ABDULLAH Öcalan’ın 1999’da Kenya’da yakalanması sonrası (daha doğrusu hamileri tarafından çeşitli pazarlıklar sonucu bize teslim edildiğinde) kamuoyu genel olarak Türkiye’de artık terör sorunu için yeni bir dönemin başladığını ve kısa sürede bu sorunun biteceği düşünmeye başlamıştı. Pek çok kişi doğal olarak bu olayın örgütün çözülmesine neden olacağını düşündü. Ancak böyle olmadı. PKK, dağda daha fazla militan topladı, Suriye ve Avrupa’daki hücrelerini güçlendirdi. Zira örgütü destekleyen güçler için PKK’nın işi bitmemişti. Örgüt terörist faaliyetlerin dışında artık küresel güçlerin bölgede uyuşturucu, silah kaçakçılığı ve kara para trafiğinde kullandığı bir piyondu.
2009 yılında başlatılan “açılım” süreci, ardından gelen “çözüm süreci”, Devlet’in barış için attığı en cesur adımlardı. Mevcut iktidar, hem içeride hem dışarıda büyük risk aldı. Oslo görüşmeleri, Habur girişimi, İmralı trafiği, akil insanlar heyeti gibi adımlarla, toplumun tüm kesimleri barışa ikna edilmeye çalışıldı.
Ancak ne yazık ki bu çabalar da her defasında çeşitli provokasyonlarla baltalandı. 6-8 Ekim olayları, hendek terörü, Sur, Cizre ve Silopi’de yaşanan silahlı eylemlerle süreç kanlı bir örgüt, silah bırakmak yerine şehirlere yerleşmeyi, özerklik ilan etmeyi tercih etti. Yüzlerce güvenlik görevlimiz yeniden şehit oldu. Devlet’in tüm iyi niyeti istismar edildi. Dış güçlerin gölgesi, her adımın üzerinde hissedildi. ABD, YPG adı altında Suriye’de PKK’ya federatif bağımsız yapılar kurdurdu. Avrupa Parlamentosu, bu teröristlere sahip çıktı. Barış, bir kez daha rafa kaldırıldı.
Irak’ın Saddam sonrası resmî olmasa da parçalanması, Suriye’nin Arap baharı sonrası Esed rejimi tarafından iç savaşa sürüklenmesi, PKK ve uzantısı YPG tarafından ABD himayesi altında gayriresmi bir federatif yapının oluşmasına neden oldu. Örgüt iç savaşı ve bölgedeki kaosu kullanarak çeşitli bölgeleri işgal etti ve Türkiye sınırına dayandı.
Türkiye örgütün karanlık planlarını ve arkasında duran güçlerin bölgedeki oyunlarını Fırat Kalkanı (2016), Zeytin Dalı Harekâtı (2018), Barış Pınarı Harekâtı (2019) ve Bahar Kalkanı Harekâtları (2020) ile yok etti. Sınırımızda kurulmak istenen terör devleti engellendi.
Türkiye son on yılda aynı şekilde sınır içinde de terör örgütüne büyük zarar verdi. Özellikle Siha’ların, Atak helikopterlerinin envantere girmesi ile termal kameralar, sınır güvenlik duvarları, elektronik istihbarat sistemler gibi yerli ve millî modern teknolojik hamlelerin desteği ile ve elbette ki güvenlik güçlerimizin amansız mücadelesi sonucu ülkemizdeki terör örgütü üyesi neredeyse bitme seviyesine geldi. Hem doğudaki bölgelerimiz hem de sınırlarımız çok daha güvenli hâle geldi.
Peki, ne değişti de Türkiye çok daha güçlü ve avantajlı bir durumda iken örgüte adeta bir zeytin dalı uzattı?
Geçmişte barış süreçleri, genellikle zayıf olduğumuz dönemlerde, terörle mücadelede sahada zorlandığımız zamanlarda gündeme gelirdi. Bugün ise tablo tersine dönmüş durumda: Devlet’in eli çok daha güçlü. Yani artık “barış” bir taviz değil, güçlü olanın inisiyatifi hâline gelmiş durumda. Bu durum, masaya oturmanın dengesini değiştiriyor.
