“ASUMAN... sa… sakin ol! Biliyorsun çok yoğun…” demekten başka bir şey gelmiyordu adamın aklına. Karşısında gözlerinden ateş saçan fantastik bir yaratık duruyordu sanki. Sakinleştirmek mümkün olmayacaktı anlaşılan. Ne dediği anlaşılmayan ağzını her açışında görünen sivri dişleri oldukça korkutucuydu. Birazdan etine batacak dişlerin acısını şimdiden hissedebiliyordu. Kopan parçalar evin duvarlarına yapışacaktı. Elini, kolunu ısırsa sorun yoktu da her defasında kalbini hedeflemesi çok yıpratıcı oluyordu.
Ne yapabileceğinin şaşkınlığını yaşayan adamın paltosu geldi aklına. Şu kış günü en ideal korunma yöntemlerinden biriydi bu. Öyle ya, hem soğuktan korunacaktı hem de karşısındakinin ısırıklarından… Bugün sanki daha bir sivrilmiş dişler paltonun kalın kumaşını geçip etine ulaşamayacaktı. Basit düşünüyordu adam. “Basit düşün, mutlu ol!” mottosu yakın zamana kadar işe yaramıştı ama anlaşılan artık “İnce düşün, hayatta kal!” şeklinde değiştirmesi gerekecekti sloganını. Bir an havada kendine doğru hızla yaklaşan sert bir cisim gördü adam. Kendini koruyacağını düşündüğü paltosuna ulaşmaya vakti kalmamıştı.
“Ne günlere kaldık Yarabbi!” dedi adam hızlıca evden çıkarken. Merdivenleri ikişer üçer atlayarak dış kapıya ulaşmaya çalışıyordu bir an önce. Dışarısı daha güvenliydi onun için. Hoş bu günlerde dışarıda da köpek dehşeti vardı ya! Neredeyse her gün köpek saldırılarıyla yaralanan hatta ölen insanların haberleri veriliyordu akşam bültenlerinde. Özellikle korumasız çocukların köpek saldırılarıyla parçalanması dehşet vericiydi. Sokağı dönmeden önce gelen var mı diye arkasına baktı adam. İnsanın önünden arkasından emin olmadan yaşamaya çalışması ne kadar zordu! Sürekli tedirgin olmak ve korkuyla yaşamak insanın devrelerini yakıverir alimallah.
Kaçar gibi, ki öyleydi, hızlı adımlarla yürüyen adam köşedeki bakkalı görünce ceplerini yokladı sigarası var mı diye. Yoksa bakkaldan fazla uzaklaşmadan tedarik etmeliydi. Çünkü birazdan lazım olacak, yakma ihtiyacı hissedecekti. Hatta şimdi varsa bir tane yakabilirim diye düşündü, tam zamanıydı ona göre. Olabilecek bütün ceplerinde dolaştırdı ellerini, bulamadı. İyi ki hatırladım fazla uzaklaşmadan, geri dönmek zor olurdu yoksa, nereden taşındık şu mahrumiyet bölgesine bilmem ki?
“Ah be adam, başka şeyleri de bu kadar yerinde ve zamanında hatırlasan olmaz mı? Bir yerlere not alsan, olmadı telefonuna kaydetsen, alarm kursan… Bunca yöntem varken sen neden tutup da hafızana, o unutkanlıkla övündüğün hafızana güvenirsin ki? Önüne gelene kapitalist düzenin oluşturduğu ve sürekli körüklediği tüketim çılgınlığı için vaaz vermenin bugüne kadar hiçbir faydasını görmediğin gibi sürekli zararını görüyorsun. Ama bir türlü de akıllanmıyorsun. Belki de sıkıntı burada, teslim olunca kendimizi akıllanmış hissediyoruz. Teslim ol, mutlu ol! Sorun çıkmasın, huzurumuz bozulmasın diye çıkarmadığımız ses içimizde pimi çekilmiş bombalara dönüşüyormuş kimin umurunda? Ne talihsiz bir adamsın be oğlum! Hem içeriden bombalanıyorsun hem dışarıdan. Akademisyen misin, savaşçı mısın belli değil.”
Bakkaldan içeri girdiğinde adamın yüzü yerdeydi. Başını kaldırıp kimsenin yüzüne bakmak istemiyordu. Biriyle göz göze gelse hemen kendisini tanıyacaklar ve işte o adam diyecekler diye korkuyordu. Dışarı çıkar çıkmaz aceleyle paketi açıp yaktı sigarasını. Derin derin soludu, solumadı da somurdu demek daha doğruydu. Duman duman olalı böyle bir özlenmişlik, tütün tütün olalı böyle hasret görmemiştir. Bir nefes, bir nefes daha derken dışı etten kemikten içi dumandan müteşekkil bir adam oluvermişti birkaç dakika içinde. Nikotinin kendisine nasıl bir fayda sağlayacağını bilmiyordu adam aslında ve üstelik de dumanın ruhuna iyi geleceği kapitalizmin reklâm kokan hareketleri sonucu beyninde oluşmuş algıdan başka bir şey değildi.
