Din ve laiklik
RÖNESANS ve Reform hareketiyle Batı’da doğan yeni anlayış, 1789 Fransız Devrimi’nin yaşanmasına sebep oldu. Devrim öncesinde kralın en büyük müttefiki kiliseydi. Kilise ve ruhban sınıfı, kral nezdinde ve devlet içinde ayrıcalıklı bir konuma sahipti. Bu imtiyazlar nedeniyle kilise büyük topraklara sahipti, vergi muafiyeti vardı ve siyâsîlerle kurduğu ilişkiler nedeniyle adı sıklıkla yolsuzluk olaylarıyla anılmaktaydı. Din adamlarının sarayla olan ilişkileri, zenginlikleri ve lüks yaşamları; halk nezdinde ve hatta alt düzey köy papazları arasında büyük bir tepkiye yol açmıştı. Kral ve bürokrasiyle derin ilişkiler kurarak devlet yönetiminde söz sahibi olan üst düzey din adamları, devrim sonunda yönetimi ele geçiren zümre nezdinde prestijlerini tamamen kaybederek ikinci plana itilmiş ve yeni anlayışın etkisiyle kendi kabuklarına çekilmek zorunda kalmışlardı.
Devletin yeni yöneticileri olan ve kendilerine Jakobenler denilen grup, devrimden sonra din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak tarif ettikleri “laiklik” anlayışını hayata geçirdiler. Ancak bu yeni anlayış, özgürlük adına çıktıkları yolda yeni baskıların ve dayatmaların adı oldu. Zira din devlete karışmazken, devlet dine müdahale etmeyi kendisine bir hak olarak görmeye başladı. Nitekim bu tutum, siyaset biliminde “Militan Laiklik” olarak değerlendirilecekti. Bu yönüyle laiklik, sekülerizmin en radikal boyutunu oluşturmaktadır.
19’uncu yüzyılda dünyayı etkisine alan Fransız Devrimi ve pozitivist anlayış Birinci Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni devletlerin de yönetim kademelerini cazibesi altına aldı. İkinci Dünya Savaşı sonrası hızını kesmeyen bu anlayış mütedeyyin insanların tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaya devam etti.
Osmanlı İmparatorluğu’nun dünya sahnesinden çekilmesiyle birlikte, Osmanlı bakiyesinde kurulan yeni devletçiklerin İngiliz ve Fransızlara gebe yöneticileri, bu yeni akıma bir kurtarıcı gibi sarıldılar. Oysa Osmanlı’yı yıkan küresel güçler ve arkalarındaki Siyonist finansal odaklar el ele vererek İslâm dünyasını laiklik ve sekülerizm narkozuyla derin bir uykuya yatırmıştı.
Avrupa’da din adına yaşanan olumsuzluklar, Hıristiyanlığı tahrif eden ruhban sınıfının kendi menfaatleri uğruna yaptığı uygulamalardan kaynaklanıyordu. İslâm’da ise böyle bir ruhban sınıfı yoktu; aksine dinî esaslar, sosyal hayatı tanzim eden adil ve dinamik kurallara sahipti. Buna rağmen İslâm dünyasında yaşanan ekonomik ve siyâsî geri kalmışlığın sebebi, yüzeysel olarak dinin yanlış yorumlanmasına bağlansa da asıl neden, Haçlı Saldırıları’ndan Birinci Dünya Savaşı’na kadar aralıksız devam eden sömürgeci savaşlardı. Özellikle Birinci Dünya Savaşı, Avrupalı güçler arasında çıkmış gibi görünse de sonuçta İslâm dünyası parçalanmış ve bölgenin en büyük zenginliği olan petrol Batılıların eline geçmişti. Savaşın bir diğer kritik sonucu ise 1917’de yayımlanan Balfour Deklarasyonu ile tüm dünyaya ilan edilen Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması süreciydi. Tüm bunlar göz önünde tutulduğunda, İslâm dünyası ve özelde Osmanlı kendiliğinden geri kalmamış, aksine yüzyıllara yayılan sistemli bir planın gereği olarak geri bırakılmıştır.
Geri bırakılan İslâm dünyasında bu geriliğin faturası, maalesef yine dine, yani İslâm’a kesilmiştir. Tanzimat’tan sonra ülkemizde bu yönde bir algı oluşturulmuş, bu fikirle yetişen Jön Türkler ve ardından gelen İttihatçılar yönetimde söz sahibi olunca bu anlayışı adeta bir devlet politikasına dönüştürmüşlerdir. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki tek parti yönetimi de bu köksüz ve mesnetsiz teze sarılarak askerî, siyâsî ve sosyal alanda dinî hayatı adeta milletin kalbinden sökmek için akla gelmeyen yöntemlere başvurmuş, dinî olana adeta savaş açmıştır.
