Üsküp
SELÂNİK’ten araçla
çıkarsanız, normal şartlarda 2 saat 45 dakika veya üç saatte Üsküp’e
ulaşırsınız. Selânik’in içinde biraz trafik görürsünüz fakat Selânik’i
çıktıktan sonra yollar oldukça tenhadır. Makedonya sınır kapısında kontroller
fazla sürmeden sınırı geçersiniz. Ancak peş peşe ciplerle devriye gezen polisler
dikkat çekecek kadar çok sayıdadır.
Her
sınır kapısında fotoğraf çekmek, başınızı belâya sokmak için yeterli bir
sebeptir. Makedonya sınırını geçtikten sonra tepelerin üzerine kurulan rüzgâr
türbinleri, hizasını geçene kadar kendini seyrettirir. Artık köylerde cami
minareleri görmeye başlarsınız. Vardar nehri, Vardar ovasının can damarı
gibidir. Bu nehri kimi zaman sağınıza, kimi zaman solunuza alarak ovayı da
geride bırakırsınız. Eğer biliyorsanız, “Vardar Ovası” adlı türkü mutlaka
aklınıza gelir, belki de “Vardar ovası, Vardar ovası/ Kazanamadım sıla parası”
nakaratını mırıldanırsınız.
Üsküp…
Makedonya’nın başkenti... Makedonya Cumhuriyeti, bizim Konya büyüklüğünde bir
Balkan ülkesi. Kuzeyde Sırbistan ve Kosova, batıda Arnavutluk, güneyde
Yunanistan, doğuda Bulgaristan ile komşu.
Makedonya,
tarihte Roma, Bizans ve Osmanlı gibi birçok devletin sınırları içinde
kalmıştır. Osmanlı egemenliğinde 600 yıla yakın kalan bölge, 1912-1913 Balkan
Savaşı sonrasında Osmanlı hâkimiyetinden çıkar ve Bulgaristan, Yunanistan ve
Sırbistan arasında paylaşılır. Daha sonra Yugoslavya sınırları içinde kalan
Makedon topraklarında Makedonya Cumhuriyeti kurulur. Makedonya Cumhuriyeti,
Yugoslavya’nın parçalanması üzerine kurulan Yeni Yugoslavya’dan 1991’de yapılan
referandumla ayrılır ve bağımsız bir devlet hâline gelir.
2002
yılı nüfus sayımlarına göre 2 milyon 22 bin 547 nüfusa sahiptir. Bunun 1 milyon
297 bin 981’i Makedon, 509 bin 83’ü Arnavut, 77 bin 954’ü Türk, 53 bin 879’u
Roman, 35 bin 939’u Sırp, 17 bin 18’i Boşnak, 9 bin 695’i Ulah ve 20 bin 993’ü
de diğer (Bulgar, Hırvat, Çek, Alman, Yunan, Macar, Karadağlı, Sloven) etnik gruplara
mensuptur. Üçüncü büyük etnik grup olan Türkler, ülkenin neredeyse her
bölgesinde yaşamaktadır. Ancak Türk nüfus oranının 1953 yılından itibaren
düştüğü görülmektedir. Türklerde doğum oranı yüksek olmasına rağmen, nüfus
oranındaki bu düşme, 1950’li yıllardan itibaren Türkiye’ye devam eden göçe
bağlanmaktadır.
Makedonya’da
Türk varlığı çok eskilere dayanır. Daha 4’üncü yüzyılda Hun Türklerinin
Balkanlarda boy gösterdikleri bilinmektedir. Milât sonrası 378 yılında Hun
Türkleri, Makedonya’dan geçerek Bizanslılarla Edirne yakınlarında yaptıkları
savaştan galip ayrılmışlardır. Bu cihetten Makedonya’da Türk varlığının bin 618
yıllık bir geçmişi vardır. Bu uzun süreyi “Osmanlı öncesi Türk Varlığı ve
Kültürü (378-1371)”, “Osmanlı Dönemi Türk Varlığı ve Kültürü (1371-1912)” ve “Osmanlı
Sonrası Türk Varlığı ve Kültürü (1912 sonrası)” olarak üç dönemde incelemek
mümkündür.
Hun
Türklerinden sonra Makedonya’da Türk varlığı Avar, Bulgar, Oğuz, Kuman, Peçenek
ve Selçuklu Türkleri ile devam etmiştir. Bunların tamamına yakın bir bölümü
zaman içerisinde Hıristiyanlaşıp Slavlaşarak Türklüklerini kaybetmişlerdir. Çok
az araştırılmış olan (yaklaşık bin yıl) bu dönemden geriye sadece Vardar,
Kuman(ova) ve Şar(dağı) gibi bazı yer adları ile Ğostivar’dan Selânik'e doğru
uzanan Vardar vadisindeki bazı kule, hisar ve mezarlık gibi yerler kalmıştır.
Müslüman
Anadolu Türklerinin Makedonya’ya gelişleri 13’üncü asırda Sarı Saltuk gibi Türk
dervişleri ile başlamıştır. Söz konusu dervişler askerî fütuhattan evvel yerli
halkın ve bilhassa 9’uncu asırda bölgeye gelip yerleşen Peçenek ve Kuman Türklerinin
gönüllerini kazanarak asıl fetih hareketinin zeminini oluşturmuşlardır.
