İNSAN bir maksat -bir hikmet- üzere “yaratılmış” bir varlık. Yani “sorumlu” bir durumu var. İnsan sorumlu olunca da tabii olarak “yetkili” de bir varlık. Yeryüzünde halife olmak sorumluluğu ve buna karşılık akıl ile yetkilendirilmiş bir varlık. Kuşkusuz “yeryüzünde halife olmak” sorumluluğu noktasında insanlık ikiye bölündü: Emperyalistler ve Müslümanlar…
Emperyalistler, yeryüzünde halife olmayı dünyanın tabiatını teslim almak ve varlığı -eşya ve canlıyı- kontrol etmek içeriğinde uygulayanlardır. Müslümanlar ise yeryüzünün halifesi olmayı sorumluluk ve yetki veren Yaratıcı’nın tarif ettiği üzere uygulayanlardır. Dolayısıyla Müslümanlar dünyanın tabiatını teslim almak ve varlığı kontrol etmek gibi bir hedef, bir metot üzere hareket etmezler. Çünkü Müslümanların akidesine göre dünya ve varlık da insan ile aynı roldedir: Allah’a teslim olmak ve O’nu tesbih etmek...
Kuşkusuz “Allah’a teslim olmak” ancak yeryüzünde halife olma sorumluluğu ile birlikte ele alınacak bir kabûldür. Dolayısıyla yeryüzünde halife olmaya yabancılaşmış bir “teslim olmak” inancı İslâm şiarına aykırıdır.
Bu bağlamda Allah’ın insana, unuttuğu veya kendini yeterli görmekten kaynaklı azmasına karşılık vahyetmesinin de ana hikmeti şu olsa gerek: Hilafet misyonuna ilişkin “teslim olmak-halife kalmak” arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağına ve korunacağına ilişkin hidayeti göstermek...

Vahiyden anlıyoruz ki, emperyalistlerle Müslümanların arasında yeryüzünün halifesi olmak noktasındaki görüş-eylem farkına âlemlerin Rabbi bir tarafın lehine ve sonucu etkileyecek etkide “müdahil” değil. Ancak Müslümanlara Yaratıcı ile yaptıkları ahide sadık kalmaları durumunda sonucun Müslümanların lehine olacağına ilişkin müjdeler var.
Nitekim Müslümanların “Müslüman dünyanın bu trajik durumuna neden Allah müdahale etmiyor?” sorusunun/ merakının muhtemel cevaplarından biri de Müslümanların ahde uymamaları ve hatta emperyalist zihniyetinden etkilenmesi olsa gerek. Bir başka ifadeyle Müslümanların dünyaya ve varlığa bakışı emperyalist bakışa-algıya benzedikçe Müslümanların trajedileri de sonlanmayacak gibi…
Emperyalist algı-bakış belirtilerinden biri de “masum insanı öldürmek”tir. Vahye göre masum bir insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmek gibidir. Bu sebeple emperyalizmin tarihi, masum insanı öldürme sicillidir. Emperyalizmin dünya-evren ve varlık yönetme tarihi kan içici-akıtıcı doludur. Emperyalizm gemisinin üzerinde yol aldığı deniz, kan denizidir.
Tam da bu bağlamda vahyin Müslümanlara temel emirlerinden biri “Saldırı olmadıkça savaşmayacaksın!” kuralıdır. Savaşmak durumunda da “masumu öldürmemek” prensibi işletilmektedir. Hatta savaşa katılsa bile kadın-çocuk-yaşlı insanı bağışlamak tavsiye edilmektedir. Ve kuşkusuz en önemli emirlerden biri de “savaşın haram olduğu zamanlar” kuralıdır.
Yani Emperyalistler ile Müslümanlar arasındaki kadim savaşta bir anlamda “ateşkes zamanları” dediğimiz zamanlar vardır. Hatta Müslümanlara bu bilincin yerleşmesi adına Allah ile buluşmak anlamına gelen Hacc sürecinde bir damla kanın dahi akıtılması yasaklanmıştır. Dahası ve ayrıca “kurban kesmek” ibadetinin de bir anlamı insanın değil sembolik olarak hayvanın kanı akıtılarak bir anlamda “Barış eli olarak: Kurban!” sergilenmektedir.
Emperyalistler ise insanın ve insanlığın oluk oluk kanını akıtmaktadır. Emperyalistler kendilerine saldırılmasa bile varlığını “savaş” üzere kurmaktadır. Nitekim vahiy bu zihniyeti “Yeryüzünü fesada boğmak!” diye tarif etmektedir.
Müslüman coğrafyanın onca yüzyıldır emperyalistlerin hâkimiyeti altında olmasının en trajik örneklerinden biri Gazze’deki soykırımdır. Soykırımı İsrailoğulları/ Yahudiler yapmaktadır. Neden? Çünkü Yahudiliğin “yeryüzünde halife olmak”ı yorumlama ve uygulama biçimi emperyalizmdir. O nedenle masum insan öldürmekten çekinmiyorlar. Kuşkusuz Yahudi olup da yeryüzünde halife olmayı “emperyalizm” tarifi üzere görmeyen çevreler var; ancak bu çevreler “istisna” etkisindedir ve de Yahudilerin geneli tarafından da kınanmaktadırlar.