“Sevgili içici, canın her sıkıldığında bir sigara tüttürmelisin. Hatta ardından bir tane daha, öyle ki bulunduğun yeri dumana boğmalısın. Efkârın dumana galip gelmeli ve paketi bitirene kadar malum hâlin devam etmeli. Üstelik bunu neşeliyken de yapmalısın. Yemek sonrası da iyi gider, çayla da güzel olur.”
Seri şekilde evinden uzaklaştıktan sonra cadde boyu yürümeye başlayan adam göz ucuyla gelip geçenleri süzüyordu. İnsanların yüzlerinde kendininkine benzeyen bir hâl görmeye çalışıyordu. Ne yapacağı konusunda hiçbir fikri olmadan yürüyen, yüzü düşmüş, elleri cebinde, büyük kıyametin hiçbir alamet göstermeden şu dakika kopması için dua eden başka adamlar görmeye çalışıyordu. Çünkü dışarıdan nasıl göründüğünü merak ediyordu adam. Tecessüs nasıl güçlü bir duyguydu ki o hâlde bile galebe çalıyordu insanda. Bilmiyoruz, belki de şöyleydi; yalnızlığını, tek başınalığını ve direnişini selamlamak istiyordu:
“Yaşasın varoluş mücadelemiz, yaşasın hanelerimizdeki bağımsızlığımız. Hocam sus! Birazdan olmasa da akşama, akşam olmasa da gece döneceğin dört duvar arasında nasıl bir bağımsızlıktan bahsediyorsun? Başında patlayan kabaklar yüzünden semt pazarlarında kabak sıkıntısı yaşanır oldu, haberin yok mu?”
Eliyle başının ağrıyan yerine dokundu adam. Gidip biraz zaman geçirebileceği bir yerler geçirdi aklından. Uğrayabileceği yerleri kafasında eledi bir bir. İyi adamdır Süleyman, ama bu saatte yerinde yoktur. Harun? Neşeli bir arkadaş, bozmayalım şimdi neşesini. Elinde biraz uzakta da olsa parktaki banklardan başka bir şey kalmamıştı. Sabah başlayan ve hâlâ çiseleyen yağmurdan mütevellit oturabileceği bir bank bulamayacağını düşünen adam yürümeye devam etti. Ne kadar uzağa gidebileceğini o da kestiremiyordu. Yorulduğum yere kadar diye düşününce durdu birden…
“Şu andakinden daha yorgun nasıl olabilirim ki? Bir gün omuzumda, bir gün sırtımda her gün kalbimde taşıdığım bu yükün yorgunluğu ile yeterince yorgun sayılmaz mıyım? Bunun ölçümünü yapıp kararını verecek merci neresidir? Ayaklarımda bir direnç, gözlerimde kaybolmuş bir ufuk… Şehrin bütün sokak başlarına az önce çakılan çıkmaz tabelası… Necati sen öl oğlum! Hemen şimdi, öl ve şu çıkmaz sokaklardan birinin dibine gömsünler seni. Öyle öl ki ölümünden bir şey anlamasın insanlar, böylece onlardan intikamını da almış olursun. Sen yaşamaktan bir şey anlamadın onlar da senin ölümünden.”
Bir anda yolun karşısına geçmeye karar verdi. O karar vermedi de aniden birisi kolundan çekip karşıya sürükledi sanki.
Adam başından çektiği eline baktı. Parmak uçları kızarmıştı. “Ben…” dedi adam, “Dünyayı kimden satın almıştım ki öde öde bitmiyor bir türlü bedeli. Her gece uykularımı bölen kabuslarla ödedim, bir günü bin yıl eden sancılarla ödedim, suya düşmüş umutlarla ödedim, kalbimi yaprak gibi titreten korkularla ödedim.”
Adam yanında aniden duran arabanın acı fren sesiyle irkildi. Sürücü “Yoldan çıkmışsın be adam” diye bağırıyordu. “Oysa ben yola çıkmak niyetindeydim” dedi adam kızgın sürücüye. Anlamadı, anlamadığını anlamsız el kol hareketleriyle ifade etmeye çalışan sürücü çareyi basıp gitmekte buldu.
