“Barış Pınarı Harekâtı” veya tarihi ânında yaşamak

“Barış Pınarı Harekâtı”, Devletimizin onur ve kararlılıkla attığı şerefli ve tarihî bir adımdır. Her yönüyle milletimize ait mükemmelliktedir. O harekâtın kararını verenler kadar, bizzat içinde yer alan asker, polis ve görevlilerimizin de her biri ayrı ayrı azizdir ve tarihte yerlerini almışlardır.

“HERHANGİ tarihî bir bilginin kaynağı olarak yüz kitap karıştıran bir insan, doksan sekizinin içinde bu camianın (Batı’nın) ismini bulamaz.” (Dr. Sigrit Hunke)

“Barış Pınarı Harekâtı”, 9 Ekim 2019 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri ve Suriye Ulusal Ordusu grupları tarafından Suriye’nin kuzeyinde, millî güvenliğimizi alenen tehdit eden PKK ve yandaşı PYD terör örgütüne karşı girişilen mücadelenin tarihî halkasıdır.

Bu satırların yazıldığı günlerde, ABD ve Rusya ile varılan mutabakat sonunda, terör örgütlerinin “güvenli bölge sınırı” dışına çıkarılması için tanınan süre henüz sona ermişti. Gerek ABD ve gerekse Rusya ile varılan iki ayrı mutabakatla Türkiye’nin son yüz yıllık tarihinde elde edilen ulusal bir başarı elde edildi. Şüphesiz tarihe de böyle not düşülecektir.

“Barış Pınarı Harekâtı” tek başına bugüne ait güncel ve aceleye getirilmiş bir eylem değil, aklıselim ile değerlendirilmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken son derece önemli askerî, siyâsî ve tarihî bir hâdisedir. Ayrıca ekonomik yönü de gözden uzak tutulamaz. Çünkü Barış Pınarı Harekâtı’nın her saniyesinin bir maliyeti vardır.

Harekâtın bir başka önemli yönü ise, “Orta Doğu coğrafyası” ve zamanlaması açısından da aynı zamanda tarihin devamı olmasıdır. Harekâtın en önemli bir başka yönü de “Tevhid mücadelesi”nin cereyan ettiği Orta Doğu coğrafyasında cereyan etmesidir. Hazreti Âdem ile başlayan Tevhid mücadelesi, bu coğrafyada hayat bulmuş, büyümüş ve yayılmıştır. Karşısına çıkan Haçlı ve putperest kimlik, Hazreti Âdem’den beri hiç değişmemiştir. O sebeple Barış Pınarı Harekâtı, Tevhid mücadelesinin önemli halkalarından biridir, ama sonuncusu olmayacaktır.

Tarih, sadece okunmak için değil, yaşamak ve geleceğe bağlanmaktır. Barış Pınarı Harekâtı, tarihte olduğu gibi günümüzde süren bir olgudur. Günümüzde de Tevhid taraftarı ile karşıtlarının saflarını alarak çarpışmalarından ibarettir. Gelecek nesiller bu halkaya yenilerini ekleyeceklerdir.

Önce Barış Pınarı Harekâtı ile ortaya çıkan milletlerarası saflaşmaya ve cephelere bakmakta fayda var. Orta Doğu’nun kalbine “devlet” kimliği adıyla paslı bıçak gibi saplanan Yahudi ve azat kabul etmeyen köleleri, ne yazık karmaşık safın en önünde, tebaası Müslüman ama başlarındaki emperyalist uşakları ile yönetilen ülkeler bulunmaktadır. Barış Pınarı Harekâtı’nın hedefine ulaşması, Siyonist yönetimi gasp ettiği ve gasp etmeye niyetli olduğu Nil ve Fırat arasındaki topraklarda artık rahat yüzü görmeyeceğinin canlı/diri bir işaretidir. O sebeple tepinmekte baş kölesi ve sömürgesi ABD’yi Türkiye’ye karşı kışkırtmakta ve kullanmaktadır.

Öte yandan İslâm coğrafyasında, ABD veya İngiliz plânı ve desteği ile iktidarlarını İslâmafobi üzerinde ayakta tutan kukla hükûmetler, bu harekâta karşı tavır almışlardır. Son derece önemli bu tavır, Tevhid akîdesi açısından doğru değerlendirilmeli. Çünkü Müslümanların başına musallat edilen emperyalist kuklaları eliyle kendilerini ve taşıdıkları köle ruhlarını sergilemektedirler.

Konunun tam bu noktasında emperyalizmin içimizdeki yardakçısı yani harekâtın karşısında safa duranları da unutmamak gerekiyor. Bu kesim, karşı desteklerini şimdilik medya aracılığı ile kamuoyu oluşturmakla meşgûl.

Barış Pınarı Harekâtı karşısında başta ABD olmak üzere Rusya, AB ve küsurat ülkeleri listeye dâhildir. En önemlisi, ABD’nin devletlerarası hukuk ve geleneğe aykırı olarak sürdürdüğü tutarsız, aynı zamanda ikiyüzlü, dost görünüp düşmanca ve sömürgeci tavrıdır. Harekât üzerinden henüz yeteri kadar zaman geçmeden gerçek niyetini açık seçik belli olmuştur. Her zaman olduğu gibi NATO müttefiki gibi görünüp düşmanca davranmaktadır.

