“Bazen varı anlarsın yok ile”

İnsan kalbi, insanın asıl tahtı ve bizim inancımızda da Rabbimizin yere göğe sığmayıp bir tek mümin kulun kalbine sığdığı yerdir. Bu anlamda kırmamak ve iz bırakacak davranışlara sebep olmamak, bizim insan olma mahiyetimizin temeli olmalıdır.

AHLÂK felsefesinin belirli kavramları vardır. İyi, kötü, güzel ve çirkin gibi bu tür zıt kavramlar uzayıp gider. Bunlar karşıtlık içeren ifadeler, fakat kendi anlamı içinde tanımlamada bile çoğu zaman zorluk çekebiliyoruz. İyi kime göre iyi, kötü neye göre kötü? Yahut “İyi nedir, güzel kimdir, ahlâk nedir?” gibi kendi içinde çelişkiliymiş gibi görünen kavramları tanımlamak yerine zıddı ile anlamlandırmak, tanımlamanın ötesinde bir anlama seviyesidir.

Dönüp şöyle günümüzdeki insan ilişkilerine ya da sadece insanın kendisine bile baktığınızda, bu tanımlamaları yapabilmek öyle kolaylaşıyor ki… Meselâ ahlâkın ne olduğunu onun ne olmadığına, kötünün veya kötülüğün nasıl olabileceğine gerçek bir iyiliğe bakarak ve toplumdaki çirkinliklerin yerine güzellikleri görünce tüm sosyal kavramların ne olduğunu iliklerimize kadar hissedebiliyoruz.

“Bazen varı anlarsın yok ile” der Cahit Zarifoğlu. Ve bu deyiş, bizim anlayış seviyemizin her zaman olana değil, olmayana bağlı olduğunu gösterir. Sevginin, saygının, nezaketin ve inceliğin ne olduğunu satırlarca anlatsak bile bunu tam anlamıyla kendi içimize yerleştiremeyiz. Ama herhangi bir ortamda bunların olmadığını ya da giderek yok olduğunu hissettiğimiz vakit, o anda bu ifadelerin gereksinimi hayatımızda ilk sırayı alır. Çünkü hayatı yaşanabilir kılan unsur, maddî her şeyden önce insana anlam ve önem katan değerlerdir.

Ahlâkî değerleri insana kazandırma, öyle bir sosyal aktarım içeren süreçtir ki bunun eğitimi daha anne karnında başlayan değil, ebeveynlerin önceki yaşamlarını dahi içerebilen bir durum olabiliyor. Birey her ne kadar kendi varlığını ispat için türlü davranışlara girse de ahlâkın bir noktada genetiği olduğunu söyleyebiliriz. Bu aktarımı saf bir şekilde genetik aktarıma indirgemek elbette insanı sosyal çevreden soyutlanan bir varlık konumuna getirir. Değerleri aktarma, biyolojik anlamda bir genetik yönelim değil, birebir ilk sosyal çevre olan aile içinde kazanılan bir sosyalizasyon sürecidir.

Temelde insanın değerler dünyasının anlamının üstünlüğü, bunu kendinden daha üst bir otoritenin varlığını bildiğinde oluşabilir. Yani kişi, her türlü insanî ve ahlâkî davranışını kendinden üstün bir yaratıcının varlığını bildiğinde daha da anlamlı hâle getirebilir. Yoksa türlü ahlâkî değeri başka bir insan tarafından hoş karşılanmak için yaptığında tüm bu değerlerin içi boşalacak, geriye sadece karşılık bekleyen kişisel çıkar ilişkileri kalacaktır.

Ailede başlayan değer ve ahlâk aktarım süreci “Şunu yapmak, bunu yapmamak” üzerine şekillendiği sürece ahlâkî olarak toplumda hiçbir ilerleme kaydolmayacaktır. Bunun yerine neyi ne için ve kimi memnun etmek üzere yaptığını bilmek ve davranışlarımı bu düşünce ekseninde sergilemek gerekli. Kaldı ki, inanan insanlar olarak ahlâkî sorumluluğumuz, birbirimizden değil, Yaradan’ın rızasını ve en nihayetinde yaratılanı da razı ederek yine Yaradan’ın rızasını almaktan geçmelidir. Öyle ya, yeryüzünde eşref-i mahlûkat olmak bize bu sorumlukları vermektedir. Her türlü davranışımızın bir hesabı olduğu bilinci üzerinde bir yaşamdır hayatı anlamlı kılan. Empati yapabilmek ve bir noktadan sonra birbirini anlamaktır bizi diğer canlılardan ayıran.

Toplum içinde empati yapabilen insanların varlığını görmek, omzunuzda biriken yüklerin alınması gibi bir his verir. Yoksa yük olma işini çoğu kişi yapabiliyor zaten. Elbette kimse kimsenin yükünü taşımaz ama değil yük olmamak, hiç değilse kimsenin gönlünde kırgın bir iz bırakmamaktır mesele.

Dünya hayatının en güzel yanı, merhameti, vicdanı ve ahlâkı bütün olan insanların varlığıdır. Hayatı çekilebilir kılan şey, bu türden insanların varlığıdır. İnsanı kırmaktan imtina eden, kibir ile kendisini yüceltmeyen, kendi eksik benlik algısı ile başkalarına üstünlük kurmayan, tevazu sahibi insanlar… Yoksa başka açıdan bakarsak, dünya zaten incitenler ile dolu. Ama asıl olgunluk incitmemekte ve incinmemektedir.

Eski Mısır Medeniyeti’nde mumyalama işlemi yapılırken insanın tüm organları boşaltılıp (beyin dâhil) işleme tâbi tutulurken bir tek kalp yerinde bırakılırmış. Zira kalp, ruhun, aklın ve duygunun tahtı olarak görülüyormuş. İnsan kalbi, insanın asıl tahtı ve bizim inancımızda da Rabbimizin yere göğe sığmayıp bir tek mümin kulun kalbine sığdığı yerdir. Bu anlamda kırmamak ve iz bırakacak davranışlara sebep olmamak, bizim insan olma mahiyetimizin temeli olmalıdır.

Bize düşen, Yaradan’ı razı etmek üzere her şeyi hayatımıza dâhil edebilmektir. Edepten, ahlâktan, güzel ve iyi olandan yana nasibimizi artırabilmektir. Aksi hâlde edep ve ahlâkı çiğnemeyi zaman içinde alışkanlık hâline getiren kişi, zaman içinde nafile olan tüm ibadet dolu davranışlardan kendini soyutluyor, peşine Sünnet’ten uzaklaşıp en nihayetinde Allah’ın emrettiği farz ibadetleri, emir ve yasakları da yapamaz hâle geliyor. Bu sebeple parkta, durakta, markette, evde, iş yerinde ve insanın yüreğine dokunabildiğimiz her mecrada bizim temel kabulümüz, “Allah beni görüyor” bilinci üzerine olmalıdır.