“KİMİN gönlünde büyük bir yara varsa daha sonra onun ödülünü alıyor” gibi bir cümleyle bitirdi sözünü. Hiç unutmuyorum o günü. Söylediği her şey kendi içinde anlamlı ve edebîydi fakat ben, idrak edemiyor yahut ikna olamıyordum gerçekliğine. Ancak onu dinlemekten tuhaf bir mutluluk duyuyordum. İsterdim ki, saatlerce anlatsın, dinleyeyim.
Söylediği her şeyi yıllar sonra kendiliğimden bir başkasına anlatırken hatırladım o günü. Utanmasa, “Kırılmak, üzülmek, ağlamak iyi bir şey” diyecekti. Ve işin garibi, bu söylediğine bizi ikna edecekti. “Ben” dedi, “O kazadan sonra öğrendim dua etmeyi. O kazada neyi yitirmekle burun buruna geldiysem, onlar anlamlandı dünyamda ve bundan sonra Allah’tan hep onları istedim”. Tuhaf bir ermişlik var diye düşündüm. Zihnim onun söylediklerini anlayabiliyor fakat perdenin arkasındaki mânâyı kavrayamıyordu.
Onun hep böyle gizemli konuşmaktan hoşlanan biri olduğunu düşündüm. Belki çocukken bile böyleydi. Anlaşılmamak, kendisini daha fazla anlatmak için bir fırsattı belki de. İnsanlar çeşit çeşit işte. Hayatlar gibi, yüzler gibi, sözler gibi… Başkasının sözlerine kulak verdikten sonra kendiyle konuşmaya geçiyordu insan hâliyle. Başkasının yüreğinden sızan cümleler, kendi yüreğimize ışık tutar çünkü. Kulak verdim ben de. Aynaya doğru…
“Bir sözü söylemenin bin yolu var” demişti dünyaya söylenmemiş bir söz bırakamamanın acizliğinden bahsederken: “Yeni bir şey söylemeyeceksiniz belki ama daha önce hiç söylenmemiş bir şekilde, ruha dokunarak, hissederek söylerseniz yeni bir söz olur, şaşkınlık yaratır ve ilk defa böyle bir söz duymanın verdiği merakı uyandırır…”
Aslında kendi sırrını deşifre ediyordu, farkında değildi. İçimizdeki herkes ona bir şeyler sormak istiyordu. Aslında cevaplarından ziyade muhabbetin verdiği bir istekti bu. Soru sorup ondan cevap alırken bizimle ilgilenmiş olmasını istiyorduk aslında. Tuhaf bir yarış vardı aramızda ve belki de biraz kıskançlık. Çünkü en son sorulan soruyla ilgili epeyce düşündü. Belki de her soruya verecek bir cevabı yoktu. Düşündü, düşündü, heybetli bir cümle beklerken bir iki kelime söyledi. Onu anlamakta çok zorlanıyordum. Her şeye bu kadar kafa yorup sesi hiç kesilmeyen biri nasıl olur da bu soruya birkaç kelimelik cevaplar verirdi geçiştirmek ister gibi? Bu kadar zor olmamalıydı hem de ekran karşısında. Döndüm aynaya, sordum ben de. “Yuva nedir?” diye sormuşlardı. Eğer aynanın daha da içinde bir ses olsaydı ve ben onu duyabilseydim, methiyeler döktüğüne emindim bu sorunun cevabına dair. Fakat o sadece, “Nasip ve aidiyet” dedi. “Belki de” dedim, “Aynam şimdilik bu kadarını biliyor, hepsini öğrenmedi. Ya da süsleyebilecek kadar derinine inmedi”.
Onu suçlamaya başlayacaktım ki, şöyle bir cümle söyledi: “Bunun mahiyeti herkese göre değişir; ‘Kenetlenmek ve sahip çıkmak’ diyebilir kimi, ‘Neslin devamını sağlamak için kurulan birlik’ diyebilir, ‘Toplumu oluşturan en küçük yapıtaşı’ gibi realist bir açıklamaya da girişebilir…”
Fakat devamında -bu konuyu keşke açmasaydım, sorduğuma pişman oldum- onun da kafası karıştı ve cevap beklemeyen ünlemli sorular sormaya başladı. Dedim, onu anlamak hep zor geldi bana ancak yine de çabalamaya değerdi. İnsana emek vermek, onu anlamaya da gayret etmektir zaten. Buna değen biriydi tanıdığım kadarıyla. Bazen çok konuştuğunda ayarlarının bozulduğunu düşünüp onu başkalarına sorardım. Ve gördüm ki, herkesin tanıdığı böyle biri var; susturmaya gücünün yetmediği ve kendinden uzaklaştıramadığı bir aynası. Herkes bazen çok acımasızca konuşan, fazlaca eleştiren, gizliden seven ve bunu asla belli etmeyen, düştüğünde daha da düşüren ve çelme takmak konusunda diğerlerinden daha ısrarcı birini tanıyor ve onunla ilişkiyi kesemiyordu. O hâlde ona bulaşmadan, öfkesini de celp etmeden sormam lâzımdı: “Kimsin sen? Ve neden her yerdesin, herkeslesin? Neden hepimizden daha cesursun ve dilinin kemiği yok? Kötü biri misin, acımasız mı?”
Tüm bu sorgulamaları yaptıran da kendisi aslında. Ona gücüm yetmeyince köşeme yazmak istedim. Biraz şikâyetlenmek belki… Onu hepimiz gayet iyi tanıyoruz. Bu had hudut bilmeyen, sivri dilli, her konuda mutlaka bir fikri olan bilinmez kişi… “İç ses” diyorlarmış, öyle tanıştırdı kendini. “Fakat kime sorsan başkasını söyler” dedi.
Kendini tanıtması bile acayip. Daima kötü konuşmuyor elbette ama sırf onun yüzünden doktora giden, sussun diye ilaç kullanan çok kimse olunca, “Ona dair merhametli bir konuşma yapmak gerek” diye düşündük. O ve ben, birlikte düşündük. Barışamadıkça, kavgamız büyüyünce böyle bir yol bulduk. Özümüzde bir olup kopamıyor oluşumuzu kabullenerek ve içimizdeki o sesleri susturmaya daima gücümüzün yetmeyeceğini bilerek, baştan, birlikte düşündük tüm bu soruların cevabını.