Yeni Ortadoğu, Yeni Türkiye
Ortadoğu büyük bir dönüşümden geçiyor. Saddam sonrası Irak, resmî olmasa bile parçalanmış durumdaydı. Esed sonrası ise Suriye’de iç savaş maalesef hâlâ bitmiş değil. ABD yeni dönemde bölgeden kademeli olarak çekilmeye başladı. Türkiye’nin sınırlarını korumak için oluşturduğu tampon bölgeler ve Esed’in devrilmesi sonrası İran’ın bölgedeki etkinliği kalmadı. Ukrayna savaşı Rusya’nın Ortadoğu’daki etkisini iyice azalttı. İsrail, ABD desteği ile birlikte İran’a savaş açtı ve İran’a çok ciddi zararlar verdi.
Bu savaşlar -aslında amaçlandığı gibi- bölgenin demografik ve siyasal bütünlüğünü bozdu. Ortadoğu bildiğiniz gibi çok karışık bir bölge. Etnik kimlikler yanında, ciddi mezhepsel ve dinî ayrılıklar yüzünden pek çok farklı azınlık grup ayrışmış duruma. Her kesim bölgedeki kaosu kendi lehine çevirmeye çalışıyor ve kendi çıkarları için ülkelerinin parçalanmasını umursamıyor.
İsrail, büyük İsrail hayalinin “Davud Koridoru” ayağını tamamlamak adına ortalığı karıştırmaya devam ediyor. Bu plan için Irak’ın, sonra Suriye’nin parçalanması, arından İran ve son olarak Türkiye’nin parçalanması gerekiyordu. Irak kısmen parçalandı. Suriye’de iç savaş devam ediyor ve o da parçalanmanın eşiğinde. İran büyük ölçüde etkisizleştirildi ve askerî gücünün büyük bir kısmı yok edildi. Yakın gelecekteki hedef İran’ın parçalanması…
İsrail ve arkasındaki Batılı güçlerin hedefi, bölgeyi istikrarsızlaştırarak işgal etmek... Bunun için bölgedeki tüm etnik kimlikleri ve mezhep farklılıklarını kullanarak ve açıkçası insanları kandırarak bölgeyi sonu gelmez iç savaşlara sürüklüyor. PKK işte tam da bu plana uygun olarak İsrail ve Batılı güçler desteğinde ülkemizde başaramadıklarını Irak’ta ve Suriye’de kısmen gerçekleştirmiş durumda.
Türkiye uzun süredir bu büyük ve kirli planın farkında. Devletimiz bölgeye barış ve huzur getirmek için çabalıyor ve bunun için her kesimle sürekli temas hâlinde. İşte Türkiye’nin terörü bitirmek adına attığı adımın temel sebebi bu… Türkiye, güçlü bir pozisyonda iken barış fırsatı sunarak bölgede karışıklık ve kaos isteyen İsrail’in planlarını bozmak istiyor.
Türkiye önümüzdeki süreci, tehditleri ve riskleri göz önüne alarak hem ülkemizin hem de bölgede bulunan tüm halkların geleceğini güvence altına almak için zor olanı yani barışı korumak için inisiyatif almış oldu. Ortadoğu yeniden şekillenirken, Türkiye bu duruma seyirci kalamazdı. Türkiye bu noktada figüran değil, senaryoyu yazan ve yöneten olmak zorunda…

Bu süreç, hâlâ provokasyonlara açık. Hem içerideki radikal unsurlar, hem dışarıdaki istihbarat örgütleri, Türkiye’nin huzura kavuşmasını asla istemeyecektir. Bugün hem Devlet içinde hem siyasette hem de aynı şekilde PKK örgütü içinde varlığını, gücünü, statüsünü teröre veya terörle mücadeleye bağlamış, savaşla ve acıyla beslenen radikaller ve hatta görevlendirilmiş kişiler olduğunu biliyoruz. Bu kişiler hiç kuşkusuz asla barış istemeyecek, süreci sabote etmek için ellerinden geleni yapacaklardır.
Peki barış olur mu? PKK gerçekten silah bırakır mı?
Elbette toplum olarak büyük ve haklı tereddütlerimiz var. Yaşadığımız tecrübeler bu işin çok kolay olmayacağını gösterdi bize. Bu kadar acı ve yıkımdan sonra bu süreç kolay olmayacak. Özellikle şehit aileleri, haklı olarak bu sürece büyük bir öfke ile tepki gösteriyor. Ama ne olursa olsun, savaşın acısı kadar, barışın sorumluluğu da ağırdır. Sadece öç alma duygusuyla değil, geleceği kurma sorumluluğuyla hareket etmek zorundayız. Çünkü çocuklarımızın bu acıyı yaşamaya devam etmemesi için, tüm acılara rağmen çocuklarımız ve geleceğimiz için barışı konuşmaya başlamalıyız.
