Bedirhan’ın Gözleri

O gün güneş kaç saatte battı ya da Bedirhan eve kaç günde geri döndü kimse bilmedi. Ev dedim ama enkaz bakımından… Bedirhan da canlı dönmedi evine. O günden sonra gülmedi, ağlamadı ve gözlerini hiç kapatmadı. Dışarıda kaldı gözleri. Dışarıda, diyorum ama dünyanın dışı bakımından…

GÖKYÜZÜNÜN mavi oluşunu denize atfeden yoktu burada. Çünkü deniz yoktu. Ortada bir gök de olmazdı çoğu zaman. Çoğu zaman, diyorum çünkü bu coğrafyada kimsenin zamanı da yoktu. Zaman yani, yaşamak bakımından…

Bereketli hilâl içerisinde geceler hareketli geçerdi. Nihayetinde savaş vakti oturamazsın, ayıplarlar. Gülemezsin de hatta. Tüm mutluluklar dışlanır hiç korkmamışlar tarafından. Hiç korkmamışlar, diyorum çünkü bunun en açık tanımı yeniden yazıldı. Şahit oldu geride kalanlar bin parçasından yüz binlerce kelebek uçan çocuklara. Geride kalanlar, diyorum, geride kalanlar ama vicdan bakımından…

Bedirhan tek ve en yakın arkadaşı gelinciğiyle konuşurken annesi sürekli ikazlarda bulunuyor, ayak altından çekilmesi için bağırıyordu. O sırada elleri yanaklarında yüzüstü uzanıp çiçeğine şarkılar mırıldanan Bedirhan hiç oralı değildi. Şehir yaşamından geriye kalan tek şey, birkaç elektrik direği ve ufak tefek ailelerdi. Aile diyorum, aile ama kardeşlik bakımından… 

Birileri devâsa mikrofonlarla patlama sesleri çalıyormuş gibi bir fon sesi vardı dört bir yanda… Nereye gidilirse gidilsin kaçılamayan, Nuh’un gemisinin dahi kurtaramayacağı sesler, kırılışlar, yıkılışlar…

Bedirhan için bu seslerin hiçbir önemi yoktu. Çünkü zaten şarkıları vardı onun. Annesi, babası, teyzesi ve diğer tüm büyüklere inat daha da alçalıyordu. Alçalmak diyorum, alçalmak diyorum ama kahkaha bakımından…

Elleri vardı Bedirhan’ın. İncecik parmakları, cılız çarpık bacakları ve kısacık boyuyla küçük ve esmer bir çocuktu. Ayakları çıplak ve nasırlıydı. Dokuz yaşında var ama on yaşında yoktu. Üç hafta olmuştu henüz gelinciğiyle arkadaş olalı. Ama bu süre Gazze’de üç insan ömrüydü. Üç koca hayat boyunca tek dostu, tek dalıydı. Sesler dayanılmaz boyutlara ulaştığında sol eliyle kendi kulaklarını, sağ eliyle de gelinciğini sakınırdı. Bomba sesleri her yanı sardığında cılız kolları kuşatırdı tek arkadaşını. Kimseyi rahatsız etmeden var olmanın oldukça sakin bir yoluydu bu.

“Bedirhan! Bedirhan!” Annesi bugün yetmiş ikinci kez adını söylüyordu. Eğer onun hayatında olmasaydı annesi ne yapardı? Ne derdi meselâ günde yüz kez? Yer, gök, bey, komşu? Hangi kelime tutabilirdi ki yerini!? Devâsa bir hiç…

Birden omuzlarında o koca elleri hissetti. Annesi tek hamlede kaldırıp salonun diğer tarafına savurdu minik bedenini. Yeni görevini ateşten gözlere bakarak anladı; iki üst sokaktaki teyzesini onlara davet edecekti. Annesinin bir parça un bulup yaptığı böreği hep birlikte yiyeceklerdi. 

Yol boyunca ayaklarının acısıyla konuştu. Hiç öyle olur mu demeyin. Konuşacak arkadaşlarınızın bir mezarı dahi yoksa, ayak tabanlarınıza espri bile patlatırsınız. Ya da taşlar tabanlarınızı patlatır. İkisinden biri, üçüncü olasılık yok.

Yollarda kıvrıla kıvrıla ilerlerken aklı hâlâ evde bıraktığı gelinciğindeydi. Korkan, titreyen, yalnız kalan gelinciğinde. En hızlı hâline büründü. Derhal eve dönüp kahraman olacaktı, en süper, hiper kahraman…

Heyecanla durdu teyzesinin kapısında. Sol tarafı olmayan kapıya parmağıyla dokunsa dahi açabilirdi fakat nezaketen vurdu dört kez. Hep dörtlerdi çünkü; şarkıyı, adımı, sesi, nefesi… İçeriden meraklı sesler yükselerek yaklaşıyordu. Son dört adım, dedi kendi kendine. Üç, iki, bir… 

Ve güm diye bir ses!

Ellerini başında birleştirip korkuyla arkasını döndüğünde gözleri büyüdü, büyüdü ve bir daha hiç kapatamadı onları Bedirhan. Annesi, teyzeleri, babası, kardeşleri ve gelinciği. Hepsi, hepsi birer toz bulutuydu şimdi.

O gün güneş kaç saatte battı ya da Bedirhan eve kaç günde geri döndü kimse bilmedi. Ev dedim ama enkaz bakımından… Bedirhan da canlı dönmedi evine. O günden sonra gülmedi, ağlamadı ve gözlerini hiç kapatmadı. Dışarıda kaldı gözleri. Dışarıda, diyorum ama dünyanın dışı bakımından…

Güveni kırıldı, öfkesine sarıldı. Işığı söndü evet, ama karanlığı büyüdü. Savaş hiç bitmedi. Yankılar dinip de teslim olmadı derin uykuya. Büyüdü ve büyüttü eline ne alabildiyse onu. Büyüdü, diyorum, büyüdü ama öfkesi bakımından…