KONU Malazgirt olunca bizim ışıklılara bir hâller oluyor. Her sene bu vakitlerde tüy dökme dönemine giriyorlar. Bulduğu her mecrada kıllarını, tüylerini döküyorlar.
“Mustafa Kemal olmasaydı vize ile gidebileceğimiz” Ahlat ve Malazgirt’te, Türklere Anadolu’nun kapısını açan Malazgirt Zaferi’nin 954. sene-i devriyesi görkemli ve şanına yakışır şekilde idrak edildi. Devletimiz tam kadro oradaydı ve hem Türkiye için hem de yakın coğrafyamız için önemli mesajlar verildi.
Evet, öyle diyor Sözcü “gastesi” yazarı Naim Babüroğlu, Mustafa Kemal olmasaydı Malazgirt’e vize ile gidebilirmişiz-miş…
Mustafa Kemal vardı ama Ata’nın doğduğu Selanik’e, Batı Trakya’nın tamamına, Musul ve Kerkük’e, Süleymaniye’ye ve Telafer’e, Ege’deki adalara, Kudüs’e, Şam’a, Halep’e vize ile gidiyoruz. Daha da sayarım ama gerek yok. Bunlar saylanmıyor sanırım Naim Babüroğlu tarafından.
Meselâ tarihte Babürlüler olmasaydı da Naim Babüroğlu olmazdı, Naim Babiloğlu filan olurdu haddizatında. O yüzden Babürlülere ne kadar minnettar olsak azdır. İyi ki de varlarmış.
İşin bir de şu veçhesi var ki konuşmaya değerdir: Sultan Alparslan olmasaydı Mustafa Kemal olmazdı… Hatta Sultan Alparslan olmasaydı Ankara’ya, Fatih Sultan Mehmet Han olmasaydı İstanbul’a vize ile gidebilirdik. Bu durumda Sözcü “gastesi” de olmazdı ve böyle bir manşet atılamazdı.
“Mustafa Kemal olmasaydı isminiz Yorga olurdu” diyenlerin ekserisinin çocuklarına Arya, Lina, Luna, Mia, Aleks gibi Öztürk’çe(!) isimler koyduklarına da şahit olmuyor değiliz.
Düşünüyorum da oksijen olmasaydı dünyada hayat da olmazdı. Adam adamı yese, dedem ninemi yerdi, o zaman ben de olmazdım.
Hayat ne kadar enteresan, öyle değil mi?
Sözcü “gastesi” okurları ve ultra laik Kemalist ışıldaklar idrak ve sorgulama yetilerini epeydir kaybettikleri için, böyle “sıra dışı” ve “göz kamaştırıcı” analizleri yemeye devam edeceklerdir.
Sonra da “Türkiye neden saman ithal ediyor?” diye şikâyetleniyorlar. Bu saman gibi haberleri yapabilmek için saman kâğıt kullanıyor Sözcü “gastesi”, yanlış anlaşılmasın.
Bir başka Sözcü “gastesi” yazarı Emin Çölaşan da benzer karın ağrısı içerisinde. Devletin FETÖ’ye savaş açtığı dönemde “Şimdi cemaate sahip çıkma zamanı” başlıklı yazıyı yazabilen bu zat da dökmüş tüylerini. Mevsim geçişlerinde oluyor böyle şeyler demek ki.
Neymiş efendim? Bu hükümet zaten 23 Nisan kutlamalarını yasaklamış, Kutlu Doğum Haftası icat etmiş, yani sicili bozuk. 30 Ağustos yaklaşıyor, şimdi de aynı sicili bozuk hükûmet Mustafa Kemal’i ve Zafer Bayramı’nı unutturmak için Atatürk’ün yerine 954 yıl öncesinin Malazgirt’ini koymuşmuş.
Kalan ömründe arka bahçesinde domates yetiştirmek için sahil kasabasına yerleşmiş emekli amcalar, cumhuriyet kadını teyzeler her sabah bakkaldan bir ekmekle birlikte işte bu “gasteyi” alıp, bu “muhteşem” analizleri okuyorlar. Torun tombalak severek mutlu olmak, gevşemek varken, mutsuzluk ve öfke biriktiriyorlar. Bir süre sonra sağlıklı düşünme yetisini yitiriyor ve vaktinden önce demans yaşıyorlar. Yazık değil mi o pamuk amcalara, teyzelere. Buna ne hakkınız var kardeşim?
