Geliştirilen yöntemler ve alınan önlemler olaya sadece bölgesel değil, ulusal ve küresel ölçekte de geçerli olacak bir yaklaşım oluşturabilmelidir. Çünkü ulusal güvenlik olmadan ulusal bütünlük olmaz; ulusal bütünlük olmadan bir parçası olunan ümmetin hiçbir derdine çare olunmaz. Dünya üzerinde tek bir millet olarak yaşamadığımız için sınır geçişkenliği kaçınılmazdır. Bu geçişkenliğin kontrolü güvenliği arttıracaktır.
Güvenlik ile özgürlüğün dengelenmesi, vatandaşlarını beka sorunuyla karşı karşıya bırakmaması da devletin en önemli varlık sebeplerindendir.



