ÜLKEMİZ tarihî bir seçim sürecini kazasız belasız tamamladı. 1877’de yapılan ilk seçimlerden bu yana halkımızın kültüründe yer edinen demokratik davranışlardaki olgunluk artık bu alanda rüştümüzün ispatıdır.
Allah’a (cc) sonsuz kere hamd ve sena olsun ki Türkiye tarihinin en kritik ve kırılgan döneminde, kafası ve gönlü enformatik kuşatmalarla hayli bulandırılsa da milletimiz, doğruyu ve hayırlı olanı temyiz kabiliyetinin hâlâ çok diri olduğunu gösterdi ve “Doğru zamanda doğru adamla yola devam!” çağrısına onay vererek Recep Tayyip Erdoğan’ı yine “Cumhurbaşkanımız” olarak teyid ve tespit etti.
Bırakınız Türkiye tarihini, 2023 yılında “dünyanın da en önemli seçimi” olarak deklare edilen bu seçim, süreci ve atmosferiyle bizlere öyle şeyler anlattı, öyle sırlar fâş etti ki Allah (cc), duyup bilen, âgâh olanlardan eylesin. 2023 Cumhurbaşkanlığı Seçiminin zamanın semaverinde demini aldıktan sonra öneminin ve dönem kurucu özelliğinin çok daha net okunacağı kanaatindeyim.
Evet, bu seçim “dönem kurucu” niteliğe sahipti, çünkü ülkemizde hiçbir seçimde taraflar ve ittifaklar, niyet ve siyasal söylem plânında bu kertede net olmamış, siyasal tartışmalar hiç olmadığı kadar “vatanın bölünmez bütünlüğü ve bekâ” dolayımında gelişmemişti. Önümüzdeki 10 yıl içinde şekillenecek yeni dünya düzeninde ülkemiz, milletimiz ve coğrafyamız ile alacağımız rol ve edineceğimiz konum, bu seçimin sonucuna göre taban tabana zıt iki iddiadan birinin berhayat olması demekti.
2018’den bu yana Türk ekonomisine yönelik olarak Pandemi’nin daha da uygun ortam hazırladığı finansal çökertme saldırıları, yine Pandemi’nin yıpratıcı ve yıkıcı sonuçları, Rusya-Ukrayna Savaşı ve 6 Şubat Depremleri, Türkiye muhalefeti için iktidar olma umutlarını hayli güçlendirmişti. Ancak muhalefet dışa bağımlı ve gayr-ı millî, gayr-i ahlâkî, kaypak ve değişken politik manevralarıyla 28 Mayıs akşamında iktidar şansını tümden karanlığa gömdü.
“Eğer muhalefet kazansaydı...” şeklinde başlayan cümleler kurmaya bile gönlümüzün elvermeyeceği ihanet ve yıkımlara, zulümlere, tasfiye süreçlerine şahit olmamıza ramak kala, ağzı dualı Hakk dostlarının varlıkları, Türkiye’den yardım ve iyilik görmüş garip gurebanın hasbî duaları, milletimizin İslâm’dan beslenen basiret ve irfanı, Türk tarihinin en sofistike, en alçakça ve en kararlı yıkım ve ihanet siyaseti konsorsiyumunu kararlı bir sandık hamlesiyle tasfiye etti. Çok büyük geçmiş olsun!
Şimdi “hamd ve şükür” makamındayız. Fakat sonuçları itibarıyla bizi mutluluğa gark etse de bu seçimin belirginleştirdiği, hatta kanattığı yaralarımız da var.
Tedavi süreçleri bir yazı dizisi çapında olduğundan, şimdilik bu yaralarımızı tespit ve teşhis etmekle yetinelim…
Yeni kabine neyi dert edinmeli?