Nihayetinde çok partili döneme geçişle birlikte dine karşı yürütülen bu sert tutum görece şiddetini kaybetse de 1960 Darbesi’nden itibaren doğrudan mücadele yerine dolaylı ve asimetrik yöntemler benimsenmiştir. Bu süreci, 28 Şubat’a kadar “laiklik” kavramının arkasına sığınarak dinî hayata müdahaleyi meşru bir zemine taşıma çabasıyla inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. Ancak millî irade bu kesime demokratik zeminde geçit vermemiş; 28 Şubat zihniyetini savunan siyâsî oluşumları sandığa, bu zihniyeti temsil eden yapıların çoğunu da tarihin çöplüğüne gömmüştür. Ayakta kalanlar ise eski güçlerinden çok uzakta, etkisiz, işlevsiz ve halkta karşılığı olmayan silik birer yapıya dönüşmüştür. Buna rağmen bu süreçte yaşanan zulümler, baskılar, mütedeyyin gençlerin eğitim haklarının elinden alınması ve ibadet ettiği için işinden edilen bireylerin yaşadığı acı olaylar, toplumsal vicdanda derin travmalara sebep olmuştur. Bunun yanında, yüz yıllık bir geçmişe sahip olan seküler eğitim ve kültür politikaları yüzünden arafta kalmış, aslî kimliğine bigâne yeni bir nesil yetişmiştir. Bu nesil, rüzgârın önünde bir yaprak gibi savrulurken diğer yandan da derin bir arayış içindedir.

Osmanlı’yı yıkan küresel güçler ve arkalarındaki Siyonist finansal odaklar el ele vererek İslâm dünyasını laiklik ve sekülerizm narkozuyla derin bir uykuya yatırmıştı.
Sovyet işgali altındaki Türkî cumhuriyetlerde dinî hayat
1917 Bolşevik Devrimi ile sosyolojik olarak farklı bir kulvara evrilen Rusya (Sovyetler Birliği), komünist bir dünya görüşü ekseninde Lenin ve özellikle Stalin döneminde dinî hayata savaş açmış ve devlet ateizmi (gosateizm) doktrini çerçevesinde Türk ve Müslüman nüfusun yoğun olduğu Türkî cumhuriyetlerde dinî kurumları, ibadethaneleri ve geleneksel yaşantıyı kontrol altına alan ve bastıran sert politikalar uygulamıştır. Bu politikalar sonucu dinî eğitim yasaklanmış, binlerce cami, medrese ve dinî yapı kapatılmış; bir kısmı yıkılmış, bir kısmı ise ahır, ambar veya kültürel merkez gibi din dışı amaçlarla kullanılmıştır. Müslüman din adamları “gerici ve halk düşmanı” ilan edilerek tutuklanmış, sürgün edilmiş ve birçoğu idam edilmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında, önceki dönemde uygulanan sert politikalarla Türklerin kalbindeki bu köklü İslâm inancını tamamen ortadan kaldıramayacaklarını anlayan Sovyet idarecileri, İslâm’ı tümüyle silmek yerine kontrol altında tutabilmek amacıyla Müslümanları denetleyen sınırlı sayıda resmî dinî idare kurmuş ve tüm dinî faaliyetleri bu mekanizma üzerinden sıkı bir gözetime bağlamışlardır. 1943’te Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan’da İslâmî faaliyetleri denetlemek ve yönetmek amacıyla Taşkent merkezli kurulan SADUM (Orta Asya ve Kazakistan Müslümanları Ruhani İdaresi) bunun en tipik örneğidir. Gerçekte devlet, bu yapılar vasıtasıyla dine doğrudan müdahale ederek dinî hayatı kendi ideolojisi doğrultusunda dizayn etmeye kalkışmıştır.
