Bakışın tarihi ve sömürgecilik

İslâm kültüründe nakkaş kendi gördüğünü değil, Allah (cc)’ın gördüğünü resmederken, perspektifin icadıyla doğan Yeni Çağ’da resimler nesne olmaktan çıkmış ve öznenin yerini almışlardır. İşte bu farkın en önemli nedeni, iki kültürdeki “bakış” arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. İki kültürün zihniyetini ve ilişkilerini sadece resme bakıştaki farklılıkta dahi anlayabiliyoruz. İslâm kültürü açısından, resmin yerine kullanılan “hat” sanatı hem yazının karakteri hem de güzelliği anlamına geliyordu. Dolayısıyla Batı’da resim ile yapılmaya çalışılan her şey İslâm kültüründe geometrik süslemeler, yazı ile geometrinin sinerjisi, hat ve minyatür vb. sanatlar ile yapılıyordu.

SÖMÜRGECİLİK üzerine hiç kuşkusuz birçok eser kaleme alınmıştır. Ancak, sömürgeciliğin nasıl olur da normalleştirildiği, hatta bir devlet politikası hâline gelerek büyük ölçüde “Batı Terörü”nü inşâ ettiğini anlamak için, Batı ve “Biz” arasındaki farkları da çok iyi kavramamız gerekmektedir. “Biz”den kastettiğimiz ise hiç şüphesiz İslâm Medeniyeti’dir. “Biz”de sömürge anlayışı kesin kes reddedilirken, hatta sömürge anlayışına karşı ciddi bir mücadele verilirken, neden Batı’nın büyük bir bölümünde sömürgecilik adeta bir devlet politikası hâline geldiğini de anlamamız gerekiyor. Rahmetli Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı’nın, “İslâm bir başkaldırma hareketidir. Müslüman olmanın mânâsı da, haksızlığa, adâletsizliğe, suistimâle, sömürüye, sömürgecilik ile emperyalizme, ırkcılık ile kavimciliğe başkaldırma irâdesinde yatmaktadır” şeklindeki sözü, “Biz” ve “Öteki” arasındaki anlayış ve uygulama farklılıklarının temelindeki inanç farklılığını ortaya koymaktadır.


Sömürgeci zihniyetin oluşmasını sağlayan en önemli saiklerin başında aslında bir bakış açısının yani o bakış açısını sağlayan inanç farklılıklarının olduğunu Hans Belting (1935-Andernach/Almanya)’in, “Floransa ve Bağdat-Doğu’da ve Batı’da Bakışın Tarihi” kitabında çok açık bir şekilde görüyoruz. Kitabın isminden de anlaşılacağı gibi Floransa şehri Rönesans’ı temsil ederken, Bağdat şehri ise Abbasi halifeliğinin başkenti olan tarihi Bağdat’ı temsil etmektedir. Bu iki şehir üzerinden Batı kültürü ve İslâm kültürü arasındaki etkileşimler ve karşılaştırmalar “bakış” üzerinden yapılmaktadır. 


Hans Belting bu değerli çalışmasında “Amacım, iki kültürü, olumlu ya da olumsuz karşılaştırmalarda bulunmadan yan yana koyup değerlendirmekti” şeklinde ifade etmektedir. Yazarın bu kitapta, Doğu-Batı veya İslâm-Hıristiyan şeklinde bir kutuplaştırmaya gitmeyen bir üslup içerisinde olduğunu görmekteyiz. Ayrıca İslâm düşüncesinin sadece bir çeviri hareketi olmadığını, aynı zamanda İslâm dünyasında bilimsel çalışmaların da üst seviyede yapıldığını ortaya koymaktadır.


Doğu’da modern bilimin temellerini atan, matematiksel hesaplanabilen yasaları ampirik olarak da kanıtlama çabasında olan İbnü’l-Heysem gibi bilim insanlarına karşı, o dönemde ise bilim Batı’da henüz teoloji kısıtlamalardan kurtulabilmiş değildi. Ancak çok daha sonraları, özellikle zengin tüccarların İbnü’l-Heysem kitabını Batı’yla tanıştırmaları ile birlikte, perspektif adeta keşfedilmedi, icat edildi. İcat edildi diyoruz çünkü Batı’da tamamen farklı bir yorumlama ile İslâm kültürünün kaçındığı bir “bakış” kazandı. Her ne kadar İbnü’l-Heysem’in “optik” adını verdiği karanlık oda çalışmaları, Batı’da “perspektif” olarak çevrilmiş olsa da bu çok önemli bir gelişmeydi.