Millet İttifakı bileşenleri, kumar masasına ailesinin namusunu koyan bînamus alçaklar gibi, iktidar karşılığında “yerel yönetimlere özerklik şartı” gereği ittifak masasına vatanın bir bölümünü koydu ve bu vaadini her ortamda açıkça dillendirdi. Fakat bunca kötü niyet beyanına karşın halkımızın yüzde 47,8’i bu ihanet ve bölünme düşüncesine bile isteye, bazılarınca da kerahatle onay verdi. Vatanın bekâsı adına gelecek için ürpertici bir seçmen oranı bu. Şu acı hakikati kabullenmeye zorlayan bir sayı yüzde 47!
Kimi devşirilmiş, kimi enformatik kuşatmayla düşünme ve hissetme melekelerini kaybetmiş bu yığınlara “toplum” diyemeyiz. Çünkü sadece bilinçsiz ve bir kısmı ihanet içinde bir yığın ile muhatabız. Daha da vahimi, bu kitle kendisinin zeki, iyi eğitimli, aydın ve gelişmiş bireylerden oluştuğu iddiasında. Bu “üstenci, elitist” algı simülasyonundan derhâl çıkarılması gereken bir kesim bu insanlar.
“Biz modern bireyleriz” tekrarını sakız etmiş bu sürüye modernizmin insanları ilerletmediği, modern olmanın yalnızca var olan sömürü ortamı ve şartlarına uyum sağlamanın bir gereci olduğu fark ettirilmeli.
Gençler özelinde, bir eğitim vesayetinin bu sürüye yeni üyeler ekleme sistematiği olması da kabulü zor bir sorun yumağı. Üniversitenin vesayetiyle formatlı gençler, öğretmen veya öğretim görevlisi olduklarında da bir vesayet zincirinin kenetli halkaları gibi tekdüze ve “belirli ezberlerin sahipleri” olarak okullarda benzerlerini üretme çabasındalar. Okullar ve üniversiteler, tıpkı “Matrix” filmindeki Ajan Smith gibi, herkesi kendinin bir kopyasına dönüştürme azmindeki akademisyen ve öğretmenlerle kuşatılmış durumdalar. Tanzimat Dönemi’ndeki “yabancı okullar” marifetiyle başlayıp 1933 Üniversite Reformu ile zirveleşen bir vesayetin günümüzde kökleşmiş ve dal budak salmış hâlinin yıkıcı sonucu, tümden milletine, topluma ve ailesine yabancılaşmış gençlerimiz. Seçme hakkının 18 yaşa düşürülmesiyle bu seçimde ilk kez oy kullanan sayısı 5 milyonu geçen gençlerimiz bu vesayetin tehdidi altındadır ve yeni kurulacak kabinenin ivedilikle neşter vurması gereken habis urlardan en önemlisi, elbette bu vesayettir!

Bir başka gri alan, “müfredat ve uygulanma süreçleri”… Daha seyreltilmiş, reel hayatın gereklerine uyarlanmış ve çocuklarımızın zihninin ve de yüreğinin talan edilmesine karşı tedbirlerin içeriğine yerleştirildiği yeni bir edebiyat, tarih, felsefe ve din kültürü müfredatına ihtiyaç var. Bu müfredat, zihnî arka plânında ve ma’şeri vicdanda “büyüklük, azamet, şehamet, âlemşümul dâvâlar” taşıyan bu milletin çocuklarına da bu seciye ve karakteri kazandırmayı matematik öğretmekten daha öncelikli görmeli.
Bir başka derin sorunumuz, “sosyal medya” ve özgürlükler bağlamı. Her ne kadar 2022 yılında imzalanıp 2023 başından itibaren yürürlüğe giren Sosyal Medya Yasası caydırıcı düzenlemeler içerse de yürütme organları bu kanunları uygulamakta hayli isteksiz görünüyor. (Gerçeğe aykırı bir bilgiyi alenen yayan kimseye 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası getiren, internet medyasını süreli yayın kapsamına alan düzenlemeleri de içeren Dezenformasyonla Mücadele Yasası, TBMM Genel Kurulu’nda 14 Ekim 2022 tarihinde kabul edildi.) Özellikle Millet İttifakı üyelerinden CHP’nin 40 bin kişilik bir trol çetesiyle seçim sürecini nasıl dumanlı bir havaya çevirdiği, ne tür haysiyet cellatlıkları ve itibar suikastları düzenlediği ortada.
