Bazen yanlış yapmaya mecbur kalır, vakti gelince düzeltir insan

Güçlü olmaktan da, güç kazanma ihtiyacından da kaynaklansa, bir şeyler değişiyor artık. Kuru temizlemeden gelmiş ve senelerdir gardıropta bekleyen “Millî Görüş gömleği” yeniden giyiliyor sanki. İttifakın ortağı MHP’nin de sık sık gönlü alınarak, İslâm ahlâkıyla yoğrulmuş, milliyetçi çizgilerle bezenmiş kararlar çoğalıyor.

AYASOFYA ile başlayan farklı bir rüzgâr var Türkiye’de. Sanki daha bir içimizdekileri icraata döker olduk. Dizginlediğimiz hayâllerimiz birer birer olacakmış gibi bir havaya girdik. 2021 de bu açıdan AK Parti gibi düşünmeyenleri çılgına döndüren bir yıl olmaya başladı, çok şükür! Ama neden 18 sene sonra?

İlk hedef 2023… Bu hedefe ulaşmak için AK Parti ve Erdoğan’ın 1994 ve 2002 ruhunu yeniden yakalaması ve aldığı kararlarla bunu topluma gösterebilmesi şart. Bunu yaparken “Neden şimdi?” diye sormak bize bir şey kazandırmaz. “Doğru zaman şimdiymiş” demek gerekir.

Herkesin AK Parti’ye yamamaya çalıştığı, zinayı suç olmaktan çıkaran Anayasa Mahkemesi kararları, aileyi koruma konusunda Anayasa’nın Devlete yüklediği sorumluluğu hiçe saymıştı. O tarihlerde AK Parti kurulmamıştı bile. Ancak iktidarda olduğu 18 sene boyunca dilediği her kanunu çıkaran, dilediğini değiştiren ya da iptal eden AK Parti, AB müzakere sürecinin akamete uğraması ile tehdit edildiği için zinayı yeniden suç olarak tarif edecek bir kanun çıkarmaktan imtina etmişti. Özellikle muhafazakâr seçmenin içinde bir yara oldu bu konu sürekli. İyi niyetini ve İslâmî değerlere bakışını bildiğimiz Erdoğan’ın bu konudaki geciken özeleştirisi bile bir çözüm adımı getirmedi maalesef.

Mayıs 2011’de İstanbul Sözleşmesi imzalandığında, sözleşmenin iyi niyetli maddelerini okuduk hepimiz. Sözleşmenin içine özenle gizlenen kötü niyetli maddeler ise çoğumuz tarafından geç fark edildi. Devlet, görevi gereği o gizli maddeleri imzalamadan önce çözmüş olmalı diye düşünüyorum. Ama öyle zannediyorum ki, üstesinden gelebileceğini, sorunun toplumsal hayatın ve aile birliğinin altına dinamit koyacağını, LGBT için bir hukukî alan açacağını tahmin edemedi herhâlde.

Hâlbuki biz Erdoğan’ı çok iyi tanıyoruz; İBB Başkanlığı döneminde de, Erbakan’sız Saadet Partisi’nden ayrılıp AK Parti’yi kurduğunda da, Başbakanlık yaptığında da, Cumhurbaşkanlığında da… “Millî Görüş gömleğini çıkardık” dediğinde o gömleği ütülenmek için çıkardığını, AB müzakereleri için verdiği tavizlerin Avrupa ve dünya siyâsetinde var olma savaşının bir parçası olduğunu biliyoruz.

“İki ayyaş” tanımıyla, birilerini nasıl kategorize ettiğini açıkça ortaya koyduğunda sene 2013’tü. Bu söz sonradan çok toparlanmaya çalışıldı ama lâf ağızdan çıkmıştı bir kere; kastını, aynı fikirde olan bizler biliyoruz. Önce 2012’de ve tekraren 2016’da “Dindar nesil yetiştireceğiz” dediğinde de niyetini biliyorduk Erdoğan’ın. 2019’da Ayasofya konusunda şartların henüz olgunlaşmadığını söylediğinde ise merhum Erbakan’ın yaktığı ateşin Erdoğan’ın içinde hâlâ sönmediğini biliyorduk.

Velhâsıl, Erdoğan’ın eylemleri değişiyor olsa da kendi değişmedi aslında. Siyâseten güç kazandıkça inandıklarını hayata geçirmeye başladı genellikle. Bazen de -şimdi olduğu gibi- siyâseten sıkıştığını hissettiğinde özüne dönmeyi tercih etti galiba.