Türkî cumhuriyetlerdeki Müslüman halkların ortak kimlik unsuru olan dinî bağlar zayıflatılmaya çalışılmış, bunun yerine “Sovyet yurttaşlığı” ve yerel seküler kimlikler öne çıkarılmıştır. Yani komünizm ideolojisi üzerinden Sovyetler, Türkî cumhuriyetlerde yaşayan soydaşlarımızı öz kimliklerinden koparmayı ve asimile etmeyi hedeflemiştir. Bu doğrultuda kapsayıcı Türklük ve Müslümanlık kimliği rafa kaldırılmış, “Homo Sovieticus” (Sovyet insanı) tipolojisi dayatılırken bir yandan da “Siz Türk değilsiniz; Azerisiniz, Özbeksiniz, Tatarsınız, Kırgızsınız, Türkmensiniz” denilmiştir. Hatta Sovyetler, 1926 Bakü Türkoloji Kongresi sonrası Türkî cumhuriyetlerde kullanılan İslâm harflerini önce Latin alfabesine geçirip 1930’ların sonundan itibaren Türk toplukları arasındaki şive ve ağız farklarını ayrı birer dilmiş gibi sunmuş, aynı sesi her toplulukta farklı harfle göstererek her Türk boyu için ayrı Kiril alfabeleri oluşturmuştur. Böylece Türkçe konuşan boyların birbirinin yazısını okuyup anlaması imkânsız hâle getirilmiştir. Sonuçta Türk toplulukları arasında yapay ayrışmalar üretilmiş ve bu coğrafyadaki köklü kardeşlik bağlarının yeniden tesis edilmesi engellenmek istenmiştir.
Azerbaycan’da Sovyetlerin dinî hayata müdahalesi
Komünist Sovyet Rusya’nın 1920 yılında Azerbaycan’ı işgal etmesiyle başlayan yetmiş bir yıllık esaret dönemi, ülkenin dinî ve millî hafızasında çok derin kırılmalara yol açmıştır. Moskova merkezli yürütülen sistemli ateizm politikaları ve “Müslüman toplumu Sovyet potasında eritme” hedefi, Azerbaycan coğrafyasında oldukça sert ve yıkıcı bir biçimde uygulanmıştır.
Sovyet işgalinin ilk günlerinden itibaren geniş çaplı olmamakla birlikte dinî etkinin azaltılması için aşamalı olarak bazı adımlar atılmıştır: 5 Mayıs 1920’de çıkarılan bir yasayla bütün vakıf toprakları kamulaştırıldı. 15 Mayıs 1920’de çıkarılan bir yasayla okullardaki dinî tedrisat da yürürlükten kaldırıldı. Bunun ardından okullarda ateizmin telkin edilmesi, ortak alfabenin ortadan kaldırılması, dinî kuruluşların, cami ve türbelerin kapatılması, dinî gün ve bayramların, merasimlerin, hac ve umre ziyaretlerinin, başörtüsünün yasaklanması gibi uygulamalar geldi. 1927’de Azerbaycan’da sayıları bin yedi yüz civarında olan camiden 1933 yılında sadece on yedisi kullanıma açık bırakılmıştır. Nitekim o dönem Bakü genelinde sadece Kerbela Abdulla Camii’nin açık kalmasına izin verilmiştir. Kapatılan tarihî camiler ve medreseler depoya, tahıl ambarına, sinemaya, kulübe veya ahıra dönüştürülmüş, karara karşı çıkan halk ise sert askerî tedbirlerle susturulmuştur. 1980’li yıllarda ise Azerbaycan’da sadece on altı cami faaliyet göstermekteydi. Bu dönem Azerbaycan’da altı milyon civarında Müslüman yaşadığını dikkate alacak olursak, yaklaşık iki yüz seksen bin kişiye yalnızca bir cami düşmekteydi.
İslâm’ı Müslümanların hayatından tamamıyla çıkarmak isteyen Sovyet Rusya yetkilileri, 1924’te dinle ilgili yeni bir strateji belirleyerek dinî kuruluşların ortadan kaldırılması yönünde karar aldılar. Yerine ise devletin din üzerindeki kontrolünü sağlamak amacıyla “dvatsatki” adında yirmi üyesi olan bölgesel idarî kurumlar kuruldu. Aynı yıl Azerbaycan’da toplumun inançlarıyla bağını kesmek amacıyla Bakü’de “Mübariz Allahsızlar İttifakı” (Militan Dinsizler Derneği) kuruldu. Bu yapı okullarda, fabrikalarda ve köylerde organize din karşıtı propagandalar yürütmüştür. Allahsız Militanlar Birliği’nin Müslümanlara dayatmış olduğu prensiplere göre kendine iş imkânı bulmak isteyen birisi muhakkak cemiyete üye olmak zorundaydı. Aksi takdirde kendine iş bulamayacağı gibi geçim sıkıntısını da gideremeyecekti.