Sürecin ve dönemin hassasiyetleri gözetilerek bu trol şebekelerine gereğince dokunulmamış olsa da yeni dönemde “dezenformasyon, manipülasyon ve iftira” içerikli yayın ve mesajlara Devletimizin daha güçlü bir refleks ile cevap vermesi, bekâ mücadelemizin gereğidir. Millî ve yerli bir sosyal medyanın gereği de herkesçe dile getiriliyor zaten. Yeni dönemde bu yöndeki beklentilerimizi de arz etmiş olalım.
Bir başka açık yaramız da kültür, sanat ve medya sektörünün devşirilmiş bireyler haricindekilere uyguladığı gümrük ve ötekileştirme, yok sayma geleneğidir. Adeta “robotlaştırılmış bir hamakat sürüsü” hâlinde, hemen hemen bütün millî ve İslâmî duyarlıkların otomatize retçisi, karalayıcısı, dahası aleni düşmanı hâline gelen bu cemaatin de kendi içinde bir vesayet oluşturduğu gerçeği, rahatsız edici bir durum olarak orta yerde duruyor. Misâl, TRT marifetiyle parlatılmış bir üçüncü sınıf oyuncu olan Merve Dizdar’ın Cannes Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü hak etmek için Devletimize, milletimize ve değerlerimize karşı takındığı tutumlarının oyunculuğunu geride bırakan bir etken olduğu herkesçe malûm. Ödül töreni konuşması da şu iddialarımızın ispatı. Bakınız, “Kuru Otlar Üstünde” adlı filmde canlandırdığı “Nuray Öğretmen” rolünü betimlerken nasıl bir karanlık ve berbat Türkiye tablosu çizmeye çalışıyor: “Bu ödülü Nuray ve onun gibi kadınların mücadelesine güç verebilmek için, kendisine lâyık görülenlere boyun eğmeyip eyleme geçen, bu uğurda her şeyi göze alan ve ne olursa olsun umut etmekten vazgeçmeyen tüm kız kardeşlerim ve Türkiye’de hak ettiği güzel günleri yaşamayı bekleyen tüm mücadeleci ruhlara armağan ediyorum.”
Bu ülke artık karanlığını aydınlarına borçlu bir ülke olmasın istiyorsak, kültür-sanat camiasına ve sanatçı habitatına dikkatleri yöneltmek zorundayız!
Surda açılan gedik
Sadece birkaçını sıralayabildiğimiz şu sorunlar yumağını çözebilme konusunda milletine âşık bir Liderimiz var. Duamız bu meyanda ki, Hakk Teâlâ onun yardımcısı olsun, işlerini kolay ve düşmanlarını zelil eylesin!
1994 İstanbul Büyükşehir Belediyesi Seçimlerinden bugüne, 30 yıldır girdiği hiçbir seçimi kaybetmemiş, tamamında da Hakk’ın yardımıyla zafere ulaşmış, bu alanda bir dünya rekoruna imza atmış Reisimiz var. Cumhuriyet tarihinde milletinin hasbî sevgisine hakikî bir muhabbetle ve hizmetle cevap veren Sayın Cumhurbaşkanımız bu yönüyle hakkı ödenmez bir mevkidedir milletin kalbinde.
Erdoğan, geçen her saat itibarıyla arkasına Afganistan’dan Suriye’ye, Bosna’dan Tanzanya’ya, Sudan’dan Kerkük’e, Medine’ye, Mekke’ye, bilâd-ı İslâm’ın topyekûn dua ordusunu almış durumda. Bu seçimlerin neticesinde Recep Tayyip Erdoğan kaybetmiş olsaydı dahi o, Türkiye’de Müslüman sinelerde uyandırdığı “mukaddes dâvâ için mücadele kararlılığı ve özgüvenini” tüm Ümmet coğrafyasına da yaymayı başarmış bir lider. Ki 13 Mayıs akşamı Ayasofya Cami-i Kebiri’nde yankılanan tekbir sesleri artık geri dönülemez bir süreci başlatmıştır.
