Başka türlü kalıcı barış gelmez!

“Dışarıda bir ülke nezle oluyor, biz de içeride hapşırıyorsak” o zaman ülke olarak “dışa bağımlı” durumdayız demektir. Ülkemizde iktidara gelmek isteyenler önce gidip küresel güçlerden izin ve destek arayışına giriyorsa, ülkenin sanatçıları aldıkları ödül için gittikleri ülkede kendi milletini ve devletini küçümseyerek şikâyet ediyorsa, en kaliteli, tecrübeli insan kaynağımız ülkesine geri dönmeyi kendisi için bir “geride kalmak” diye tarif ediyorsa…. O zaman gelinen durum, oldukça vahimdir. Çünkü sadece politikanın içi dışı bir olmuş değil aynı zamanda büyük bir kültürel erozyon ve tarihî başkalaşma söz konusudur.


DÜNYA siyasetinde dış politika konuları ile iç siyaset arasındaki ilişki “doğrudan etkileşim” içinde değildir. Yani birleşik kaplar gibi işlemez. Hatta bu nedenle birçok ülkede vatandaşlar, devletlerinin dış politikasından bihaberdirler veya onları etkileyen bir sonuç olmadıkça pek fazla ilgilenmezler. Meselâ ABD vatandaşları tam da bu duruma uymaktadır…


Nitekim ABD vatandaşların çoğu birçok ülkenin haritadaki yerini bile zor hatırlar. Ve ABD’nin o ülkelerle ilişkilerine dair çok bilgi sahibi değildirler. Sahip oldukları bilgilerin çoğu da Hollywood ürünü filmlerdir. Bu filmlerin çoğu da ABD’nin dünyadaki sömürgeciliğini meşrulaştırmak amaçlı algı yönetme üzeredir.


Ancak dijitalleşme ve özellikle sosyal medya mecraları dünyada olup bitenlerden anında haberdar olunan bir iletişim ağı oluşunca, tabii olarak dünyadaki devletler vatandaşların görüş alanına giren, bilgi dağarcığına temas eden konularla ilgili yer yer açıklama yapmak durumunda kalıyorlar. Ve yine ancak bu etkileşime rağmen dünyada birçok ülkenin vatandaşı dış politika konuları kendilerini etkileyecek sonuçlar doğurmadığı sürece olup bitene ilgisizdirler.


Fakat bazı coğrafyalar vardır ki, dış politika ile iç politika arasındaki etkileşim yüksektir ve hatta bazı bölgelerde et-tırnak gibidir. Meselâ Ortadoğu gibi… Ortadoğu ülkelerinde hem içeride hem de ülke çevresinde olup bitenler arasında ciddi etkileşim alanları vardır. Bu durumun iki sebebi vardır:


Birincisi, Ortadoğu, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması sonrasında küresel güçlerin sömürgecilik bölgesi olmuştur. Sömürgenin devamı için Ortadoğu’daki her ülkede küresel güçlerin operasyon yapmak amaçlı örgütlenmeleri vardır ve çoğu ülkede yönetim, küresel güçlerin “taşeron” ülkesi durumundadır. O nedenle hem iç hem dış politikalarında bağımsız değildirler.


İkincisi, Osmanlı sonrası ortaya çıkan bütün ülkelerde “Batıcı” olan ve “Batılılaşmak” adına küresel güçlerle iş birliğini önemseyen “vesayetçi” sosyal tabakalar oluşmuştur. Yani ülkesini sürekli dışarıya şikâyet eden, ülkenin geleceğini dış güçlere bağlamış sosyal çevreler söz konusudur.  


Kuşkusuz Ortadoğu ülkelerinin en karmaşık olan iki ülkesi Türkiye ile sınır komşularıdır: Suriye ve Irak… Dolayısıyla küresel güçler açısından Türkiye’nin güçsüz, istikrarsız olması için bu iki ülke her zaman Türkiye’ye operasyon yapmak için kullanılmıştır.


Kırk yılı aşkın sürmüş PKK terör örgütünün arkasında uzun yıllar durmuş iki ülke, Suriye ve Irak olmuştur. Kuşkusuz onların vekâleten sürdürdüğü bu desteğin akıl hocaları İngilizler, Fransızlar ve ABD olmuştur.


Ayrıca Türkiye’deki tüm darbelerin arkasında ABD vardır. Yani iç politikadaki kırılma süreçleri de dış kaynaklı ve desteklidir. Dolayısıyla “dış güçler” ifadesi, iç politikadaki başarısızlıkları örtmek için kullanılan politik bir kurnazlık değil, iç ve dış politika arasındaki ilişkinin doğrudan ve etkileşimin yüksek olduğunu tarif eden çok yerinde bir tespittir.


İşte “Terörsüz Türkiye” projeksiyonu, tam da bu tuzağı boşa çıkarmak ve Türkiye’yi, iç meseleleri sürekli dışarıda örgütlenen bir durumdan çıkarma hamlesidir. Hatta milyonlarca Suriyeliyi barındıran Türkiye açısından iki sınır ülkedeki her gelişme, uzun bir süre etkileşim içinde kalacağından çok iyi yönetilmelidir.