7 Ağustos 1925 tarihine gelindiğinde Sovyetler Birliği’ne Arap alfabesiyle basılan kitap ve dergilerin girişi yasaklandı. Aynı zamanda Sovyetler Birliği sınırlarının kapanmasıyla birlikte Hac ziyareti gibi İslâmî farzların uygulanmasına da yasak getirildi. Bu yasak 1945 yılına kadar devam etti. Yine 1920’li yıllarda dönemin popüler iletişim mecraları kullanılarak doğrudan dinî değerleri hedef alan yayınlar yapılmıştır. Bu doğrultuda çıkarılan resmî din karşıtı Allahsız dergisi, İslâm dinini “gericilik”, “cehalet” ve “sınıf düşmanlığı” olarak lanse eden karikatürler ve yazılar yayımlamıştır. Pioner gibi çocuk dergileri ve tiyatro oyunları aracılığıyla yeni nesillere ateist ideoloji aşılanmış, hatta çocukların ailelerinin dinî pratiklerini devlete ihbar etmesi teşvik edilmiştir.
Azerbaycan’ın önde gelen İslâm âlimleri, müftüleri ve imamları “halk düşmanı” veya “karşı-devrimci ajan” olarak yaftalanmıştır. Bu sebeple Gence, Zakatala, Şeki, Şemahı, Kuba gibi il ve ilçelerde Bolşevik aleyhtarı ayaklanmalar başlamıştı. 1930’lu yıllarda ortaya çıkan bu olaylar 1937’li yıllara kadar tüm şiddetiyle devam etmiştir. Binlerce din adamı yargılanmadan kurşuna dizilmiş veya Sibirya’daki çalışma kamplarına (Gulag) sürgün edilerek ölüme terk edilmiştir. 1930’lu yıllardan itibaren SSCB’de yaklaşık kırk bin kadar imam ve din âlimi fizikî olarak yok edilmiştir. Bu durum, toplumda dinî bilginin ve kültürün nesilden nesile aktarılmasını sağlayan entelektüel köprüyü tamamen koparmıştır. Kadınların kamusal alanda çarşaf veya başörtüsü takması yasaklanmış, bu süreç kadın bedeni üzerinden yürütülen agresif bir kültürel modernleşme ve “Sovyetleştirme” projesine dönüştürülmüştür.
Azerbaycan halkının İslâm dünyası ve Türkiye ile olan bağını koparmak amacıyla önce 1926 yılında Arap alfabesinden Latin alfabesine, ardından da 1939 yılında hızla Kiril alfabesine geçilmiştir. Bu hamleyle halk, yüzyıllar boyunca yazılmış dinî, edebî ve tarihî kaynaklarını okuyamaz hâle getirilmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi Stalin’in milliyetler politikası gereğince halkın dinî ve millî kimliği doğrudan hedef alınmış, nüfus cüzdanlarında yer alan “Türk” ibaresi zorunlu olarak “Azerbaycanlı” şeklinde değiştirilerek etnik ve dinî kökler unutturulmak istenmiştir.
Sovyet Rusya’nın bu baskıları, dinin kamusal alandan tamamen dışlanmasına ve insanların dinî vecibelerini ancak evlerinde gizlice yaşamak zorunda kalmasına yol açmıştır. Yetmiş yıllık bu yoğun ateizm ve Ruslaştırma politikaları dinî hafızayı zayıflatmış olsa da Azerbaycan Türklerinin millî-dinî kimliğini ve kültürel belleğini tamamen yok etmeyi başaramamıştır. 1991 yılında bağımsızlığın kazanılmasıyla birlikte ülkede dinî özgürlükler yeniden anayasal güvence altına alınmış ve yüzlerce cami yeniden inşâ edilerek halka iade edilmiştir. Ancak onlarca yıl süren bu yıkıcı fetret dönemi, ne yazık ki kendi tarihî ve manevî köklerine yabancılaşmış, geçmişin vesayetçi seküler kalıplarını benimseyen celladına âşık nesillerin yetişmesine de zemin hazırlamıştır.

Azerbaycanlı siyasetçi Ağ Partiya Genel Başkanı Tural Abbaslı’nın, “Yahudilere kipa serbest de Müslüman kız çocuklarına başörtüsü neden yasak?” sözleriyle tepki gösterdiği yasakçı karar, Bakü yönetiminin siyonist çevrelerle kurduğu dostluğun ve Müslüman halkın değerlerine uygulanan çifte standardın açık bir delilidir.
Azerbaycan’da günümüzde yaşanan başörtüsü yasağı
Azerbaycan’ın 1991’de Sovyetler Birliği’nden ayrılmasıyla birlikte Cumhurbaşkanı seçilen Azerbaycan Halk Cephesi lideri Ebülfez Elçibey, anayasa tasarısına “Maneviyat ve Din” bölümünün eklenmesini öngörmüş; ortaokul, lise ve üniversitelerde zorunlu olarak din derslerinin müfredata girmesini hedeflemiştir. Fakat bağımsızlığın ilk yıllarında ülkede patlak veren siyâsî istikrarsızlıklar ve yaşanan askerî darbe nedeniyle bu program hayata geçirilememiştir.