Makedonya’nın Osmanlı hâkimiyetine katılması, 1371 Meriç Zaferi ile
başlamıştır. Fetihle birlikte Anadolu’nun Aydın, Konya, Karaman ve Maraş gibi
yerlerinden bu bölgeye iskân edilen insanlarla Makedonya, kısa sürede bir Türk
yurdu hâline gelmiştir.
541
yıllık aralıksız hâkimiyetten sonra mezkûr coğrafya 1912-1913 Balkan Savaşları
sonrasında Ege Makendonyası Yunanistan’a, Pirin Makedonyası Bulgaristan’a ve
Cardan Makedonyası da Sırbistan’a verilmek sûretiyle Osmanlı hâkimiyetinden
çıkmıştır. Bugün Yunanistan, Makedonya Cumhuriyeti’nden rahatsız; çünkü
Yunanistan’ın önemli şehirlerinden biri olan Selânik, Güney Makedonya toprakları
içinde yer almaktadır. Bugün Üsküp, özellikle Türk mahallesi, buram buram
Anadolu kokan bir şehirdir.
Üsküp,
Makedonya’nın en büyük şehridir. Şehrin ortasına “Makedonya Meydanı” adıyla bir
alan oluşturmuşlar ve her tarafı heykellerle süslemişler. Büyük İskender’in
babası Kör Filip, at üzerinde Büyük İskender, daha birçok komutan ve din
adamının devasa heykelleri dikilmiştir. Sanki bu heykellerle Makedon halkında
bir bilinç oluşturulmaya çalışılmaktadır. Görsellerle de şuur altına
yerleştirme gayreti var. Meydan, âdeta Üsküp’ün
Türk-İslâm kimliğine meydan okurcasına Makedon tarihinin bir gösteri alanına
dönüştürülmüş. Ayrıca hayvanlardan aslan ve atların heykelleri de
dikkat çekici. Fıskiyeler de meydana ayrı bir renk katmaktadır.
Vardar
nehri üzerine yapılan Taş Köprü ise zamana meydan okuyor. Şehrin iki yakasını
birbirine bağlıyor. Ama nehirle ikiye ayrılan Türk bölgesi ile Makedon bölgesi
arasında inanılmaz fark var. Makedon bölgesinin yüksek binalarını, çevre
bakımını, heykelleri, kiliseleri, parkları Türk bölgesinde göremezsiniz. Diğer
taraftan Türk bölgesindeki ağaçları, alçak ve avlulu evleri, dar sokakları ve
camileri de Makedon bölgesinde göremezsiniz. Bu farklılığı Taş Köprü ne kadar
bağlayabilirse, iki yaka birbirine bağlanır. Bir ikindi vakti köprü üzerinden
geçerken Vardar çamur gibi akıyordu. Vardar, kim bilir nice krala, padişaha,
zalime ve mazluma şahitlik etmiştir.
Rehberiniz
muhtemelen sizi Mustafa Paşa Camii’ne, Türk Çarşısı ve Sultan Murat Camii’ne yönlendirecektir.
Mustafa Paşa Cami, 1492 yılında Yavuz Sultan Selim ve İkinci Bayezid’in vezir-i
azamı Mustafa Paşa tarafından yaptırılmıştır. Mustafa Paşa, caminin avlusundaki
türbeye defnedilmiştir. Türbenin önünde de kızı Ümmi Hatun’un mezarı vardır.
Bahçesindeki çınar, ıhlamur ve erik ağaçları camiye ayrı bir güzellik katıyor.
Caminin şadırvanı âdeta camiyi tamamlayan bir parça gibi... Caminin kıble
tarafındaki eriğin meyveleri artık olgunlaşmış ve sapı taşıyamayanlar çimlerin
üzerine serilmiş hâlde nasiplisini bekliyor. Cami, 2006-2011 yılları arasında
TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı) tarafından restore
edilmiş.
Her
yerde nabza göre şerbet verenler vardır. Gözleri yeşil, sarışın, buğday
benizli, orta boylarda bir genç, gruba yaklaştı, başı kapalı bayan ve sakallı
beyler görünce yakın markaja alıp selâm veriyor. Elindeki yelpazeyi satmaya
çalışıyor. Başı açık bay ve bayan görünce yanaşıyor ve onlara da “Merhaba”
diyor. Yine aynı şekilde yelpazeyi satmaya çalışıyor. Biraz Türkçe de konuşabiliyor,
Türk parası çıkarıp “Beş lira, beş lira” diyor ve kocaman bir tebessümle, “Ben
Türkleri çok seviyorum” diyor. Belki de gerçekten samimidir, bilinmez.