Gerçekten 23 Nisan kutlamaları ne zaman yasaklanmış, hangi senelerde kutlama yapılmamış meselâ biz de bir bilsek ne güzel olurdu. Ama bu kitle biliyor işte, bilmek ne kelime bundan eminler bile.
Çünkü Sözcü okuyorlar, Halt TV izliyorlar. Orada tarafsız, objektif ve korkusuz yazarlar ve yorumcular var. Bizler “beyni emcüklenmiş geri zekâlılar” olarak derin bir cehalet içerisinde yüzerken, o yazar ve yorumcular takipçilerini mütemadiyen aydınlatıyorlar, ayık ve laik tutuyorlar.
Biz de kendi derdimize yanalım ya da boş verip, bunların bitmek bilmez yalanları yerine daha ciddi konuları konuşalım.
Malazgirt Zaferi’nin yıl dönümünde devlet erkanı Ahlat ve Malazgirt’te toplandı, hatta Bakanlar Kurulu da orada yapıldı. Erdoğan, yaptığı konuşmasında Gazze’den girdi, Suriye’den çıktı. Sert ve net mesajlar verdi. Konuşmasının manşeti ise “Kılıç kınından çıkarsa, kaleme ve kelama yer kalmaz” bölümü idi.
Nicedir Suriye’deki terörist yapı, arkasındaki İsrail ve ABD’nin desteği ile silah bırakmamakta diretiyor.
Paşalar gibi suyun ve petrolün başına kurulmuşlar, enerji kaynaklarına çökmüşler, Suriye’nin en verimli topraklarını işgal etmişler, özerk bir yapı içerisinde gül gibi geçinip gitmeyi, bölgede patlamaya hazır bir çıban başı gibi kalmayı planlıyorlar.
Bu onların planı tabii. Ama bir de Türkiye’nin planı var.
Altmış yıllık Baas rejimini devirip, sarı saçlı mavi gözlü Trump’ın dediği gibi Suriye’nin anahtarını eline alan Türkiye’nin sabrı taşmak üzere, hatta taştı bile.
Terörsüz Türkiye için atılan adımların nihai hedefi “Terörsüz Bölge”. Elli yıldır terör örgütleri ile sınanan, öldürmeyen şeylerin güçlendirdiği Türkiye, içerisinde olduğu gibi çevresinde de terörist yapılara izin vermeyecek.
Suriye’deki silahlar da o çanağın içine girecek ve yakılacak. İster seve seve, isterlerse de sevmeye sevmeye… Kendileri bilirler.
Bu ameliyenin gönüllü yapılması için de fazlasıyla beklendi. Ahlat’tan verilen kılıçlı mesaj bu terörist yapılara ve bu yapıların tasmalarını elinde tutan İsrail ve ABD’ye verilen son mesajdır kanaatindeyim.
Mesajı alıp almamak bundan kelli onların problemidir. Türk kılıcını çekerse kana bulamadan kınına sokmaz. Bunu en iyi düşmanlarımız bilirler. O kılıç gök girer, kızıl çıkar.
Ben “kılıç” diyeyim, siz Bayraktar TB3, Kızılelma, Tayfun, Bora, Çakır, Cirit, MAM-T vesaire anlayınız. Bunlar hangarlardan çıkarsa, kaleme ve kelama yer kalmayacak. Ve vakit yakındır da.
Türkiye Devleti halihazırda kırmızı bayrağı çekmiş durumdadır, siyah bayrak kalkınca o terör yapıları için iş işten geçmiş olacak.
İster misiniz Atatürk’ü unutturmak için her şeyi yapan bu hükûmet, düğmeye 29 Ekim yahut 10 Kasım’da bassın.
Bakın o zaman siz Sözcü’deki, Halt TV’deki yaygaraya. Öyle bir şey olursa -hafazanallah- şimdiden manşetleri görür, Uğur Dündar’ın o laik ve gevrek sesini duyar gibiyim. Yazın siz kenara. “Demişti” dersiniz.
Kalınız sağlıcakla efendim…