Elçibey’in askerî bir darbe ile görevden uzaklaştırılıp Nahçıvan’a sürülmesi neticesinde Cumhurbaşkanlığı görevine gelen eski SSCB Politbüro Üyesi ve Komünist Parti Başbakan Birinci Yardımcılığı görevlerini yürüten Haydar Aliyev döneminde, 12 Kasım 1995’te yapılan referandumla kabul edilen yeni anayasanın 18’inci maddesi ile din ve devlet işleri kesin çizgilerle birbirinden ayrılmıştır. Buna göre Azerbaycan Cumhuriyeti’nde din devletten, devlet de dinden ayrıdır. Dolayısıyla da okullarda din dersi tedris edil(e)mez. Bu sebeple de Azerbaycan’da eğitim sistemi dünyevî nitelik taşımaktadır.
SSCB döneminden günümüze kadar dinî alanda yaşanan trajediler, maalesef özgür(!) Azerbaycan’da da zaman zaman farklı biçimlerde tezahür etmiştir. Baba Aliyev’in çizgisini sürdüren oğul İlham Aliyev döneminde de dinî hayata yönelik bürokratik müdahalelerin devam ettiği görülmektedir.
Nitekim 21 Eylül 2026 tarihinde kabul edilen 309 sayılı karar gereğince, devlet okullarındaki kıyafet tüzüğünde yapılan yeni düzenlemeyle öğrencilerin “okul formasının bütünlüğünü bozan veya eğitimin laiklik ilkesine uymayan kıyafet unsurlarını kullanması” yasaklanmıştır. Kararda “başörtüsü” veya “hicap” kelimesi açıkça zikredilmese de düzenlemenin inanç gereği takılan başörtülerini kapsayacak şekilde uygulanması ülkede ciddi bir tartışma başlatmıştır. Nitekim uygulamanın ardından bazı okullarda başörtülü kız öğrencilerin binalara alınmadığı, öğretmenlerin ise başörtüleri nedeniyle görev yapmalarının engellendiğine dair haber ve görüntüler toplumsal alanda ve sosyal medyada büyük bir infiale yol açmıştır.
Oysa 1928 yılının Ekim ayında, henüz komünist esaret altındaki Azerbaycan’da SSCB yetkilileri, Azerbaycan Geçici İnkılâp Komitesi’nden (AGİK) ülke genelinde başörtüsü yasağı uygulanması için bir karar çıkarılmasını talep etmiş fakat AGİK toplumsal hassasiyetleri gözeterek kendisine dayatılan bu direktifi imzalamaktan imtina etmişti. Dönemin komünist idarecilerinin bile çekindiği bu adımı, bugün Bakü yönetiminin atması tarihsel bir çelişkidir.
Yasakların arkasında Siyonist anlayış mı var?
Bu duruma gösterilen tepkiler sadece Türkiye’deki mütedeyyin çevrelerle sınırlı değildir. Hem Karabağ gazileri hem de sağduyulu Azerbaycanlı kardeşlerimiz bu konuda aynı hassasiyeti paylaşmaktadır. Konuya ilişkin sosyal medyada yayımladığı videoyla sert tepki gösteren Azerbaycanlı gazeteci Nigâr Ögeday, medyanın ardından eğitim sisteminin de vesayetçi anlayışların hedefi hâline geldiğini belirterek, “Kızlarımızın ve öğretmenlerimizin başörtüsünü bahane ederek Azerbaycan’ın geleceğini yaralıyorlar” değerlendirmesinde bulunmuştur. Eğitim Bakanı’nı ve kararı uygulayan bürokratları eleştiren Ögeday, Karabağ’da vatan için can ortaya koyan şehit ve gazilerin evlatlarına reva görülen bu muamelenin kabul edilemez olduğunu dile getirmiştir. Sosyal medyada feryadı yankılanan bir Karabağ gazisinin sesine tercüman olan Ögeday, “O yiğit savaşa giderken, o toprakları azat ederken evladı kendi öz vatanında rahat yaşasın diye azat etti. Siz bugün kimin intikamını alıyorsunuz? Ne zamana kadar bu mantığa köle olacaksınız?” şeklinde sert ifadeler kullanmıştır. Ögeday ayrıca yayımladığı videoda, dokuz yaşındaki şehit kızı Kerbelayi Hatice’nin başörtüsü nedeniyle okul kapısında yaşadığı mağduriyete dikkat çekerek bir şehit evladına bu acıyı yaşatan sistemin özeleştiri yapması gerektiğini kaydetmiştir. Yasağı uygulayan zihniyeti sapıklıkla itham eden Ögeday, eski Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in millî ve manevî değerlere sahip çıkılması gerektiğine dair sözlerini de hatırlatarak mevcut bürokratik uygulamanın devletin ve kurucu aklın mirasıyla bağdaşmadığını savunmuştur.