Oradan
Türk çarşısına indiğinizde dar sokakları, kaldırımları, sağlı sollu dizilen iki
katlı dükkânları, çeşme ve camileriyle Konya’da Mevlâna Türbesi’nin arkasındaki
çarşıları hatırlarsınız. Hatta yere döşenen taşların bile benzer olduğunu
görürsünüz. Türk Çarşısı, zamanında Balkanların en büyük çarşısıymış. “Eski
Çarşı” diye de anılan bu yer, Taş Köprü, Mustafa Paşa Camii ve Üsküp Kalesi
arasındaki geniş bir alana kurulmuştur. Çarşıda yok yok. Giyimden gıdaya, deri
işlemeleri, hediyelik eşyalar, bakırcılar, yorgancılar, eski sanatlardan
telkâriler (altın işleyenler), saraçlar (koşum ve eyer takımı satan),
çarıkçılar, kuyumcular, çantacılar, kitapçılar, lokantalar ve terlikçilere ev
sahipliği yapıyor. Üsküp Türk Çarşısı, 17’nci yüzyılda, Balkanlarda dönemin
en büyük ve önemli çarşılarından biriymiş. Bosna, Karadağ, Sırbistan ve Kosova halkları,
alışverişleri bu çarşıdan yaparlarmış. Çarşı, Vardar nehrinin doğu yakasında
yer alıyor ve bugün de Üsküp'ün en gözde merkezlerinden biri olarak ülkenin en
otantik yerleri arasında.
Sanki
Osmanlı eserleri bu çarşıda kümelenmiştir. Burada Kurşunlu, Kapan ve Sulu
Han ile Çifte Hamam'ın yanı sıra Murad Paşa, Mustafa Paşa, İsa Bey, Yahya
Paşa, Dükkancık (Muslihuddin Abdülganî veya Müezzin Hoca Camii) İshak Bey ve
Alaca Camileri bulunuyor ve hepsi ibadete açık. Eskiden bu çarşıda 12 tane
cami, 2 bin 150 dükkân varmış. Çarşının hemen her köşesinde Türkçe bilen
birilerine rastlayabilirsiniz. Şehri kuşbakışı izlemek için kaleye çıkmak
gerekiyormuş fakat ona maalesef vaktimiz kalmadı.
Artık
otele gidip dinlenme zamanı! Ertesi gün, yorucu bir gün olacak. Plânda Matka,
Tetova ve Ohri var. Ancak Yahya Kemal’in doğduğu memlekette büyüdüğü evi,
oynadığı sokağı görmeden gitmek vefasızlık olurdu. Rehbere Yahya Kemal
Beyatlı’nın doğduğu evi sordum. Önce “Bilmiyorum, bir araştırayım” dedi ve çok
geçmeden geldi: “O ev yıkılmış, orası şimdi bir çöplükmüş!” Bu arada ben de
internetten araştırıyordum; Leyla Şerif Eminin Hanım’ın “Üsküp’te İki Çocuk”
başlıklı yazısına rastladım. Okudum, Yahya Kemal’i anlatıyordu. Ertesi gün
Üsküplü yazar Leyla Hanım’a ulaştım ve işin aslını ona sordum. O şunları anlattı:
“İshak Paşa Camii’nin karşısında bir yerde bulunan Adile Hanım Konağı’nda
dünyaya gelmiş, 12 yaşından 17 yaşına kadar Emin Bey’in evinde kalmışlar.”
Anlattığına
göre bu ev hâlâ ayaktaymış ve burayı bir kültür evine dönüştürmeye
çalışıyorlarmış. Fakat belediyeden izin alamamışlar. Arnavut birine
verildiğini, o da yıkıp yerine yeni bina yapmak istediğini, ancak buna engel
olduklarını anlattı. Şairin doğduğu ev, 1963 yılındaki depremde çok hasar
görmüş ve tamamen yıkılmış. Şu an onun üzeri bitpazarı ve belediye çöp toplama
yeri olarak kullanıyormuş. Leyla Hanım, gönlü buruk bir şekilde, “Burayla
ilgili çok uğraştık ama nafile! Azınlık olmanın verdiği durumlar bunlar. Bir
zamanlar buraları bizler idare etmişiz, şimdi ise küçük bir işte engel
çıkarıyorlar” diyor ve devam ediyor: “Amacımızdan vazgeçmedik, bir vefa olarak
o eve benzer bir Türk Kültür Evi inşâ etmek istiyoruz. Tabiî bizim devlet buna
zerre kadar yardımcı olmaz. En azından arsa iznini alırsak, Türkiye’den bazı
kurumlar belki destek olurlar…”
Matka
Matka
kanyonu, Üsküp’ten yaklaşık 45 dakikalık bir mesafede ve Üsküp’ün yaklaşık 15
kilometre güneybatısındadır. Bir baraj gölünün etrafı yapay olarak düzenlenmiş
ve turizme kazandırılmıştır. Belli bir noktaya kadar araçla gidilebiliyor.
Ondan sonra ağaçların altından yürüyerek kafelerin ve kilisenin bulunduğu yere
varıyorsunuz. Yol orada bitmiyor, derin bir vadiye inşâ edilen barajın
kenarından, sarp kayaların yüzünden, dar geçitlerden geçerek uzayıp gidiyor.
Yani yolun bir tarafı sarp kayalık, diğer tarafı uçurum...
Anlatıldığına
göre Matka kanyonunun sonunda 10 kadar mağara varmış. Onlardan biri dünyanın en
derin yeraltı su mağarası olduğu söylenen Vrelo mağarası... Mağaralarda
birçok sarkıt oluşmuş. Ancak yolun sonuna kadar pek giden olmuyor. Çünkü yol
ilerledikçe daralıyor ve insanı tedirgin ediyor. Yolun korkulukları olsa da
yaşlı ve çocuklar için tehlikeli. Küçük bir tökezleme, insanı barajla
buluşturabilir.