Bu süreçte herkes büyük sorumluluk taşıyor. Herkes taşın altına elini koymak zorunda. Bugün sokakta herhangi bir vatandaşa hele hele bir şehit yakınına doğrudan “PKK ile barış konusunda ne düşünüyorsun?” diye sorarsanız, elbette ki çoğunlukla ve haklı bir tepki ile, “Hayır olmaz, kabul emiyorum, hakkımı da helal etmiyorum” diyor ve diyecektir. Ancak o kişiye “Artık daha fazla kan akmaması için, daha fazla ananın ağlamaması için, daha fazla çocukların anasız babasız kalmaması için, artık acıların ve savaşların son bulması için barış konusundaki çabalar hakkında ne düşünüyorsun?” diye sorsak, aynı kişi ne der acaba? Elbette ki her sağduyulu vatandaşımız, aksine sürece katkı sağlamak isteyecektir. Hiçbir şehit anası, hiçbir şehit yakını aynı acıyı başkaları yaşasın istemez. Geçmişi değil geleceği konuşmak lazım…
Bu süreç, hâlâ provokasyonlara açık. Hem içerideki radikal unsurlar, hem dışarıdaki istihbarat örgütleri, Türkiye’nin huzura kavuşmasını asla istemeyecektir. Bugün hemDdevlet içinde hem siyasette hem de aynı şekilde PKK örgütü içinde varlığını, gücünü, statüsünü teröre veya terörle mücadeleye bağlamış, savaşla ve acıyla beslenen radikaller ve hatta görevlendirilmiş kişiler olduğunu biliyoruz. Bu kişiler hiç kuşkusuz asla barış istemeyecek, süreci sabote etmek için ellerinden geleni yapacaklardır.
Provokasyonlar olacaktır. Şehit haberleri yeniden servis edilecektir. Özellikle sosyal medya üzerinden algı operasyonları yapılacaktır. Ama tüm bu tehditlere rağmen, Devlet ve halk güçlü ve kararlı olmak zorunda.
Bu süreçte yapılması gerekenler: Güvenlikten asla taviz verilmemeli. Süreç şeffaf ve milletin bilgisi dâhilinde yürütülmeli. Atılan her adımdan kamuoyunun haberi olmalı. Sosyal medya kontrol altında tutulmalı. Provakatif haberlere, hesaplara, kişilere hemen müdahale edilmedi. Şehit ailelerinin hassasiyetleri titizlikle dikkate alınmalı. Onların desteği mutlaka sağlanmalı. Örgütle pazarlık değil, sadece silah bırakma ve tasfiye süreci yürütülmeli. Silah bırakanlara af değil, denetimli tasfiye politikaları geliştirilmeli. Medya ve sivil toplum süreci sağduyuyla desteklemeli. Barış süreci, sadece güvenlik eksenli değil, sosyolojik ve psikolojik olarak da yönetilmeli.
Ülkemizdeki ve bölge ülkelerde yaşayan Kürtlerin, Türkiye’nin her şeye rağmen uzattığı bu elin kıymetini bilmelerini umuyorum. İsrail’in ve Batılı istihbarat örgütlerinin kendilerine kurdukları tuzağı artık görmek zorundalar.
Bugün elimizde tarihî bir fırsat var. İlk kez Meclis’te bu denli geniş bir mutabakat söz konusu. AK Parti, MHP, CHP ve DEM Parti, bu sürecin bir yerinden tutma iradesi gösteriyor. Özellikle MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bu konuda gösterdiği dirayetli ve yapıcı tutumu, sürece büyük bir meşruiyet ve siyâsî denge kazandırdı.
Barış, bir siyâsî proje değil, bir devlet politikasıdır. Bu süreç sadece hükümetin değil, milletin birlik ve beraberlik sürecidir. Şehit ailelerinin gözyaşlarını yok saymadan, onların aziz hatıralarına saygı duyarak ama çocuklarımızın geleceğini de düşünerek bu barışı inşâ etmeliyiz.
Herkesin, tüm siyâsî partilerin, medya organlarının, akademisyenlerin ve kanaat önderlerinin bu sürece destek vermesi gerekiyor. Artık bu topraklara kan değil, umut düşmeli. Eğer barış için bir daha şansımız varsa, onu kullanmak boynumuzun borcudur.
Acıyı gördük, şimdi umudu deneyelim.
“Bu topraklar çok acı gördü… Belki de bu yüzden, barış en çok bize yakışacak.”