Gazeteci Nigâr Ögeday’ın açıklamalarında özellikle siyonizm vurgusunu öne çıkarması oldukça dikkat çekicidir. Ögeday’ın, bu yasağın arkasındaki bürokratik kadroları, “Avrupa’da eğitim almış, Siyonist fonlarla bugün Azerbaycan’da yüksek makamlara gelmiş kesimler” olarak nitelendirmesi tesadüf değildir. Nitekim Azerbaycanlı siyasetçi Ağ Partiya Genel Başkanı Tural Abbaslı’nın, “Yahudilere kipa serbest de Müslüman kız çocuklarına başörtüsü neden yasak?” sözleriyle tepki gösterdiği yasakçı karar, Bakü yönetiminin Siyonist çevrelerle kurduğu dostluğun ve Müslüman halkın değerlerine uygulanan çifte standardın açık bir delilidir.
Bakü-Tel Aviv ilişkilerinin tartışıldığı bu dönemde, Yeni Azerbaycan Partisi’nin 8’inci Kurultayı’nda konuşan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Karabağ Zaferi’ne atıfta bulunarak, “Kimse bize yardım etmedi, her şeyi paramızla satın aldık” sözleri ve başörtüsü tepkilerine yönelik “Herkes yerini bilsin, bizim işlerimize karışmasın, yaşam tarzımıza burnunu sokmasın ve bize yol göstermesin. Herkes kendi halkının ve devletinin derdine düşsün” açıklaması oldukça manidardır.
Oysa aynı Aliyev, 2020 yılındaki Karabağ Zaferi nedeniyle A Haber’e verdiği röportajda şu ifadeleri kullanmıştı: “Sadece Türkiye üretimi İHA ve SİHA’larla değeri 1 milyar dolar olan Ermeni askeri teçhizatı imha edildi. Kalan 1 milyar dolarlık kısmı da bizim askerî imkânlarımızla yok edildi. Bu durum savaşın gidişatını önemli ölçüde değiştirdi. Çatışmaların ilk saatlerinde Türkiye’den bu net mesajlar gelmeseydi, belki başkaları müdahil olabilirdi. Türkiye’nin verdiği mesajlar herkese ‘Dur!’ dedi. Azerbaycan yalnız değil. Türkiye sonuna kadar Azerbaycan’ın yanındadır.”
24 Eylül 2026’da İsrail Terör Örgütü Elebaşı Katil Netanyahu’nun Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma sırasında birçok ülke delegasyonu salonu terk ederken, Azerbaycan temsilcisinin yerinde oturup konuşmayı dinlemesi kamuoyunda ciddi bir rahatsızlık yaratmıştı. Nitekim İslâm dünyasında soykırımcı politikalarıyla lanetlenen İsrail ile bu derece yakın stratejik temas kuran ikinci bir ülkenin olmaması dikkat çekicidir.
Nitekim 16 Ekim 2026’da Bakü’de düzenlenen Asya’da İş Birliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı’nın (CICA) 7. Zirvesi’nde İsrail Terör Örgütü Cumhurbaşkanı Isaac Herzog kürsüye çıktığı sırada, Türkiye’yi temsilen katılan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da aralarında bulunduğu ondan fazla ülke temsilcisinin salonu terk etmesi diplomatik bir protesto olarak tarihe geçmiştir. Bu gelişmelere paralel olarak Azerbaycan medyasında “Karabağ Savaşı’nda İsrail’in verdiği silahlarla zafer kazandık” söylemlerinin sıkça işlenmesi de dikkat çekicidir.