Kanyonda tekneler kiralanarak baraj gezisi yapmak mümkün. Barajın kıyısında suya doğru uzanan bir burun üzerine ahşaptan küçük bir kulübe konulmuş; kulübeden merdivenle sudaki tekneye kadar iniliyor ve oradan tekneyle baraja açılıyorlar. Heyecan ve korku yaşamak isteyenler için bulunmaz bir fırsat. Kafelerin olduğu yerde oturup göle nâzır bir kahve içebilirsiniz. Özellikle kafenin yola bakan cephesini süsleyen rengârenk çiçekler gönlünüzü okşar. Erken bir saatte gitmek, sıcağa kalmadan ve yollar kalabalıklaşmadan gezme fırsatı sunar. Erken de olsa yol kenarlarında açılmış küçük tezgâhlarda mısır, şeftali, domates, üzüm gibi meyveler çoktan yerlerini almıştır.

Kanyonda tekneler kiralanarak baraj
gezisi yapmak mümkün. Barajın kıyısında suya doğru uzanan bir burun üzerine
ahşaptan küçük bir kulübe konulmuş; kulübeden merdivenle sudaki tekneye kadar
iniliyor ve oradan tekneyle baraja açılıyorlar. Heyecan ve korku yaşamak
isteyenler için bulunmaz bir fırsat.
Aziz
Nikola Manastırı da ilgi çeken mekânlardan biri. “Bu hâliyle oraya o binanın
malzemeleri nasıl taşınmış, o bina nasıl inşâ edilmiş?” diye insanın aklına
birçok soru geliyor. Ancak göl yapılmadan önce insanların uğramayacağı, gözden
ırak, kuytu bir yerde bulunan bu manastıra ulaşan bir yol vardı sanırım. Baraj
suyunun yükselmesiyle o yol sular altında kalmış olabilir.
Yine
Matka kanyonu, doğa sporları açısından Makedonya’da en çok tercih edilen
yerlerden biriymiş. Nehirde kano (kürekle yol alan dar ve uzun tekne) sporu
yapanları görebilirsiniz. Hatta bu sporları seyretmek için kırkar kişilik nehir
kenarına oturaklar yerleştirilmiş. Yine nehir kıyısında yürüyüş parkurları
düzenlenmiş. Anlatıldığına göre, birçoğu o bölgeye has pek çok bitki, hayvan ve
böcek türü varmış. Örneğin kanyon, 77 kelebek türüne ev sahipliği yapıyormuş.
Serince bir vakitte gittiğimiz için biz kelebek göremedik. Kanyonda yaşayan
akbaba ve kel kartallar da yasalarla koruma altına alınmış olan
hayvanlardanmış.
Kalkandelen
(Tetova)
Makedonya’nın
üçüncü büyük şehri olan Tetova’dayız. Türkler buraya “Kalkandelen” demişlerdir.
Rivayete göre yerli halk, şehre gelen Osmanlı’ya “Kalkan Gelen” demiş ve bu
söyleyiş sonra “Kalkandelen” şekline dönüşmüş. Diğer bir rivayete göre, burada
bir kalkanı delecek kadar kaliteli oklar üretiliyormuş ve bundan dolayı buraya
“Kalkandelen” denilmiş. Başka bir rivayete göre ise Osmanlı burayı alırken
zorlanmış ve “zorlayan şehir” anlamında “Kalkandelen” denilmiş buraya. Burası,
Şar dağlarının eteklerinde bir şehir… Birçok yerde Arnavut bayraklarının asılı
olması, şehir ahalisiyle ilgili ipuçları vermektedir.
Kalkandelen oldukça yeşil bir kent. Şehir merkezindeki büyük ağaçlar ve geniş parklar şehre ayrı bir güzellik katıyor. Yüzde 91 civarındaki nüfusun çoğunluğu Arnavut kökenli insanlardan oluşmaktadır. Bu şehirde görülmesi gereken en önemli mekânlardan biri, Alaca Camii’dir. Geniş bir bahçe içinde yer alan cami, âdeta bir dantel gibi işlenmiştir. Camiyi, Mensûre ve Hurşîde adında iki kız kardeşin yaptırdığı rivayet edilir. Cami 1830’larda bir yangında zarar görüyor ve aslına uygun olarak Abdurrahman Paşa tekrar yaptırıyor. Cami bahçesindeki türbeyi de Abdurrahman Paşa, hanımların mezarları üzerine bu sırada yaptırıyor. Caminin giriş kapısının üzerinde beş satırlık bir kitabe var. Caminin giriş kısmında da altı tane sütun… Bahçesi bakımlı ve çok temiz. Avluda dikdörtgen bir sütun şeklinde ve dört cephesine birer çeşme yerleştirilmiş olan şadırvan ile abdest alanların kurulanması için asılı havlular var. Ayrıca çeşme suyu içildiğinde şadırvana zincirlenmiş bir de metal bardak bulunuyor. Camiye geçiş yolunun kenarı kırmızı ve pembe güller, yine kırmızı ve sarı kasımpatı çiçekleri ekilmiş.

Bu şehirde görülmesi gereken en
önemli mekânlardan biri, Alaca Camii’dir. Geniş bir bahçe içinde yer alan cami,
âdeta bir dantel gibi işlenmiştir. Camiyi, Mensûre ve Hurşîde adında iki kız
kardeşin yaptırdığı rivayet edilir.