Bu dünyadaki fren sesi bile acı, görüyorsun değil mi Necati? “Emin değilim artık, görüyor muyum? Gerçek ile hayal arasında bir sarmalın içindeyim. Ayırt edebildiğim şeylerin gerçekliğine kendimi ikna edemiyorum. Gözümün gördüğü etrafımdaki her şey çok fantastik. İnsanlardan çok uzakta olmalıyım ve sanırım Tanrısal bir süzülüşle kat etmiş olmalıyım bu mesafeyi. Umudum kimsenin umuduna benzemiyor. Muhtemelen gördüklerimi daha önce benden başka kimse görmemiştir.”
Beyaz rengin hâkimiyetinde metalik soğuklukla dolu bir yere çıkmıştı yola çıkmak isteyen adamın yolu. Uzay mekiğine benziyordu. Gözlerini kırpıştırdı. Her tarafta elektronik aletler, ne işe yaradığı hakkında en ufak bir fikrinin olmadığı renkli renkli düğmeler, monitörler… Koca koca tüplerin içinde dolaşan adamlar durmadan içeri girip çıkıyorlardı. Her şeyi daha net görebilmek umuduyla irice açtı gözlerini. Göz bebekleri büyüdükçe etrafındaki aletler de orantılı olarak büyüyordu sanki. Su, dedi adam elini tekrar başına götürerek.
Susadığını hissettiğinde birden elinde koca bir bardak peydah olunca küçükken öğrendikleri geldi aklına, cenneti böyle tarif etmişlerdi: İstediğin ve aklına getirdiğin her şeyin anında gerçekleştiği bir yer… “Asuman, gelme aklıma demenin faydası olur mu ki?” derken bile aklındaydı… Burası orası olabilir miydi? Bardağı kafasına dikip bir solukta bitirdi, ama susuzluğu gitmemişti. Ardından bir bardak daha içti, yine geçmemişti susuzluğu. Sonra suyun kaynağını gördü. Şırıl şırıl akan berrak bir nehirdi burası. Eğilip başını uzattı nehre doğru, ağzını açabildiği kadar açıp daldırdı nehre. Nehir kurudu neredeyse lakin susuzluğu geçmedi bir türlü. Yalancı cennet dedi kendi kendine. Tıpkı Asuman’ın gözleri gibi. “İlk kez onun cennet bildiğim gözlerinin içine düştüğümde anlamıştım cennetin de yalancısının olduğunu.” Elini uzattı, nehrin musluğunu kapattı. Musluğunu kapatınca ayakları kuma battı adamın. Şairin sözleri geldi aklına: “Buralarda bir çöl olacaktı bir de Leyla… Haber verin şuaraya Mecnun olmaya geldim.” Mecnun olamadı adam, zaten cennetin yalancı olduğu anlaması da C demekten daha kısa sürmüştü.
Bulunduğu yerin garipliği adamda eve dönme isteği uyandırmıştı, fakat ve dönebilmenin bir yolu gelmiyordu aklına. Dönmenin bir yolunu bulamayınca garip bir rahatlama, tuhaf bir mutluluk hissetti. Gözlerini kaldırdı karşısındaki sonsuz karanlığın içinden, sayısız yıldız merhaba diyordu adama. Ayağa kalkıp etrafı dolaşmaya başladı, onu kimse fark etmemiş gibiydi. “Bu da güzel…” dedi adam. “Kimseye bir şey anlatmak zorunda kalmayacağım. Ama buranın neresi olduğunu da öğrenemeyeceğim.” Etrafta dolaşan hortumlu adamlar dikkatini çekti. Hepsi birbirine benziyordu, bir tuhaflık daha vardı ki birbirine benzeyen adamların hepsi de kendisine benziyordu. “Bunların hepsi bensem, ben kimim? Buraya gökten düşmediysem bir kapısı olmalı… Hımm burası gökyüzü olabilir mi?” Kapıyı bulamayan adam pencerelerden birine elini uzattı. Pencere sandığı bölümün aslında bir boşluk olduğunu anladı. Boşluğa doğru uzattı kafasını, az önce gördüğü yıldızların her biri aslında başlarında lambaların yandığı bir mezardı. “Çok dalga geçmiştik ama bazılarının ışıklar içinde uyudukları gerçekmiş” diyerek güldü kendi kendine. Güldükçe başındaki ağrıyı daha çok hisseder oluyordu. Bu hâlde bile espri yapabildiğine şaştı. “Düşünüyorsam o hâlde varım, espri yapabiliyorsam hâlâ canlıyım, aklım başımda. Aklım başımda anladım da başım nerede?”