Perspektif’i ilk tanıtan kişi Albrecht Dürer’dir. Albrecht Dürer, perspektif sözcüğünü “içinden bakmak” veya “dünyayı içinden bakarak” olarak tanımlıyordu. Bu tanımlama ile birlikte iki boyutluda üç boyutlu yanılsaması yapan ve böylece sanat ile gerçeği yeniden üretecekleri bir alan arayışı “resim” ile karşılığını bulmuş oluyordu. Çünkü ancak resme bakan göz ile özne, resmin içine dâhil edilebiliyor ve hatta resim içinde çizilen aynalar vasıtasıyla da bizatihi resmin içinde resim olarak çizilebiliyordu. İşte perspektifin Batı’da, İslâm düşüncesinden farklı bir şekilde resimde ortaya çıkması da bu sebepledir. Yani modern sanat ile gerçeği yeniden üretme ve bu yolla da öznenin tanrılaşma çabası vardır. Batı düşüncesinde ikili bir etkilenme sonucunda hem resim içinden çıkan kültürden etkileniyor, hem de aynı zamanda o kültürü etkiliyordu.


Gottfried Boehm’in perspektif ile ilgili “bilişsel bir devrimdir” ifadesi biraz aşırı olsa da önemsenmeye değerdir. Gottfried Boehm, perspektifin izleyiciye resmin önünde ayrıcalıklı bir yer vererek, onu dünyada da ayrıcalıklı bir yere koyduğunu öne sürüyordu. Bu ayrıcalıklı yeri ise Orta Çağ’ın din merkezli düşünme biçiminden kurtulup, insan merkezli düşünme biçimine kavuşulduğunun müjdesini veriyordu! Bu aslında bir anlamda Tanrı’nın yaratması yerine, insanın yaratıcılığını öne koymak demekti. Artık Tanrı bulutların arkasındaydı ve gözlerden uzaktı!  Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı’ya göre, Yeni Çağ Din Dışı Avrupa Medeniyeti’nin en bariz vasfı, tarihte ilk defa dine dayanmadığını iddia eden bir medeniyet olmasıydı. Dünya tarihinde bütün diğer medeniyetler ve kültürler kendilerini din kaynaklı görmelerine karşın, bu “Yeni Çağ Avrupa Medeniyeti” kendisini dindışı olarak kabul etmektedir. Gottfried Boehm’in perspektif ile gerçekleşen “bilişsel bir devrimi”ni, aslında din dışı bir medeniyet oluşumunun başlangıcı olarak da yorumlayabiliriz.


İslâm düşüncesinde ışığın ölçülmesi, Yeni Çağ’ın Batı sanatında ise bakışın ölçülmesi olarak yorumlanıyordu. Bu karşıtlığın temelinde ise yazara göre bilimsel değil, kültürel farklılıklar yatıyordu. Araplarda görmeyi somutlaştıran resme karşı büyük bir mesafe vardı, bu mesafenin en önemli sebebi perspektif tekniğiyle yapılan resimlerin put olarak görülmesiydi. Batı’da ise perspektif kullanılarak yapılan resim sayesinde devlet ve kilisenin resmî bakışının iktidarından kurtulan kişi, kendi bakışı ile özne hâline geliyordu! Leon Battista Alberti ile dünya görüşünde insanı merkeze alan bir dönüşüm gerçekleşmişti. “Alberti’ni Anma Madalyonu”nda yer alan kanatlı göz, bakışta bağımsız olmak isteyen öznenin amblemidir. Yeni düstura göre, insan görerek ve gözlemleyerek bilgi sahibi olacaktır. Adeta gözü Tanrı gibi nitelendirir. Leonardo da Vinci dahi “göz Tanrı’nın yarattığı her şeyin çok üstündedir” diyordu. 


Özellikle İslâm resminde “âlem Allah’ın gördüğü yerden, yukarıdan, ufuk çizgisi çizilerek” resmedilirdi. Bundan dolayı İslâm sanatında minyatürün daha çok kullanılması ve hiçbir tasvirin tıpatıp aynısı gibi resmedilmesinden kaçınılması bu yüzdendir. Çünkü tıpa tıp aynısını çizme Allah’a şirk koşmak ile aynı anlama geldiği düşünülüyordu. 