1495
yılında yapılan bu camiyi ilginç kılan özellik, iç dış süslemesi ve bir de ev
mimarisi şeklinde inşâ edilmiş olması. Süslemede kullanılan boyalar elde
edilirken 300 bin yumurta akı kullanıldığı söylendi. Dış cephe iskambil kâğıdı
gibi dikdörtgenlere bölünmüş ve ebruya benzer desenlerle süslenmiş. Süslenmeden
atlanan küçük bir parça yer göremezsiniz. Caminin dış kısmı, iç kısmı yanında
çok sade kalıyor. İç kısımda çiçek motifleri, Kur’ân’da geçen Peygamber
isimleri, sahabe isimleri ile dolu. Çok daha ilginci ise şu: Tavanla duvarın
kesiştiği alanlar, boydan boya manzara ve bina resmiyle süslenmiş. Resimlerde
neler yok ki? Deniz kenarında kaleler, şatolar, kayıklar, yelkenliler,
ağaçların içinde binalar ve dağlar ustaca sıralanmış. Kubbe altındaki yarım
küre içinde ise çiçekler, binalar ve minareli bir camiden oluşan on iki tane
resim var.
Mihrabın
tepe noktasında “Allah” (cc), onun altında “Muhammed” (sav), “Ebu Bekir”, “Ömer”,
“Osman” ve “Ali” (r.anha) yazılı... Onun altında ise Peygamberimizin
torunlarından Hasan ve Hüseyin (r.anha) isimleri yer alıyor. Sonra Âdem, İdris,
Nuh, İbrahim, Yakup, Salih, İsmail, İshak, Hud, Şuayb, Yûnus, Eyüp, Yahya,
Zekeriya, Süleyman, Harun, Mûsâ, Dâvûd, Îsâ (as) ve Muhammed (sav) isimleri
sıralanmış. Daha aşağı satırlarda Talha, Said, Zübeyir, Abdurrahman, Ebu Ubeyde
gibi bazı sahabe isimleri de yazılmış. Bazı köşelerde de Yûsuf, Aziz,
Zülkarneyn ve Lokman gibi isimlerin yer aldığı da görülmektedir.
Girişteki
tavanda, ortası çiçek motifleriyle süslenmiş ve her köşeye bir papatya
yerleştirilmiş büyük bir Dâvûd yıldızı var. Üzerinde “cami okulu” yazan caminin
giriş tarafında park ile yol arasında kalan iki katlı bir bina bulunuyor. Kapalı
olduğundan, hangi amaç için kullanıldığını öğrenemedik. Caminin yanında büyük
ağaçlarla kaplı geniş bir park var. Parkın hemen yanından Pena nehri
akmaktadır. Pena nehrinin kıyısında yine bir Türk eseri seçilip duruyor.
TİKA
tarafından restore edilen bu binaya doğru yöneldiğimizde, orta yaşlarda bir
bey, “Selâmünaleyküm” diyerek bizi selâmladı ve “Bakın, burada bir de Türk
hamamı vardır” diye bize yol gösterdi. Belki beş on saniyelik bu görüşmede,
“Ben Türküm, gardaşlara selâm söyleyin” dedi ve gitti. Ben de buradan o beyin
selâmını okuyuculara iletiyorum. Bugün bu hamam, sanat galerisi olarak
kullanılıyormuş.
Gostivar’a
giden yol üzerinde bulunan Harabati Baba Tekkesi’ne maalesef vakit olmadığı
için uğrayamadık. Çünkü aynı gün program gereği Ohri’yi de görmemiz gerekiyor.
Tekke 15’inci yüzyılda Sersem Ali Baba tarafından kurulmuş. Rivayete göre
Macaristan’a yapılan bir seferden dönerken Vezir Server Ali Paşa buraya uğramış
ve buradan çok etkilenmiş. Rütbelerini söküp atmış, dünya nimetlerinden
uzaklaşmış ve derviş olmuş. Böyle bir tercihte bulunan paşaya, halk “Sersem
Baba” demiş.
Tekkenin
kurucusu Sersem Ali Baba, bir zaman sonra İstanbul’a çağrılır. O gittikten
sonra yerine Harabati Baba geçer ve tekke, Harabati Baba Tekkesi olarak
anılmaya başlar. Tekke; mescit, türbe, mutfak, ahır, ambar gibi birçok bölümden
oluşuyormuş. Bugün ahır ve ambar kısmı müze olarak kullanılıyor.
Kalkandelen,
Şar dağlarına sırtını yaslanan bir şehir olduğundan, bu dağdan hiç bahsetmemek
haksızlık olur. Bu konuda sözü işin ehli, Üsküplü yazar Leyla Şerif Emine
Hanım’a bırakalım: “Bu dağ silsilesinde birçok doruk noktası var. En yüksek
yeri, ‘Büyük Türk Tepesi’ olarak anılan 2 bin 747 metrelik yükseklikteki
tepedir. Bu tepenin dışında Küçük Türk Tepesi, Bakırdan Tepesi, Bistra Tepesi,
Lyuboten Tepesi, Baba Hasancık Tepesi gibi iki bin metre yükseklikte, bir kısmı
Kosova, bir kısmı Makedonya sınırları içinde kalan tepeler var. Yüz büyük
kaynak, 25’e yakın büyük akarsu, 39 dağ gölü de bulunmakta. Prizren’in Akdrin
deresine dökülen su ile Vardar nehrine dökülen Vrutok kaynağından çıkan su da
Şar dağlarından gelir. Avrupa’nın en bereketli dağ bölgelerinden biridir Şar dağı.”