İNSAMER sitesinde yayınlanan “Azerbaycan’da İsrail Algısı ve Etkisi” başlıklı analizde yer alan şu tespitler, söz konusu ilişki ağını açıkça gözler önüne sermektedir: “İsrail’in Azerbaycan’da etkili olmasının temelinde burada yüzyıllardır yaşayan Yahudi nüfusun önemli katkısı var. Azerbaycan’daki Yahudiler Cuhura ve Aşkenazi kollarından geliyor. Aşkenaziler (Avrupa Yahudileri) Bakü’de, Cuhuralar (Dağ Kafkasya Yahudileri) ise genelde ülkenin kuzeyinde Oğuz ve Guba ilçeleri ile kısmen başkentte yaşıyorlar. Aşkenazi ve Cuhuraların dilleri de ayrı. İsimleri, kültürleri ve âdetlerinde de bazı farklılıklar var. Yahudilikte soy, geleneksel olarak anne üzerinden devam ettiğinden geçmişte Azerbaycan’daki Yahudi nüfusunu hesaplamak oldukça zor. Ancak bağımsızlık döneminde buradaki pek çok Yahudi İsrail’e göç ettiğinden, şimdiki sayıları 15 bin civarında. Azerbaycan’daki Yahudiler İsrail’le sıkı temas içindeler, aynı şekilde İsrail de onlarla olan münasebetlerini ciddiyetle sürdürüyor. İsrail’e Azerbaycan’dan göçen Yahudilerin sayısı yaklaşık 25 bin. Burada dikkat çekici olan husus ise Yahudilerin yanı sıra Azerbaycan kökenli kişilerin de İsrail’e yerleşmesi ki bunların nüfusu da 35 bin civarında. Azerbaycan’daki Yahudiler kendi kurdukları birkaç STK çatısı altında birlikte faaliyetler gerçekleştiriyorlar.”
İNSAMER analizinin devamında şu değerlendirmeler öne çıkmaktadır: “Azerbaycan meclisinde, diğer ülkelerle olan dostluk grupları arasında İsrail dostluk grubu üyesi milletvekilleri Rasim Musabeyov, Asım Mollazade, Elmira Ahundova, Fuat Muradov son derece aktif. Bu vekiller hem yasama ve yürütme faaliyetleri hem yurt dışı ziyaretleri hem de medyatik çıkışları ile kamuoyunun gündeminde sürekli yer alıyor. Bugün tüm bu ilişkiler sayesinde ve doğru koordine edilmiş medya destekli kültürel faaliyetler sonucunda Azerbaycan toplumunda İsrail ve Yahudilerle ilgili müspet bir imaj oluşturulmuş durumda. İsrail’in politikalarını eleştirmek neredeyse Yahudi karşıtı söylemlerle bir tutuluyor ve toplum tarafından olumsuz algılanıyor. Öte yandan buna karşın başta Arap ve genelde İslâm dünyasının Azerbaycan’a dost olamayacağına, kaldı ki buna ihtiyacın da olmadığına dair düşük dozajlı lakin uzun vadeli hesaplanmış bir propaganda da yapılmaya devam ediyor. One minute ve Mavi Marmara olaylarından sonra Türkiye de bu karşıt propaganda çerçevesine dâhil edilmiş durumda. İslâm dünyası ile dayanışmayı sağlayacak etkinlik ve çalışmaların önü derhal kesilmeye çalışılıyor.”
Yine bu yazıdan Aliyev’in, ülkesinin İsrail’le ilişkilerini değerlendirirken mevcut manzarayı buzdağı ile kıyaslayarak, “Kamuoyunda bilinenler ilişkilerimizin görünen tarafı ve ancak onda biridir, onda dokuzu ise su altındadır” dediğini de öğreniyoruz.
Bakü yönetiminin Siyonist çevrelerle geliştirdiği ve “su altında” tuttuğu bu derin diplomatik ilişkiler, Müslüman bir ülke olan Azerbaycan’ı kendi tarihî, dinî ve millî köklerinden, en büyük müttefiki Türkiye’den ve mensubu olduğu İslâm dünyasından koparma pahasına sürdürülemez. Unutulmamalıdır ki bir milletin gerçek teminatı ve istikbali, özellikle siyonist emellere sahip yabancı güçlerin tahrif edici seküler projelerinde değil; kendi öz değerlerine, inancına ve kardeşlik bağlarına sahip çıkan nesillerin vicdanında saklıdır.
Sonuç
Azerbaycan kanalından başörtüsü yasaklarına yönelik tepkilere karşı yapılan talihsiz açıklamalara, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye Maarif Vakfı 10. Yıl Programı’nda dile getirdiği şu sözler adeta tarihî bir cevap niteliğindedir: “Yıllarca kendi evlatlarını kılık kıyafeti, inancı, siyâsî görüşü sebebiyle yurt dışına gitmek zorunda bırakmış bir ülkeden, bugün kendi çocuklarına birinci sınıf eğitim vermekle kalmayıp her yıl yurt dışından on binlerce öğrenci çeken bir ülke konumuna geldik.” Umarız bu acı tecrübeden gerekli dersler çıkarılır…
Kardeş Bakü yönetiminden beklentimiz, anayasa ile güvence altına alınan eğitim hakkı ve inanç özgürlüğünün önündeki keyfî engellemelerin derhal kaldırılması yönündedir. Ülkemizde bir dönem cinnet seviyesine varan 28 Şubat uygulamalarını andıran bu görüntüler, kardeş Azerbaycan’a asla yakışmamaktadır.