İtalyan ressam Gentile Bellini (1429-1507)’nin 25.11.1480 tarihinde çizdiği Fatih Sultan Mehmed portresi ile Türk minyatür sanatçısı Nakkaş Sinan Bey’in çizdiği “Gül Koklayan” Fatih Sultan Mehmed resmi arasında medeniyet tasavvurları açısından da ne kadar farklar olduğu çok açık bir şekilde görülmektedir. İtalyan ressam Gentile Bellini, Fatih Sultan Mehmed’in portresini 3/4’lük oranda ve neredeyse gerçeğine yakın bir şekilde yapmıştır. Resimdeki altı taç Fatih Sultan Mehmed’den önce gelen altı padişaha, resmin önündeki sandık ise İslâm düşüncesinde pek de tasvip edilmeyen gösterişi simgelemektedir. Oysa Nakkaş Sinan Bey ise Fatih Sultan Mehmed’i olduğundan daha kilolu olarak ve bire bir gerçeğine uymayacak şekilde resmetmiştir. Fatih Sultan Mehmed’in sol elindeki beyaz mendil dünyevî hükümdarlığı, sağ elindeki kırmızı gül ise Hz. Muhammed (sav)’e olan bağlılığını ifade etmektedir.




Batı’nın kolonyalist uygulamalarının zihni temelinde perspektif bakışın etkisinin olduğunu söyleyebiliriz. Batı, perspektif ile adeta tek doğru “bakış”ın kendisi olduğunu, diğer kültürlerin hayata bakışlarında baştan bir kusur olduğunu ve bu nedenle de ehlileştirilmelerinin gerektiğini öne sürerek her türlü sömürge anlayışı meşrulaştırmıştır.



Ancak bu iki resimdeki asıl dikkat çekici nokta, İtalyan ressam Gentile Bellini’nin çizdiği portrede Fatih Sultan Mehmed’i adeta bir resim çerçevesi içine, bir pencere içinde resmetmesidir. Bu çerçeve ve pencere simgesi, temelde merkezî perspektif resimlerinde sıkça kullanılan bir unsurdur. Görüldüğü gibi her iki ressam aynı kişiyi çizmelerine rağmen biri adeta gerçeğini resmederken, diğeri gerçekle bir derdi olmayan ve adeta bir muhayyiledir. Nakkaş Sinan Bey hayal gücünü tabloya yansıtmıştır. 


Belting, bir Alman ve Batılı düşünür olarak Batı’nın kolonyalist uygulamalarının zihni temelinde perspektif bakışın etkisinin olduğunu söylemektedir. Batı’nın, perspektif ile adeta tek doğru “bakış”ın kendisi olduğunu, diğer kültürlerin hayata bakışlarında baştan bir kusur olduğunu ve bu nedenle ehlileştirilmelerinin gerektiğini öne sürerek, her türlü sömürge anlayışını meşrulaştırdığını söylemektedir. Bu yaklaşım, Batı’nın sömürgeci anlayışına getirilen en orijinal yaklaşımlardan birisidir.


Hans Belting, Doğu ile Batı kültürü arasındaki kültür etkileşimlerini İbnü’l-Heysem ile doruğa ulaştığını söylemektedir. Rönesans perspektifinin tarihinde İbnü’l-Heysem’in adının hiç geçmemesini ise yadırgamaktadır. Batı’nın kendi dışında hiçbir yardım almadan perspektifi icat ettiğini söylemesi, kendi kültürünü biricik olarak görme hatasından kaynaklanıyordu. Yazar bu objektif değerlendirmesi ile günümüzde Batı medeniyet düşüncesinde hâkim olan algıyı da yıkma cesareti göstermektedir.


Görme sürecinde muhayyile’nin ve psikolojinin devreye girmesinin etkisinden söz eden İbnü’l-Heysem’in ışığı yorumlaması ile Batı’nın merkezi perspektif’teki yanılmaz göz algısı arasında büyük bir fark ortaya çıkmaktadır. Doğu gözün yanıldığını, Batı ise resmin gerçeği çizerken yanılmayacağını iddia eder.