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı yapılması, ardından Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı ve sonrasında gelen Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne geçiş ve Öğrenci Andı’nın kaldırılması hep güce bağlı hamlelerdi meselâ. Dış politikada bağımsızlık savaşı verirken tarihe geçen “One minute” ve “Dünya beşten büyüktür!” sözleri, Suriye, Libya ve Akdeniz üzerinde oynanmak istenen oyunları bozarken, ABD, AB ve Rusya’ya verdiği ayarlar da hep güç göstergesiydi.

Ama…

Ayasofya, muhafazakâr kesim için bir dönüm noktasıydı. Tam da AK Parti’nin bu kesimden aldığı oyların ufak tefek kayıplar yaşama ihtimâli üzerine alındı bu karar ve geç kalmış da olsa doğruydu.

Oğuzhan Asiltürk ile alenen yapılan görüşme de önemliydi. Yıllardır rakip olan aynı yuvanın evlâtları, sonunda konuşabilme iradesi göstermişlerdi. Bu, sadece Saadet Partisi’nin Cumhur İttifakı’na katılması için atılmış bir adım değildi ve zaten böyle bir katılım için şartlar (Karamollaoğlu varken bu birlikteliği zor görüyorum) henüz olgunlaşmamıştı. Amaç, Asiltürk kanadını AK Parti’ye yakınlaştırarak Millet İttifakı’nı bir puan bile olsa yıpratmaktı ve siyâseten doğruydu.

Ardından İstanbul İl Başkanlığı sürprizi geldi. Neredeyse tüm tabanın Metin Külünk ve Mücahit Birinci isimleri üzerinde yorumlar, hatta kampanyalar yaptığı bir dönemde, Osman Nuri Kabaktepe tepeden inme il başkanı oluverdi. Allâh biliyor ya, aynı kültürden gelmiş ama AK Parti’nin kapısından bile geçmemiş ve senelerdir kartvizitinde vakıf yöneticiliği dışında bir unvan bulunmayan birinin adını duyduğumda “Eyvah!” demiştim. Bana göre Kabaktepe, sosyal medyada bırakın AK Parti’yi, Erdoğan’ı bile takip etmeyerek siyâsî duruşunu deklare etmişti o güne kadar. İşin aslını ise kongre günü Erdoğan’ın ağzından çıkanlarla anladım. Meğer hedef, 94 ruhunu yeniden yakalamakmış.

Bunun benim açımdan tercümesi, “Saadet oylarına talibiz” şeklindeydi. Yanlış mı yaptı? Elbette hayır! 2023’e doğru giderken AK Parti hanesine yazılabilecek tek bir oyun bile önemi varken, hamle doğruydu. Ve gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, ilk bir ayında olağanüstü bir performans sergiledi Osman Nuri Kabaktepe.

Ve son olarak İstanbul Sözleşmesi hatasından dönülmesi…

2011’de imzalandığında hangi muhalefet lideri çıkıp Erdoğan’a teşekkür etti de bugün feshedildi diye veryansın ediyorlar?

45 imzacı ülkeden 11’inin ve AB’nin henüz kendi meclislerinde onaylamaya bile tenezzül etmedikleri, birçoğunun bazı maddelerine şerh koyduğu, Polonya’nın çıkma hazırlığı yaptığı bir sözleşmeden bahsediyoruz. Amaç kadını korumaksa, İslâm’ın kurallarını uygulamak, Anayasa’mızı ve kanunlarımızı buna göre düzenlemek yeter bize. Mesele LGBT özgürlüğü ise, en güçlü zamk ile yapıştırsanız durmaz bizde.

Erdoğan, senelerdir kendi parti tabanından da, diğer muhafazakâr kesimlerden de sıkça eleştiri alıyordu bu garip sözleşme hakkında. “Gözden geçirelim” dediği zamanlar olduysa da AK Parti içindeki bir kısım kadın vekilin sert direnişi ve belki de sözleşmenin yılmaz savunucusu KADEM’in yöneticisi olan kızının telkinleri ile hep ertelendi bu “gözden geçirme”. Sonunda -zaten varlığından rahatsız olduğuna emin olduğum- o ucube sözleşme bir gece yarısı tarihin çöplüğüne gidiverdi. Bu, hem siyâseten güçlü olmanın, hem de daha da güçlenmek için gereğini yapmanın ürünüydü bence.

Sonuç olarak, güçlü olmaktan da, güç kazanma ihtiyacından da kaynaklansa, bir şeyler değişiyor artık. Kuru temizlemeden gelmiş ve senelerdir gardıropta bekleyen “Millî Görüş gömleği” yeniden giyiliyor sanki. İttifakın ortağı MHP’nin de sık sık gönlü alınarak, İslâm ahlâkıyla yoğrulmuş, milliyetçi çizgilerle bezenmiş kararlar çoğalıyor. Ve inşâ-Allâh, Cumhur İttifakı, güçlenerek yeniden iktidara yürüyor…