Yıllarca komünist Rusya elinde çile çeken Azerbaycan’da, vesayetçi zihniyetlerin hortlatmaya çalıştığı bu yasaklar hiç kimseye bir fayda vermeyecektir. Kaldı ki dinî inançları gereği komünist yönetim tarafından şehit edilen dedelerinizin kemikleri sızlamaktadır.
Bizde 28 Şubat sürecinde yaşanan olayların lanetle anıldığı gibi yarın Azerbaycan’da da insanlar bu yasakçı zihniyeti lanetleyeceklerdir. Yaşanan travmalar asla unutulmayacaktır. İnsanların eğitim ve çalışma haklarını dinî inançları sebebiyle laiklik adına engellemeye kalkmak günümüz dünyası için kara bir leke ve tarihe düşülen utanç sayfalarıdır.
Bu hakikatleri dile getirmek bir ülkenin iç işlerine müdahale etmek değil; kardeş bildiğimiz bir ülkeyi sürüklediği yanlış adımdan döndürmek için yapılan dostane bir uyarıdır. Nitekim dost acı söyler ama doğru söyler. Zira bu acı tecrübeler bizim ülkemizde en ağır şekliyle yaşandı, yasakçı zihniyet bu toplumu bir adım ileri götürmediği gibi derin sosyal travmalara yol açtı. “Biz yanlış yaptık, aman siz aynı yanlışa düşmeyin!” demek bir müdahale değil, kardeşçe bir ikazdır. Nasreddin Hoca’nın nüktesiyle: Damdan düşenin hâlinden ancak damdan düşen anlar. Siz damdan düşmek üzeresiniz; biz de kardeşiniz olarak “Düşmeyin!” diyoruz, hepsi bu kadar! Kardeşliğin hukuku uyarılmayı, tarihin hikmeti ise geçmişteki hatalardan ders çıkarıp aynı acıları tekrarlamamayı gerektirir.
-----------------------
Kaynakça
- Yaman, Ali. “Türk Kültür Tarihinden Kesitler: Sovyet Döneminde Azerbaycan’da Din ve Ateizme Dair,” Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi (2011): 59.
- Mürselov, Cengiz. “Bağımsızlıktan Sonra Azerbaycan’da Dinin Hukuki Çerçevesi ve Teşkilat Yapısı,” Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 6/11 (2015): 138.
- Baylarov, Goshgar. “Sovyetler Birliği’nde Ateizm ve Medya: Allahsız Dergisi’nin Rolü, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi,” 2026.
- Hajıyev, Javid. Sovyet Rusya’da Azerbaycan Türklerinin Dinî ve Millî Kimlik Sorunu. Doktora tezi, Bursa, 2023.
- Musalı, Vusala. “Sovyet Dönemi Azerbaycan Şiirinde Din Eleştirisi,” Uluslararası Türk Dünyası Bilimsel Araştırmalar Dergisi 6/2 (2025): 259-280.
- Doğruhaber. “Bakü’de siyonist akıl iş başında: Azerbaycan’da ‘28 Şubat’ yaşatılıyor!” 13 Ekim 2026. https://dogruhaber.com.tr/bakude-siyonist-akil-is-basinda-azerbaycanda-28-subat-yasatiliyor
- Haber7. “Azerbaycan’da başörtüsü yasağı! Gazeteci Nigar Ögeday’dan Aliyev’e çağrı.” 10 Ekim 2026. https://www.haber7.com/dunya/haber/3666657-azerbaycanda-basortusu-yasagi-gazeteci-nigar-ogedaydan-aliyeve-cagri
- Kerimoğlu, Yavuz. “Azerbaycan’da İsrail algısı ve etkisi.” İNSAMER, 26 Mayıs 2017. https://www.insamer.com/tr/azerbaycanda-israil-algisi-ve-etkisi_713.html.
- Stratejik Düşünce Enstitüsü. “Bakü’de yapılan CICA Zirvesi’nde İsrail Cumhurbaşkanı Herzog konuşmaya başlayınca salon boşaldı.” 16 Ekim 2026. https://www.sde.org.tr/uluslararasi-iliskiler-ve-dis-politika/baku-de-yapilan-cica-zirvesi-nde-israil-cumhurbaskani-herzog-konusmaya-baslayinca-salon-bosaldi-haberi-67728.



