ÇOCUKLUĞUMDAN kalma bir hissin izini sürerken, o hissin bugün neredeyse tüm insanlığın gerçekliği kadar somut ve gözler önünde olmasına rağmen görmezden gelinecek kadar sıradanlaştığını görüyorum…
Küçüktüm. Akşam yemeğinden sonra çay ve sohbete talip misafirlerimiz olduğu gibi, iade-i ziyaretler de olurdu. Maaile giderdik misafirliğe. Gittiğimiz evin çocukları varsa ne alâ; yoksa ikramlardan sonra uyku çökerdi gözlerime. Gitme vakti geldiğini ise babacığımın beni kucağına almasıyla fark ederdim. Fısıltı hâlinde vedalaşılırdı ev sahipleriyle. Duyardım ama açmazdım gözlerimi. Babacığımın paltosunu annem taşırdı apartman çıkışına kadar. Ne vakit sokağa adım atardı babam, o zaman o palto benim örtüm olurdu. Babamın kokusu, şefkatin ve sevginin sımsıcak buğusu sarar sarmalardı ve tüm ayık kalma çabalarıma rağmen uykunun kuytusuna çekilirdim. Çünkü küçüktüm. Ne eve dönüş yolunun uzunluğunu, ne kapımızın açılışını, ne de yatağıma yatırılışımı hatırlamazdım. Hissettiğim tek şey, üzerimi örten paltonun kokusu ve yatıştırıcı sıcaklığı ve koruyucu ağırlığı olurdu. Ablalarım anlatırdı sabah olunca misafirlikte neler olduğunu, dönüş yolunda faytona bindiklerini, faytoncu amcanın söylediği türkünün sözlerini, gecenin serinliğini…
Efsunlu bir sürecin içinden farkındasızca geçip gidişimin boşluğunu hisseder, babacığımın korunaklı kollarında olmanın konforuyla teselli bulurdum. Ama küçüktüm. Henüz sosyalleşmenin oyun oynamaktan, yorulunca uyumaktan fazlası olduğunun farkında bile değildim.
Yine o paltoyu bir akşam sefasında, babacığımın annemin omuzlarına bıraktığına da şahit olmuşluğum vardır. Dahası, babacığım görevi gereği uzaklara gittiğinde iki paltosundan birini üzerime örtmesi için anneme yalvardığım da olurdu. Hâlâ o paltonun kokusuna ihtiyaç duyduğum zamanlarım oluyor. Fakat büyümekle başlayan bireysel ve toplumsal bilinç mesuliyetlerimiz (inançlı, erdemli ve duyarlılığı yüksek kimseler için) bedenimizi bir paltonun altına saklama çabasını gafletten saydığından, hemen silkelenip yetişkince bir sebatı telkin ediyorum kendime.
Geçenlerde okuduğum bir kitapta, bu teskin edici hatıralarımın izine rastlamak, yazıma başladığım cümleyi kurmama neden oldu. Söz konusu kitabın adı, “Palyatif Toplum-Günümüzde Acı”. Kitabın ana temasının benim küçük kalbimi teskin eden “babacığımın paltosu” ile tastamam ilişkili olduğunu görmek, günümüzde gözlemlediğimiz pek çok toplumsal asimiliasyona yeniden dikkat çekme gerekliliğini düşündürdü bana.

Okumadan önce, kitaba ismini veren ve içeriğinin ana temasını oluşturan ve tıbbî bir kavram olan “palyatif” ifadesinin izini sürdüm ilkin. Fransızca etimoloji sözlükleri, bu kavramı “Fr. Palliatif; yumuşatıcı, örtücü, asıl sorunu gizleyerek geçici çözüm sağlayan” anlamıyla açıklamış. Geç Lâtince palliare, “pelerin/palto giydirmek, üstünü örtmek” fiilinden türetilmiş. Sözlük bu şekilde tanımlıyor. Tıbbî literatürde ise, “Palyatif bakım, ciddî bir hastalık geçiren hastaların semptomlarının azaltılması, şikâyetlerinin hafifletilmesi, yaşam kalitelerinin artırılması ve stres durumlarının minimum düzeye indirilmesi için özelleştirilmiş tıbbî bakım” olarak tarif edilmiş aynı kelime.
Ve kitabın Güney Kore doğumlu, İsviçre ve Almanya vatandaşlığı bulunan yazarı Byung Chul Han, “palyatif toplumlarda bireylerin acıdan kaçınma pratiklerine” dikkat çekiyor. Bu kaçınmayı ise sanal ortamlardan alınan “beğeni” mutluluğunu, dijital oyunların heyecanını insanlığın üzerini bir palto gibi örttüğüne işaret ediyor. Yazara göre bu sahte çözümler, insanı anlam dünyasından ve varlık bilincinden uzaklaştıran ağrı kesici veya bir anestezi hükmünde…
Byung Chul Han, “Acıda bulabildiği gülünecek şey oranında derindir insan. Daha önce insanî acının derinliklerinde gömülü olmayan biri yüreğinin derinlerinden gülemez” ifadesiyle hislerine müdahale edilmiş insanlığın “devrime değil, depresyona talip olduğunun” altını çiziyor.
Yazar bu tespitleriyle, toplumun yetişkin, erişkin, yetkin ve işlevsel akla haiz, onarıcı ve inşâ edici yanını imha edip gelişimini henüz tamamlamamış bir çocuğun babasının paltosu ile korunması gibi, güya koruyarak insanlığı saadete eriştirecek medeniyetler inşâ edecek yetkin bireylere suni bir konforla çocukça bir özgürlük alanı sunulduğunun, uyuşturulduğunun ve uyutulduğunun altını çiziyor. Böylece dünya derdin, kederin ve acının olmadığı (varsa da gözünü kapatıp yoka sayıldığı) hadsiz bir özgürlük bahçesi ve mutluluk taşan bir oyun parkı kabulleriyle insanlık hissizleştiriliyor.
İşte bizler de bu hissiz, duyarsız, benliksiz ama bencil insan türlerinin çoğalmasından endişe duyduğumuzdan, bu ay Kültür Ajanda’mızı “kültür emperyalizmine ve popüler kültürün arazlarına” değinerek hazırladık.
Kitaptan son bir alıntıyla, “Toplum acıyı yok edince, hakikatinden de yoksun kalır; hayat aynılaşır, palyatif toplum, aynının cehennemidir” diyen yazarın hem kitabını öneriyor, hem de dergimizi huzurla okumanızı diliyorum.
Hoşnut kalınız efendim…