Kuruluşunu Kızılderili kanı üzerine tesis eden ABD’nin, ilk günden beri insanlık için yararlı bir hizmeti olmamıştır. Japonya’nın Nagazaki kentine İkinci Cihan Harbi’nde attığı atom bombası ile binlerce masum insanı katletmiştir. Bu vahşi hâdise hâfızalardan henüz silinmemiştir, yenileri ile devam etmektedir.

Barış Pınarı Harekâtı’nın daha ilk günlerinde, bizzat kurguladığı DAEŞ liderini öz eliyle katletmesinin milletlerarası hukukta asal yeri ve bir benzeri bulunmamaktadır. Terör elebaşı Ebubekir el-Bağdadi’ye yaptıklarını sanki övünülecek bir olay gibi dünya medyasında kullanarak masal anlatır gibi duyurmuşlardır.

Burada gözden kaçırılmaması gereken son derece önemli bir hususun altını çizmekte yarar var: ABD, Suriye’de el-Bağdadi’yi infaz ederken terörü gerekçe göstermektedir. ABD’den binlerce kilometre uzakta infaz yapmaktadır. Buna karşı Türkiye’nin sınırlarını güvence altına almak için başlattığı meşru müdafaa alanındaki Barış Pınarı Harekâtı’na karşı çıkmakta, ülkemizi cezalandırmak için bahaneler arkasına sığınmaktadır.

Olay, çarpık, yanlış ve bir o kadar ABD’nin çirkin yüzünün görüntüsüdür. Çünkü ABD’nin görünen yüzünden ziyâde gizli yüzü önemlidir: Müttefik gibi görünüp düşmanca davranmak…

Önceleri sayıları büyük rakamlarla ifade edilen silah TIR’ları kime, niçin gönderildi? Elbette Türkiye’ye karşı kullandığı teröristlere... Dünyanın jandarması ABD, büyük bir devlet gibi değil, tam bir eşkıya gibi davranmaktadır. Çünkü büyük devlet olmanın kural ve kaideleri, terör çeteleri ile iş birliğine cevaz vermez. Ayrıca devletlerarası hukuk açısından bu, küçüklüktür! ABD, hemen yanı başımızda hedefi açık ve alenî düşmanla iş birliği yapmaktadır. Yetmeyip, 1974 benzeri ambargo hazırlığına girmiş ve vakit geçirmeden adım atmıştır.

Haçlı AB ülkeleri de Barış Pınarı’na karşı saf tuttular. Rusya, tıpkı ABD gibi Suriye’de petrolden faydalanmak için rol üstlendi ve amacına ulaştı. Görünürde petrol, asıl niyet Tevhid’i yok etmek ve Müslümanın mülkü ile Haçlıya hayat vermek demek; çünkü sahip oldukları zihniyet bunu gerektirmektedir. Başından beri Tevhid’in karşısına çıkanlar, hiç zihniyet değişikliğine gitmediler. Gidemezler. Çünkü Barış Pınarı’nın karşısına kilise karşı çıkmaktadır. Siyonizmin ön karakolu olarak hayat süren “Kilise”, Siyonizmin azad kabul etmeyen kapı kuludur.

Barış Pınarı Harekâtı, bir bakıma turnusol görevi yapmıştır. Kimin dost, kimin düşman olduğunu net ve fazla söze hacet bırakmadan ortaya çıkarmıştır. Milletlerarası ilişkilerde ülkelerin karşılıklı menfaatleri önemlidir. Dikkat edilirse, Barış Pınarı Harekâtı’na karşı tavır koyanlar için, Türkiye söz konusu olduğunda “menfaat”ten çok “din” faktörü öne çıkmaktadır.

ABD, lâik değil, doğrudan bir katmerli Haçlı devletidir. ABD’nin devlet yapılanmasında itici güç, Kilise’dir. O bakımdan ABD-Türkiye ilişkilerinde bir dostluk veya Türkiye’nin yararına bir menfaatten söz edilememektedir. PKK, ABD kilisesinin bir projesi olarak “Barış Gönüllüleri” eliyle tohumları ekilmiş, yeşertilmiş ve otuz beş yıldan beri ülkemizin başına belâ edilmiştir.

Son söz

Sonuç olarak, “Barış Pınarı Harekâtı”, Devletimizin onur ve kararlılıkla attığı şerefli ve tarihî bir adımdır. Her yönüyle milletimize ait mükemmelliktedir. O harekâtın kararını verenler kadar, bizzat içinde yer alan asker, polis ve görevlilerimizin de her biri ayrı ayrı azizdir ve tarihte yerlerini almışlardır.

Harekât, geldiği nokta itibariyle sadece bugünü ve sadece bizi değil tüm Müslümanların göğsünü kabartmıştır. Çünkü tarihten tevârüs eden “hilâl” ve “salip” çatışması devam etmektedir. Haçlı, bir kez daha yenilgiyi tadmıştır.

Sınır ve ötesinde düşmana ve teröre karşı göğsünü mertçe siper eden yiğitler, hilâlin kahramanlarıdırlar. Selâm olsun onlara!