Alaca
Camii’nin sanat ve İslâm Medeniyet tarihi açısından değerlendirilmesi
gerektiğini düşünerek Kalkandelen’den Ohri’ye gitmek üzere ayrılıyoruz.
Ohrid
(Ohri)
Üsküp’ten
Ohri’ye otobüsle normal şartlarda iki saat kırk beş dakikada gidilebilir. Eğer
yolda başka yerlere uğranır ya da yol bakım ve onarımına rastlanırsa, bu süre
hâliyle uzayacaktır. Yol bakımına rastlanırsa, yollar dar olduğundan araç
geçişine tek taraflı izin veriliyor ve bir taraf beklemek zorunda kalıyor.
Üsküp-Ohri
arasındaki yolun bazı kısımları oldukça virajlı. Kıvrımlı yollardan dağın
zirvesine çıkılıyor, sonra tepelerden aşağıya doğru yine virajlı yollardan
Ohri’ye ulaşılıyor. Ohri’ye girerken sağda küçük bir havaalanı var. Özellikle
yerleşim birimlerini geçerken yol kenarlarındaki kırmızı ve sarı erikler dikkat
çekecek kadar olgunlaşmış.
Ohri,
Milât öncesi 4’üncü yüzyıla dayanan bir yerleşim mekânı olarak farklı
uygarlıklara ev sahipliği yapmıştır. Kuzeyden gelen Slavlar, 6’ncı yüzyıldan
itibaren neredeyse tüm Balkanlara yayılırlar. Önceleri konargöçer olarak
yaşayan Slav halkı, zamanla yerleşik hayata geçmeye başlar. Pagan
inanışlarını 9’uncu yüzyıla kadar koruyan Slavlar, bu yüzyılın ortalarından
itibaren Hıristiyanlık ile tanışırlar. Hıristiyanlığı Slavlar arasında yaymak
için görevlendirilen iki keşiş, bu işe Slav diline uygun bir alfabe geliştirmekle
başlarlar. Bizans İmparatoru emriyle Selânik’ten Ohri’ye gelen Aziz
Kyrillos ve Aziz Methodios kardeşler, Yunan ve İbrani alfabesinden
yararlanarak Kiril alfabesini oluştururlar. Başlangıçta 43 harf olan alfabe,
zamanla 30 harfe kadar indirilir. Bu iki kardeş Kiril alfabesini oluşturmak ve
Slavlar arasında Hıristiyanlığı yaymak için uzun yıllar Ohri’de kalırlar. Bu
nedenle Ohri, sadece Makedonlar için değil, tüm Slavlar için kutsal bir yer
kabul edilir. Bu iki kardeşin heykeli göl kıyısındaki yerini almıştır.
Ohri, Makedonya’nın güneybatısında, Arnavutluk sınırında bulunan Ohri gölü (Akgöl) kıyısında yer alan bir şehirdir. 1385 yılında Birinci Murat döneminde, Çandarlı Hayrettin Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılır. Osmanlılar Ohri’ye yerleşerek var olan kiliselerden Aya Sofya Kilisesi’nin bir kubbesine küçük bir minare, iç kısmına da mihrap ve minber yerleştirerek bir fetih nişânesi olarak camiye çevirirler. Diğer kiliseler ise Hıristiyanların mabedi olarak bırakılır. Osmanlıların ilk yerleşim yeri kale içinde olur. Zamanla surların dışına çıkarak düzlük alanda mahalleler kurarlar. Camiler, mescitler, tekkeler ve zaviyelerle fetih üzerinden henüz yüz yıl geçmeden Ohri, bir İslâm merkezi hâline gelir.

Ohri’nin eski evleri dışarıdan
Türkiye’nin Safranbolu evlerini andırıyor, fakat iç mekânlarının farklı olduğu
söylendi. Gölün kıyısındaki meydanda (liman) heykeller var. Cumartesi günleri
sahilde müzikli eğlenceler düzenliyorlarmış; orada görevli olanların ikindi
sularında çarşıdan millî kıyafetleriyle geçişlerine rastlayabilirsiniz.
Ohri’nin
tabiat güzelliği yanında tarihî zenginliği de kayda değerdir. Evliya Çelebi,
1662 yılında Ohri’yi ziyaret ettiğinde “Aşağışehir” olarak adlandırdığı
yerleşim biriminde 17 mahalleden onunun Müslüman, yedisinin ise Hıristiyan
mahallesi olduğunu belirtir. Evliya Çelebi, tarihî eserlerden söz ederken
17 cami, 17 mahalle mescidi, iki medrese, 7 mektep, 3 imaret, 3 han, 77
hamam, 150 dükkânın bulunduğu çarşı ve bedesten, 7 kahvehanenin de varlığından
bahsetmiştir. Bugün bunların pek çoğu yerinde yoktur. Osmanlı döneminden kalan
10 adet cami ile Haydar Paşa, Sinan Çelebi ve Pir Mehmet Hayati’ye ait
türbeler, bir hamam, iki mescit, bir saat kulesi, Osmanlı sivil mimarisinin
izlerini taşıyan geleneksel Türk evleri ile Ohri Çarşısı, o döneme şahitlik
eden tarihî Türk-İslâm eserleridir.