İslâm düşmanları, bütün gizli elemanlarını, ajan provokatörlerini, fonlu itlerini, örtülü münafıklarını, gâvur sevicilerini bu seçim sürecinde ayan etmek zorunda kalmışsa, tüm düşmanlığını, bürokratik yavşak lisanını bir yana bırakarak açıkça havlamaya başlamışsa, bu yol, artık dönülmez bir kavşağa gelmiştir. Ve biz bu kavşakta Talut’un ordusundaki sebatsızlardan olmayacağız biiznillah. Bu nehri geçecek ve dimdik duracağız dev cüsseli kibirli Câlut’un izdüşümü olan küresel şeytanî güruhun karşısına.
Her şeyin besbelli olduğu bir “küfür-İslâm karşıtlığının siyâsî kimliklere, vaatlere ve eylemlere hiç bu kadar yansımadığı kertede bu seçimlere yansıdığını da gördük bu hengâmda. Her şey öyle açıktı ki içimizde asırlardır “bizden biri” taklidi yapanların bile sabredemeyip nifaklarını, kimliklerini, zaaflarını ve misyonlarını açık etmek zorunda kaldıkları bir meydan okumaya dönüştü seçim süreci. Maske yırtıldı, tiyatro bitti. Şu hâlde dünyada hiçbir demokratik süreç bu kadar kritik bir noktada kilitlenmedi, “2023’ün en büyük olayı” olmayı hak edecek uluslararası ilgiye mazhar olmadı. Çünkü iş, aslında bir milletin “İman ve vatanı korumak mı, refah ve keyfe ulaşmak mı?” referandumuna dönüştü.
Hamd bi-had, aziz milletimiz “İman ve vatan” dedi, güneş tutulması bitti ve karanlık, uğursuz köşesine çekildi. Şimdilik… Zira “Türkiye’nin bölünmesini bırakın, vatanın tek çakıl taşını vermeyiz düşmana” diyen Türkçüler ile “Kanımız aksa da zafer İslâm’ın” söyleminden “Mücahit Kılıçdaroğlu” irtifasına inzal eden, pervasızca İslâm’ın apaçık düşmanlarına destek veren Saadetçi haset ehlini, “yerel yönetimlere özerklik şartı”nı emir telâkki ederek vatanın bölünmesi karşılığında iktidar sözü alan PKK yancısı CHP’lileri, kıblesi Pensilvanya ve peygamberi orada mukim çakma mehdi olan ABD hizmetkârı FETÖ’cüleri ortak paydada toplayan güç; şüphesiz tüm bu tarafları egolarından, kibirlerinden ve hasetlerinden yakalamış lâin Şeytan’dır. Aksi hâlde kendilerini “katıksız Türkçü ve sınırsız vatansever” diye yutturan Ümit Özdağ’ı vatanı bölmeyi din ittihaz eden HDP ile aynı torbada görmek açıklanamazdı.
Ergenekon’un demirden dağı eridi, geçit açıldı.
“Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes,/ Ey kahpe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!” (Necip Fazıl Kısakürek)
Artık bizim için sabah, düşman için gurup vaktidir! Bizleri sabahın ışıklarıyla buluşturan Rabbimize şükürler olsun. 1699’dan beri göğümüzü karartan gece, ömrünü tamamlamak üzere. Ya Rab! İçimizde, kalbinde zerre kadar imanı olan kardeşlerimize feraset, akletme nuru ve temyiz kabiliyeti ver. Şüphesiz Sen, en güzel yardımcı ve en güzel vekilsin.



