İMAMZÂDE hazretleri “Bana bakan, Mustafa Kemal Atatürk’ü görür” buyurmuş. Peh peh peh!
Daha önce, neredeyse doksan yıldır, kimse böyle bir lâf etmemişti. Hiç kimsenin aklına gelmediği içindir. Ayrıca nasıl etsin, niye etsin? Bendeniz o sözü ertesi gün arkadaşlardan duydum. Şaka yaptıklarını düşündüm. Değilmiş.
Bir gün rötarlı haberdar olunca, bir şey kaybedilmiyormuş.
Varsayalım ki dediği doğru. O durumda, başkaları ona baktığı zaman görmesi gerekmez miydi?
Kendisi öyle söyleyince, gerçek olsa bile değeri düşüyor.
Herhangi bir kişinin kendisinden bahsederken “Ben Ahmet Bey” ya da “Ben Ayşe Hanım” ifadesini kullanmasını bile yadırgarken, böylesine büyük iddialarda bulunan birine rastlamak, hakikaten çok garip hislere gark ediyor.
Ciddi bir merak da doğuyor tabii böyle bir lâf kulağa çalınınca. Test etme ihtiyacı doğuyor. “Bakalım ne kadar görünüyor?” düşüncesiyle fotoğraflarına baktım, videolarına baktım; netice sıfıra sıfır elde var sıfır. Hiç görünmüyor.
Böyle büyük iddiaların çürütülmesi için çabaya gerek yok. Kendiliğinden ve çabucak çürüyüverir.
Sırf saçmalık olmasın diye tavsiyede bulunmak ve “O kadar yüksekten uçma, düşünce karpuz gibi dağılırsın” demek istiyor insan. Ama kim duyacak, kim dinleyecek?
Söylediğine kendisi inanıyorsa, çok vahim. İnanmadan söylüyorsa, daha vahim.
“Bana bakan, Mustafa Kemal Atatürk’ü görür.”
Vah vah vah!
Nasıl olacak?
Mustafa Kemal Atatürk, yolsuzluktan tutuklanıp hapse atılmış ve yargılanmış mıydı?
Temel atmama töreni yapmış mıydı?
Rüzgârdan sallanan ağaçları görünce, yaprakların kendisini alkışladığını söylemiş miydi?
Yönettiği şehirde metrobüsler, otobüsler her gün kaza yapmış, yanmış mıydı?
Yürüyen merdivenler yürümez, asansörler çalışmaz mı olmuştu? İhalelere fesat mı karıştırmıştı?
Tomar tomar paralardan kuleler mi yapmıştı? Etrafındakilere milyarlar mı dağıtmıştı?
Geçersiz diploma ile haddini aşan makamlara aday olmak mı istemişti?
Türkiye’de üniversite sınavını kazanamayıp baba parasıyla Kıbrıs’ta tabelasında üniversite yazan ve hiçbir ülkede üniversite olarak tanınmayan bir şirkete mi gitmişti?
Kıbrıs’taki sınavsız girdiği okuldan usulsüz şekilde naklini yaptırırken “ailesinin maddi durumunun kötü olduğu” yönünde yalan beyan mı vermişti?
Boğaz sırtlarında çok pahalı üç villayı beş kuruşa mı almıştı?
Ne yapmıştı?
İmamzâde’nin hangi yaptığı, onun yaptığıyla benzeşik? Cevap, E şıkkı. Hiçbiri.
Fizik olarak da benzemiyor, icraat yönünden de benzemiyor. Yine de bir hışmile gelip geçmek, hışmıyla dağı delip geçmek istiyor… Yeterli görmeyip hay edende haya tepmek, Köroğlu’nu suya tepmek istiyor ama bir Kiziroğlu Mustafa Bey değil. Olma ihtimali de yeryüzünde yok. Sadece gözü yükseklerde. Haddini de bilmiyor.
Hem Atatürk “Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kâfidir…” dememiş miydi?
İmamzâde, Atatürk’ün hangi fikrini, hangi duygusunu anlamış ki böyle lakırdı ediyor?
O sözün devamını da hatırlayalım: “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”
Kalacak ama bu rüşvetçileri, irtikap erbabını, yolsuzluk ustalarını, yalancıları, haddini bilmez kifayetsiz muhterisleri temizlersek, onlardan kurtulursak çok daha anlamlı şekilde kalacak inşallah.