Ali
Paşa Camii, Ohri Çarşısı içinde ünlü çınar ağacına yakın bir yerde
bulunmaktadır. 1573’te Süleyman Paşa tarafından yapılan cami, 1823’te Belgrad Veziri
olan Maraşlı Ali Paşa tarafından onarımı yapıldığı için onun adıyla anılır.
Cami, bugün Ohri şehir merkezinde yer alan çarşı içinde sağlı sollu dükkânların
arasında kalmıştır.
Emin
Mahmut Camii, mimari özellikleri açısından Ohri’de çok az rastlanan camiler
arasında yer alır. Cami bugün Ohri-Struga yolu üzerinde, eski bir hamam
karşısındadır. En son 1996’da tadilat görmüş olan cami, günümüzde ibadete açık
durumdadır.
Hacı
Turgut Camii, dıştan bir bina görünümündedir. Sade bir yapıdır.
Zeynelabidin
Paşa Camii (Tekke Camii), 16’ıncı yüzyılda Zeynel Abidin Paşa’nın bağışlarıyla
yaptırılmıştır. Ayrıca semahane, sohbethane, mescit, misafirhane ile birlikte
yüksekliği ile dikkat çeken minaresi dikkatleri üzerine çeker. Caminin sol
tarafında, Hayatiyye kolunun kurucusu olan Pir Mehmet Hayati Halveti’nin
türbesi yer almaktadır. Ohri’deki Halveti Hayati Tekkesi, tasavvufî bir merkez
olmasının yanı sıra, Ohri ile etraftaki şehirlerin sosyal ve kültürel hayatında
oldukça etkili olmuştur. Bu tekkeden yetişen şeyhler Struga, Kırçova, Manastır,
İştip gibi şehirlerde Halveti tekkeleri kurmuşlardır.
Haydar
Paşa Camii ve Türbesi 1456’da inşâ edilmiş olup, Ohri’nin en eski
camilerindendir. Caminin sağ tarafında bir de türbe bulunmaktadır. Türbede
Haydar Paşa’nın da içinde bulunduğu üç derviş yatmaktadır.
Sinan
Çelebi Türbesi, İmaret Tepesi veya Plaoşnik olarak bilinen ve bugün kullanım
hakkı Aziz Kliment ve Panteleymon Manastırı’na ait olan alanda yer almaktadır.
Osmanlı hâkimiyeti döneminde İmaret Camii’nin hibe edici sahibi olarak bilinen
Sinâneddin Yusuf Çelebi’nin türbesi, günümüzde açık olarak kilise avlusu
içerisinde yer almaktadır. 1948 yılında İmaret Tepesi olarak adlandırılan yerde
yaşayan Türkler, bölgenin millî park ilân edilmesinden sonra başka yerlere
taşınmak zorunda kalmıştır. UNESCO, 1967 yılında İmaret Tepesi’ni ve aynı
alanda yer alan Sinan Çelebi Türbesi’ni koruma altına alırken, camiyi koruma
altına almamıştır. Cami 2000 yılında yıkılmış ve yerine tekrar Aziz Kiliment ve
Panteleymon Manastırı inşâ edilmiştir. Aziz Naum Manastırı’nınsa, Balkanlarda
İslâm dininin yayılmasında önemli yeri olan Sarı Saltuk’un türbesi olduğuna
inanılır.
Osmanlıların
Ohri’de inşâ ettiği camiler dışında iki mescid bulunur. Bu mescitler, Ohri’den
Struga’ya doğru giden cadde üzerindedir. İlki Zeynel Abidin Paşa Camii’nden
sonra sol tarafta kalan yamaç üzerindeki mescittir. İkincisi ise, yine Struga
yolunun Ohri’den çıkış noktasındaki bir düzlüğün ortasında yer alan mescittir.
Ohri
Voska Hamamı, Osmanlı dönemine ait görkemli bir eserdir. 17’nci yüzyılın ilk
yarısında inşâ edildiği düşünülmektedir. Bu hamama da TİKA el atmıştır.
Günümüze kadar ayakta kalabilen Ohri’deki tek Türk hamamıdır. Ohri Saat Kulesi,
Ohri Kalesi’nin doğusundaki bir bayırda yer alır ve 1726’da İşkodralı Çavuşdere
Süleyman Ağa tarafından yapılmıştır.
Anlatıldığına
göre Ohri’nin gölünün incisi meşhurmuş. Gölün bir kısmı Arnavutluk’a, bir kısmı
ise Makedonya’ya ait… En derin yeri 288 metre, en geniş yeri 14 kilometre...
Suyunun içilebildiğini söylüyorlar.
Ohri’nin
eski evleri dışarıdan Türkiye’nin Safranbolu evlerini andırıyor, fakat iç
mekânlarının farklı olduğu söylendi. Gölün kıyısındaki meydanda (liman)
heykeller var. Cumartesi günleri sahilde müzikli eğlenceler düzenliyorlarmış;
orada görevli olanların ikindi sularında çarşıdan millî kıyafetleriyle
geçişlerine rastlayabilirsiniz. Daha önce vapura veya tekneye binen biri için
Ohri gölünde yapılan tekne turunun hiçbir anlamı yok. Sadece şehri göl
cephesinden bir bütün olarak görebilirsiniz.