Mezarlıktaki sessizlik korkunçtu, korkunç sessizlik gittikçe çıldırtıcı bir hâl almaya başlamıştı. Adam karanlıkta daha fazla şey görebilmek için gözlerini daha fazla açmaya çalışıyordu. Gözlerini çok açarsa çok şey görebileceğini sanıyordu. Anlaşılan yanılgılarını buraya da taşımıştı. “Yanılgı yanılgı küçülen bir Necati’sin sen” dedi adam kendi kendine. Ne diyorsa kendi kendine diyordu zaten. Sonra yine kendi kendine “Buradan, bu karanlıktan çıkmanın bir yolu var mı Necati?” diye sordu. Sorabileceği başkaları olsa onlara sormayı da deneyecekti ama ayakta dolaşan bütün yüzler aynadaki aksi gibiydi adamın. “Kimi sevsem sensin” dizeleri geldi aklına şairin. “Kime baksam benim” dedi adam.
Mezar taşlarından birinin üzerindeki yazıyı okumak için eğildi. Avucunun içinde oluşan aydınlığı tuttu taşa doğru. Taş aydınlandıkça yazılar parlaklaştı, okuyamadı. Diğer mezara geçti, onda yazı yoktu. Yazı yerine bir adam kafası çizilmişti. Taştaki kafa karaya vurmuş balık gibi ağzını açıp açıp kapatıyordu, ne dediğini bir türlü anlayamadı. Başını kaldırdığında taşların hareketlendiğini, üstüne doğru geldiğini gördü. İrkildi, korkup kaçmaya başladı fakat koşması koşmaya benzemiyordu, olduğu yerde patinaj yapıyordu adeta.
Buraya geldiğine pişman olmuştu, keşke yıldızları bu kadar merak etmeseydi. Geri dönmenin bir yolunu bulmalıydı. Ama yola benzer bir şey de görünmüyordu, sonsuz bir boşluğun içinde koşuyor mu, düşüyor mu anlayamadığı bir biçimde çırpındığını hissediyordu sadece. Çırpındıkça kollarından tüyler dökülmeye başladı. “Madem öyle, kuş gibi uçmayı denemeliyim bir kere de…” Kollarını kanat gibi açıp daha hızlı ve var gücüyle çırpmaya başladı. Çırptıkça kolları uzadı, genişledi binlerce telek oluştu. “Bu defa oldu galiba…” diyerek sevinçle bir kartal gibi ağır ağır salladı kollarını.
Yavaş yavaş bilincinin yerine geldiğini hissediyordu adam. “Madem istediğimde bir kartal olabiliyorum ve uçabiliyorum, o zaman istediğimde başka bir şey de olabilirim. Madem istediğim şey olabiliyorum, o zaman istediğim yere de gidebilirim, istediğim yerde de olabilirim. Olmak istediğim şey ne olabilir meselâ ya da olmak istediğim yer?” diye düşündü adam? Ne olmak istediği şey ne de olmak istediği yer konusunda bir şey gelmedi aklına. Kararsız kalınca kanatlarının yok olduğunu gördü. Bu imkânın geçici bir süreliğine kendisine sunulduğunu o zaman anladı. Kullanamayınca geri alınmıştı anlaşılan. Yeniden kara kara düşünmeye başladı adam. Düşünürken elini başına götürdü bir kez daha. Zihnindeki yorgunluk bedenine vurmuştu. Her yanı uyuşmuş gibiydi. Uyumanın iyi geleceğini düşündü. Paltosunu çıkarıp etiketinde yazanla eşleşen askıya astı. Geri döndüğünde üzerinde yeniden bir palto olduğunu gördü. Onu da çıkarıp etiketin işaret ettiği askıya astı. Aynı işlemi defalarca tekrarlamak zorunda kaldı adam. Bütün askılar dolmuştu ama elinde hâlâ etiketinde huzur yazan bir palto daha vardı. Ona uygun bir askı görünmüyordu. Bir askı eksikti anlaşılan. Etrafa bakındı, başka bir yerde başka bir askı olabilir miydi? Olamazdı, hepi topu zaten üç beş metrekare dairemsi bir odaya benziyordu burası. Duvarlar ve kapı aynı renk olsa gerekti ya da kapısı yoktu buranın, ama olmalıydı; bir çıkış mutlaka olmalıydı. Paltoların altında kalan kapıyı zorlukla bulup açtı. Kapıyı açtığında bir sürprizle karşılaştı. Karşısında sivri dişleriyle birazdan ağzından alev fışkırtacakmış gibi bakan fantastik bir yaratığın durduğunu gördü.
Bir an duraksadıktan sonra kapıyı tekrar kapattı adam, askılarda bir eksiklik olmadığını anlamıştı. Elinde kalan ve etiketinde huzur yazan paltoyu yeniden giydi, düğmelerini sıkıca ilikledi. Sonra dilinde bir türküyle az önceki yıldızlarla dolu boşluğa doğru yürüyüp gitti.