Benzetme yerinde olacaksa, “dışarıda bir ülke nezle oluyor, biz de içeride hapşırıyorsak” o zaman ülke olarak “dışa bağımlı” durumdayız demektir. Ülkemizde iktidara gelmek isteyenler önce gidip küresel güçlerden izin ve destek arayışına giriyorsa, ülkenin sanatçıları aldıkları ödül için gittikleri ülkede kendi milletini ve devletini küçümseyerek şikâyet ediyorsa, en kaliteli, tecrübeli insan kaynağımız ülkesine geri dönmeyi kendisi için bir “geride kalmak” diye tarif ediyorsa…. O zaman gelinen durum, oldukça vahimdir. Çünkü sadece politikanın içi dışı bir olmuş değil aynı zamanda büyük bir kültürel erozyon ve tarihî başkalaşma söz konusudur.


Bu bağlamda Türkiye’nin etkin, bağımsız ve güçlü olması adına atılan her adım hayatî derecede öneme sahiptir. “Dışa bağımlı olmak” durumundan ülkeyi çıkaracak ve dış güçlerin boyunduruğundan azade kılacak projeler ve projeksiyonlar çok önemlidir.


Kuşkusuz etkin, bağımsız, güçlü ülke olmak ve kalmak noktasında en kritik alanlardan biri de “Savunma Sanayii” alanıdır. Nitekim “IDEF 2025- 17. Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı”nda millî gururumuz olan birçok ürün sergilendi. İHA-SİHA ile zaten dünya klasmanında önemli başarılara imza atılmıştı. Özellikle İran-İsrail Savaşı’nda “Füzeler ve Demir Kubbe” konusunun hayatiyeti görüldüğünden, Türkiye’nin bu konuda aldığı mesafe heyecan vericiydi.

 

Zaten Öcalan’a PKK’nın feshine yönelik çağrı ve ardından silahların bırakılmasının en önemli “ortam-şart” unsuru, savunma sanayiindeki başarı ve Kuzey Suriye içinde konuşlanmış TSK gücü idi. PKK’nın silahlarını bırakması sonrası gündem olan “Barışın güvencesi: Anayasa” gündemi de aynı stratejinin bir başka yönüdür. Bu strateji iç politikada “İç cephede güçlü, millî irade ile çözümlü” formülüdür. Dış politikada da “Etkin, bağımsız, güçlü Türkiye!” vizyonudur.

 

Ayrıca dünyadaki gelişmelere baktığımızda başta ABD olmak üzere birçok küresel gücün dünyaya hükmeden dış politikalarının geldiği nokta itibariyle iç politikalarını olumsuz etkilemeye başladıkları görülmektedirler. Özellikle ABD neredeyse iç politikasında “iç savaş riski” diyeceğimiz bir kargaşanın eşiğine gelmiştir. Nitekim Trump hükûmeti buna acil koduyla çözüm bulmaya çalışmaktadır. Trump hükûmetinin fark ettiği konulardan biri de şudur: Ne kadar çok ülkenin iç işlerine müdahil olurlarsa ve ne kadar çok savaş sebebi oluştururlarsa ABD bundan ciddi zararlar görüyor. ABD sadece düşman kazanmıyor, aynı zamanda ekonomisi de sarsılıyor!

 

Dolayısıyla dünya “küreselleşme” sürecinin sonuna gelmiş görülüyor. Demokrasi, insan hakları, uluslararası özleşmeler adı altında bütün ülkelerin hem dış hem iç politikalarını küresel güçlerin kontrolüne veren dönemin parçalandığı gözlemleniyor. Dünyada artık arayışlar başladı ve her ülke, iç politikasını dışa bağımlı olmaktan kurtarmak için can havliyle çaba sarfediyor. 

 

Bu arayışa “ulus devleti güncellemek” diyebiliriz. Ancak geçmişten ders alarak ve güncellemeyi de “yeni” üzere örgütleyerek bunu yapmak gerekiyor. 

 

Tam da bu bağlamda “Türkiye Yüzyılı” ve “Terörsüz Türkiye” projeksiyonu, bu ihtiyaca cevap veren vizyonlardır. 

 

TBMM çatısı altında kurulan ve merkezinde yeni anayasa için çalışmalar yapacak olan komisyonun da söz konusu dünyadaki bu gelişmeye ve ihtiyaca cevap verecek tarzda tespitlerde bulunması önem arz ediyor. Çünkü “dış güçler”den kurtulmanın ana kuralı, dışarıda bir “dış güç” olmakla mümkün. Bunun için de iç cephenin güçlü olması gerekiyor! O nedenle TBMM çatısı altında etkinleşecek komisyona “İç Cephe Komisyonu” dersek, yeridir! Aziz milletimizin iradesi bu komisyona destek vermekten yana olduğu için komisyonun da aziz milletin beklentilerine cevap verecek şekilde çalışması gerekir. Başka türlü kalıcı barış gelmez!

***



Bir solukta…

 

Kurtuluş Vahdette

 

Haklı olmak yetmiyor

          cânîyi durdurmaya

 

Dişini sökmez isen

 devam eder kudurmaya

 

İçerde güçlü ol ki

         gücün dışarı taşsın

 

Ondan sonra vur zâlime

     tarih imrenerek şaşsın

 

                            Celâlî