Türk
mahallesinde bulunan 15. yy. eserlerinden Zeynel Abidin Paşa Camii ve Pir
Mehmet Hayati Hazretleri Halveti Dergâhı ve türbesini ziyaret etmek için avlu
kapısından giriyoruz, fakat bütün kapıların kapalı olduğunu görüyoruz. Hiç
kimseyi bulamıyoruz. Soracak kimse de göremediğimiz için izimizin üstüne geri
dönüyoruz. Sonradan burada sadece Cuma namazları kılındığını öğreniyoruz.
Buranın restorasyonu 2012 yılında TİKA tarafından yapılmış. Aynı sokakta biraz
ilerledikten sonra, solda karşımıza küçük bir mescit çıkıyor. Fakat ne bir ad,
ne de bir tabela görebildik. Ama güzel bir uygulamaya şahit olduk: Girişte tek
kişinin abdest alabileceği bir lavabo, hemen yanında iki sepet var. Sepetlerden
birinde temiz havlular, diğerinde ise kurulandıktan sonra atılan kirli havlular
var. Sokaktan geçerken dükkaâların bir kısmında döner, berber gibi Türkçe
tabelalar da cabası…
Çarşı
içerisindeki bu sokak, “Türk Çarşısı” adıyla tanınmaktadır. Çarşıda çok sayıda
turistik acente, kitapçı, hediyelik eşya dükkânları, elektronik eşya
dükkânları, butikler, ayakkabıcı, berber ve meşhur Ohri incisinin satıldığı
dükkânlara rastlanır. Çarşının devamında ise Ali Paşa Camii görülmektedir.
Limana doğru çarşının başladığı meydanda asırlık büyük bir çınar ağacı, hiç
kimseyi ayırt etmeden herkesi gölgesine topluyor ve kucaklıyor. Rivayete göre
ağaç sekiz asırlıkmış, eskiden içindeki boşlukta berber ve kahve dükkânı
varmış.
Güneş
batıya doğru iyice döndü. Güneş yakmaz oldu. Ağaçların gölgesi iki üç katı
uzadı. Biz de artık Ohri’den Üsküp’e dönüyoruz. Yola çıktıktan sonra uzun süre
ovada ilerliyoruz. Yol üzerinde ova köylerine şahit oluyoruz. Tarım arazilerini
solumuzda bırakarak devam ediyoruz, fakat sağ tarafımızda ormanlık tepeler
başlıyor. Yol kenarlarında yer yer üzüm bağlarına rastlıyoruz. Sonra dağların
arasına giriyoruz, artık güneş sadece dağların tepelerinde görünüyor. Gelirken
aşağı doğru indiğimiz yollar şimdi karşımıza rampa olarak çıkıyor. Tepelere
tırmanıyor, bir müddet sonra tekrar düz bir ovaya iniyor ve meskûn mahallerden
geçiyoruz. Cadde boyunca ıhlamur ağaçları bizi selâmlıyor. Bazı evlerin önünde
asılı Arnavut bayrakları dikkat çekecek kadar fazla. Tren raylarına paralel
epeyce ilerliyoruz. Buradan geçerken minarelerin çokluğu insanların dinî
inançları hakkında bir şifre gibiydi. Buranın evleri, villa tipinde albenisi
yüksek evlerdi.
Düzlük
bitiyor ve tekrar ormanlar başlıyor. Güne çoktan menziline dönmüştür. Karşıdan
gelen araçların farlarını yakmış olduğunu fark ediyoruz. Sağlı sollu ormanlar
içinde kaybolup gidiyoruz. Kıvrımlı yollardan döne döne zirveye çıkıyoruz ve
zirvede bir ihtiyaç molası veriliyor. Temiz bir tuvalet bulmak bir yana, sıra
bulabilirsen şanslısın...
Artık
Üsküp’e doğru inişe geçiyoruz. Yatsı vaktinde otelimize ulaşıyoruz. Hülâsa
Osmanlı, Makedonya’nın her bölgesinde insanlara hizmet veren kurumlar inşâ ve uzun
zaman idare etmiş. Fakat Osmanlı çekildikten sonra Makedon topraklarının bir
kısmı Yunanistan’a, bir kısmı Bulgaristan’a ve bir kısmı da Sırbistan’a
verilmek sûretiyle Makedonya; Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Arnavutluk
ile sorunlu hâle getirilmiş.
Saatlerle sınırlı bu gezi vesilesiyle Üsküp, Matka, Kalkandelen ve Ohri’yi gözlemleme imkânı buldum. Gördüklerim beni şöyle düşünmeye sevk etti: Avrupa medeniyetine mensup milletler, ne kadar önem atfettikleri insan varsa hepsinin heykelini meydanlara dikmişler. Bu, Avrupa’nın bir pagan kültürü yansımasıdır. Türk milletininse çok köklü kitabeler kültürü var. Hâlâ kitabelerin bir kısmı Türkistan coğrafyasında keşfedilmeyi bekliyor. Bu güzel uygulama neden devam ettirilmez? Tarihe mâl olmuş önemli şahsiyetlerimiz anısına onları anlatan kitabeler dikilse şehir meydanlarına, hem kadim geleneğimizi devam ettirmiş, hem de insanları bilgilendirmiş oluruz.