Dikkat edilmesi gereken bir husus da Müslümanların zihnini zehirleyip Müslümanların içinden yeryüzünde halife olmayı emperyalist formda tarif eden bazı kesimleri/ örgütleri çıkarma gayretidir. O nedenle DAEŞ örneği, bir türedi örnektir ve emperyalistler tarafından yürütülen bir projedir. Bu projeden amaç, Müslümanların halifelik misyonunu emperyalist formda anladıkları ve uyguladıkları imajını yaymaktır. Oysa “emperyal” karaktere itiraz, Müslümanlık şiarının itiraz edeceği bir zihniyettir.

Tam da yeri gelmişken hatırlatalım… Anadolu topraklarında yeryüzüne tanık ettirilmiş Selçuklu ve Osmanlı devletini yücelten yaklaşımın/ yorumun en büyük iddiası şu değil midir? “Osmanlı ve Selçuklu emperyalist değildi!”
Peki, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan emperyalist adreslerden biri Amerika değil midir? Öyledir… Amerika, emperyalist olduğu eleştirilerine ne cevap veriyor? “Biz ıslah ediciyiz!” Bu savunma bize Bakara suresinin 11. âyetini hatırlatıyor: “Onlara ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ dediğimizde, ‘Biz yeryüzünü ıslah edicileriz!’ derler.”
ABD emperyalizminin müttefikleri de var: AB gibi… Yani “Batı emperyalizmi” diyeceğimiz bir büyük fotoğraf var önümüzde.
O zaman Ramazan ayını idrak edeceğimiz bu ayda insan kendisine şu soruyu sormadan edemiyor: “Suriye’deki son gelişmeler kapsamında Kürtlerin ozanı Şiwan Perver, neden emperyalistlere yalvarıyor?”
Hatta Kürtlerin bir kesimi neden yüzyıldır emperyalistlere yalvarır?
Emperyalistlerden medet umanların akıbeti her zaman kendi kanlarının dökülmesi ile sonuçlanmışken, neden yine de Kürtlerin bazıları/ bazı örgütleri emperyalistlerden medet umar? Güce inandıklarından mı? Hayır!
Kürtlerin bazıları (PKK gibi) özü itibariyle yeryüzündeki halifelik konusuna “emperyalist” bakış açısına sahip olduğu için… Yani masum insan öldürmeyi kendi hedefi için “sorun” görmediği için…
Bu şu demektir: Emperyalizm, başkalarını kendisine benzete benzete büyür! O nedenle PKK için “emperyalist” demek bir kurgu değildir. Hatta dünyada kendisine “antiemperyalist” etiketi yapıştıran ancak zihniyet ve sicil olarak emperyalist olan çok örnek var. Bu o kadar tehlikeli bir “insanlık hastalığı” durumudur ki, Müslümanların tarihinde de bu hastalığa kapılıp Müslüman kanı akıtılan dönemler olmuştur. İslâm’ın dünyaya hâkimiyetini emperyal zihniyetle tarif eden “sapmış” akımlar çıkabilmiştir.
İşte tam da bu bağlamda emperyalizmin hâkimiyetinde inleyen, acı çeken dünya halklarına barış-esenlik getirecek ve de getirmesi gereken Müslümanlar için “anti emperyalizm” bilincinin adeta programının uygulandığı, antiemperyalizm eğitiminin alındığı bir ay vardır Ramazan!
Dolayısıyla Ramazan ayı, ki Kur’ân’ın indiği aydır, yeryüzünde halife olmak sorumluluk ve yetkisinin emperyal hastalıklardan arınarak var olmasının bilincinin oluştuğu bir aydır. Ramazan ayı, dünyaya Müslümanlığın verdiği antiemperyalist müjdenin yoğunlaştığı aydır. Ramazan ayı, Müslümanların emperyalizmin kurbanı olan/ oldurulmuş halklara umut veren bir aydır…
Ramazan ayı sadece “oruç” ile emperyalizmin sömürdüğü halkların açlığını hatırlamak değil, Kur’ân ile de emperyalizme başkaldırı kültürünün güncellendiği bir aydır.
İsrail’in Ramazan ayında Müslümanları katletmesinin bir sebebi de emperyalizmin Müslüman dünyaya meydan okumasındandır. Müslüman dünyada bu zulme sessiz kalmak durumunda olan ülkeler ise şunu itiraf ediyorlar: “Emperyalizme rağmen var olamayız!”
O zaman şu hatırlatma yerinde görülmelidir: “Her Ramazan geldiğinde Ramazan’ı müjdeleyen ve iki minare arasına yazılan ‘mahya’ların birinde “Antiemperyalistiz!” mahyası var mı?”
Türkiye’nin dış politikasında bu mahyanın dizildiğini ve vakit gelince ışıl ışıl yakıldığını görüyoruz. Doğrusu da bu! Umut veren de bu!...



