TRAMP nereden duyduysa, Nasreddin Hoca’yı taklit etmeye başladı. “Parayı veren düdüğü çalar” anlamına gelen sözler sarf ediyor. Para ödemezlerse Avrupa’yı korumaktan vaz geçecek.
Avrupa ülkelerini bir panik havası aldı. Bu öyle bir hava ki kar yağışlı, yağmurlu veya güneşli fark etmiyor. Hepsi aynı kapıya çıkmakta.
NATO’dan da çekilmeyi telaffuz eden Tramp, Avrupalı yöneticilerin keyfini iyiden iyiye kaçırdı. Şimdi kara kara düşünüyorlar. “Bizi kim koruyacak?”
Bu nasıl bir yapılanmadır ki koskoca Avrupa, kendini korumaktan aciz. O Avrupa, iki büyük dünya savaşını kendi topraklarında yaşamış. Milyonlarca insan ölmüş, şehirler bombalarla yakılmış yıkılmış. Yine de bugün gelinen noktada kendi savunmasını temin edecek durumdan uzak.
Bir Avrupa Ordusu kurma düşüncesi dolaşıyor ama ortada bir NATO yapılanması varken, ayrı bir askerî güç oluşturmak, hakikaten pek güç görünüyor.
ABD eğer NATO’dan çıkarsa, mevcut durumda ikinci büyük güç konumunda bulunan Türkiye, NATO’nun en büyüğü hâline gelecek.
Kimi her erkek vatandaşına mecburî askerlik getirmeyi düşünüyor, kimi de dışarıdan gelip oturma izni olanları askere almayı planlıyor.
Yine de yetersiz kalacağı ortada. Zira kadın ve erkek diye iki cins ile başlayan yolculuğu Avrupalılar özgürlük adına yüz çeşit üzerinden yürütmeye kadar vardırdılar. Erkeklere mecburî askerlik başlayınca kaç kişi bir adım öne çıkacak, belli değil. Kadınları da askere alma kararına varsalar bile yeterli sayıya ulaşamayacaklar. Bir de bu konuda bütün diğer ülkelere -yine özgürlük adına- baskı yaptıklarını hatırlayınca, pek komik bir tablo çıkıyor karşımıza.
Türkiye’yi altmış yıldır Avrupa Birliği’ne almamak için kırk dereden su getirilmesini isteyenler, konu güvenlik olunca “Kurtar bizi Türkiye” diye yollara düşmeye başladı.
AB’ye almamak için önümüze devamlı set çekmeleri üzerine yaklaşık yirmi yıl kadar önce şöyle yazmıştım: “İleride AB’ye girmemiz için baskı yapacaklar ama o zaman da biz kriterleriniz uymuyor diye kabul etmeyeceğiz.”
Belki henüz oraya gelmedik ama pek de uzak olmadığı görünüyor.
AB’ye girmek, Türkiye için bugün de “stratejik hedef” konumunda.
Evvelce serbest dolaşım hakkı konusunda verdikleri sözü tutmadılar. Vize verme konusunda her gün işi daha fazla yokuşa sürer oldular. Ticaret yapan iş adamları Avrupa’daki bir fuara katılmak için başvurduğunda geri çevrildi, sporcular bile engellendi. Vize söz konusu olunca şımarıklığın zirvesine ulaştılar.
Geçen hafta Londra’da yapılan acil Ukrayna güvenlik zirvesine Türkiye davet edildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan toplantıya katılmadı. Vekâleten Dışişleri Bakanı Fidan’ı gönderdi.
Ülkemiz adına son derece isabetli bir karardı bu. Fidan, zirveye katılan tek bakandı. Diğer ülkeler devlet başkanı veya başbakan seviyesinde katıldı.
Yunanistan ise davet edilmedi.
Bu durum komşuda bir soğuk duş etkisi yaptı. (O günlerde hava daha soğuktu üstelik.)
Yunan basını “AB ülkeleri neden Türkiye’ye yöneliyor?” sorusu etrafında dolaştı durdu.
Bakan Fidan “NATO’nun dağılması durumunda Türkiye’nin yeni bir Avrupa güvenlik mimarisinin parçası olmak isteyeceğini” belirtti.
Bu açıklama komşuyu iyice tedirgin etti.
Ne yapsın Avrupa ülkeleri? Bizi koruyun diye Yunanistan’ın kapısını mı çalsın?
Ottawa Üniversitesi Hukuk Profesörü Yorgos Monastiriakos’un Kathimerini gazetesinde bir yazısı çıktı.
“Yunanistan, Türkiye’nin Avrupa güvenliğinde artan önemine uyum sağlamalı” başlıklı makalede dikkat çekici satırlar yer aldı.
Avrupa/nın yeni güvenlik şartlarına ve Türkiye’nin bu konuda artan rolüne değinen Prof, Ankara’nın Rusya ile başa çıkmada büyük deneyiminin olduğuna işaret etti ve şöyle yazdı: “Hiçbir dünya lideri, Suriye’den Azerbaycan’a ve hatta Libya’ya kadar Rus savaş suçlusu Vladimir Putin’e karşı Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan daha iyi oynayamadı. Türkiye’nin güçlü adamı, sayabildiğim kadarıyla Rus diktatör karşısında yenilgisizdir.”
Birer ikişer kişi de olsa, Yunanistan ile Türkiye’nin mukayesesini sağlıklı yapabilen çıkıyor.