Şunu da unutmamak gerekir ki nasıl İbnü’l-Heysem’in karanlık oda çalışmaları, Yeni Çağ’da Batı medeniyeti için farklı bir kapı araladıysa, benzer durum İslâm medeniyeti için de geçerliydi. Çünkü İbnü’l-Heysem’in kendisinin de dediği gibi, yaptığı bilimsel çalışmalar sıfırdan kendisine ait değildi. Çalışmalarında Çin, Antik Yunan vb. kaynaklardan yararlandığını sıkça belirtir ve ilmi bilginin sürekli olarak başka kültürlerden elde edilenlerin üzerine katılarak geliştiğini söyler. Ancak asıl mesele bunu kendinize ne kadar adapte ettiğiniz ve ne kadarını alabilme kapasitesine sahip olduğunuzla ilgilidir. 


Battista Alberti’de benzer bir şekilde “Her şeyi kendi bakışımızla ölçeriz” diyerek, resimde kaçış noktasını temsil eden izleyiciyi merkeze alıyordu. Alberti’nin, “gözün, ruhun penceresi olduğu” düşüncesiyle dünyaya bir pencereden bakma anlayışı perspektif penceresini icat ettirmiştir. İşte bu imge olan pencere, gerçek hayattaki kamusal alan ile özel alanın birbirinden ayrıldığı yerdir. Batı perspektifindeki pencereden bakış ve dışarıdan içeriye bakışın engellenmemesine karşı, İslâm kültürlerinde mekânın sakinlerinin dışarıdan görünmesi engellenmiştir. İslâm kültüründe özel alana her türlü bakış mahremiyete tecavüz olarak algılandığından dolayı, tahtaya dantel gibi işlenmiş kafes tekniği olan meşrebiye ile ışığı filtreleyen ve düzenleyen dekorlar üretilmiştir. Görüldüğü gibi Batı’da insan bakışı ile özdeşleşen perspektif, İslâm kültüründe ışığın ehlileştirilmesine karşılık gelmektedir. Yani bakışın değil, ışığın penceresidir. İbnü’l-Heysem’de, Antikçağ’ın Aristocularının “Gözdeki resimler nesnelerin birebir kopyasıdır” ifadesine karşı optik kuramlarında o zamana kadar hayalet gibi dolanan “resimler” ve “cisimler”i ortadan kaldırmış ve her tür antropomorf tahayyülden arındırmıştır.


Meselâ İslâm kültüründe nakkaş kendi gördüğünü değil, Allah (cc)’ın gördüğünü resmederken, perspektifin icadıyla doğan Yeni Çağ’da resimler nesne olmaktan çıkmış ve öznenin yerini almışlardır. İşte bu farkın en önemli nedeni, iki kültürdeki “bakış” arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. İki kültürün zihniyetini ve ilişkilerini sadece resme bakıştaki farklılıkta dahi anlayabiliyoruz. İslâm kültürü açısından, resmin yerine kullanılan “hat” sanatı hem yazının karakteri hem de güzelliği anlamına geliyordu. Dolayısıyla Batı’da resim ile yapılmaya çalışılan her şey İslâm kültüründe geometrik süslemeler, yazı ile geometrinin sinerjisi, hat ve minyatür vb. sanatlar ile yapılıyordu.


Batı’nın kolonyalist uygulamalarının zihni temelinde perspektif bakışın etkisinin olduğunu söyleyebiliriz. Batı, perspektif ile adeta tek doğru “bakış”ın kendisi olduğunu, diğer kültürlerin hayata bakışlarında baştan bir kusur olduğunu ve bu nedenle de ehlileştirilmelerinin gerektiğini öne sürerek her türlü sömürge anlayışı meşrulaştırmıştır.“Bugün Batı’nın tekelindeki televizyon ve basınla tüm dünyada küreselleşen perspektifin, gerek Batı sömürgeciliğinde gerekse de Hıristiyan misyonerliğinde şaşırtıcı derecede uzun bir tarihöncesi vardır. Bu süreçte diğer kültürlerin görme alışkanlıkları hiçe sayılmış, perspektif onlara adeta zorla dayatılmıştır.” (Belting. 2012: 50)


Sömürgeciliğin ortaya çıkışı ve medeniyetler arasındaki “bakış” farklılıkları üzerine çalışma yapacakların, bu kitabı okumadan geçmeleri büyük bir eksiklik olacaktır. Bu kitabı, özellikle Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı’nın “Çağdaş Küresel Medeniyet -Anlamı/Gelişimi/Konumu” kitabıyla birlikte okumalarının çok daha faydalı olacağı düşüncesindeyim.