Avaz avaz bağırasım var

Utanıyorum Gazzeli çocuk. Siz ölüme gülümserken biz nimet nankörü olmuşuz. Utanıyorum, gülümseme bana... Duvarların içinde, bombaların altında, etrafın sevdiklerinin ölüsü ile şehit şehit kokarken, sen gülümseme bana. Utancımdan ölüyorum. Hayır, ölmüyorum; ölmeyi bile bilmiyorum. Siz, ölüler arasında yaşamayı, ölürken şükretmeyi öğrettiniz bütün dünyaya. Utanıyorum Gazzeli çocuk, gülümseme bana… Vatan ne demek, İslâm ne demek, uğruna can verilecek değerler ne demek; sizden öğrendi bütün dünya… Her gün binlerce kişi gözlerinizin önünde ölüyor da, ayetin buyurduğu emre uyuyor, siz topuklarınız üzere gerisin geri kaçmıyorsunuz, bombaların üstüne gidiyorsunuz. Söyle bana Gazzeli çocuk, nasıl bu kadar kahraman oluyorsunuz? Bu nasıl iman, hangi pınardan doluyorsunuz? Size “toprak sattı” diyen müfterilere yaşayarak ibret oldunuz. Topraklarınızı satmadığınıza şahit olduk, imanınıza şahit olduk, sabrınıza şahit olduk.

BİR nara atasım var… Tüm dünyaya avaz avaz bağırasım var… Gazze’de bir buçuk milyon insan abluka altında. Her gün yakınlarının ölmüş, parçalanmış vücutlarını görüp, her gün bomba sesleri ile ölümün enselerinde olduğunu hissedip, suları, elektrikleri kesilmiş, evleri yıkılmış, yazın sıcağına, kışın soğuğuna direnemeyen çadırlarda, yıkık duvar diplerinde aç susuz şekilde hayatta kalmaya çalışıyorlar. Çarşaflı, tesettürlü kadınlar İsrail yamyamları tarafından çırılçıplak soyulup işkence ediliyor. Gözaltına alınanlar, çıktıklarında gördükleri işkenceden delirmiş oluyor. Evde aç ağlayan çocuklarını doyurmak için babalar, sadece “un” almak için canlarını tehlikeye atarken kuşlar gibi hedef alınarak öldürülüyor. Bir buçuk milyar bunu izliyor. Ne görüntüler düşüyor ekranlara: “Ölülerimizi kaldırıp kefenleyemiyoruz, enkazların altından insan inlemeleri geliyor” diyor bıkkın gözlerle bir kadın… Çocuklar ellerinde boyundan büyük su bidonları ile sıcakta soğukta yalın ayak su, yemek aramakta. Annesinin ölüsüne bakan korkak gözler, babasının parçalanmış kan dolu gözlerine bakan şoka girmiş küçük kalpler, nara atacak feri kalmamış dedeler, nineler… Açlıktan, susuzluktan hareket edecek, konuşacak gücü kalmamış insanlar…

Babasının aldığı çikolata ile kefene sarılan çocuk…

Sahili güzel Gazze, global vampirlerin ağızlarının salyasını akıtarak baktığı Gazze… Siyonist köpeklerin sapkın inançlarına kurban verilen Gazze… Gazze’den çocuk manzaraları düşüyor ekranlara; neşeli çocukların değil, ihtiyarlamış çocukların ülkesi Gazze… Yedi yaşında bir çocuk, sanki yetmiş yaşındaymış gibi omuzları çökmüş bilge duruşu, dünyadan hevesi kalmamış gözleri… Bunların rağmına zafer işareti yapan zayıf elleri… Beş yaşında Kur’ân ayetleri okuyarak dua eden çocuk… Anasının ölüsüne şaşkın bakan çocuk… Zayıflıktan etleri erimiş, kemiklerin üzerine deri geçirilmiş gibi, iskeleti kalmış, ölmek üzere olan çocuk… Çocuk parkında değil, şehitlerle dolu yıkık binaların arasında, binalardan sarkan kollar, parçalanmış bedenlerin arasında aç, susuz, korku içinde gezen çocuk… Ananesinin, babasının ölüsüne sarılan çocuk… Babasının aldığı çikolata ile kefene sarılan çocuk…  Ne görüntüler Ya Rabbi! Kefene sarılı küçük çocuk, babasının bir yerlerden bulduğu çikolatayı ısıramadan elinde sımsıkı tutarken, Belhüm-adal olan İsrail’in bombası ile parçalanıyor, elinde çikolatası ile kefene sarılıyor. Ayağı yalın bir baba, evine götürecek yemek ararken cebinde bir avuç pirinç tanesi ile kefenleniyor. Utan Müslüman, utan insanlık!...

Hangi ağıt, hangi nara Gazze’nin sesini duyurabilir kalbi katı insanımsı varlıklara? Ah Gazze! Sahabeyi geçtiniz yaşadığınız imtihanla… Üstüne kaya parçası konularak işkence edilen Bilâl-i Habeşî bile size gıpta ile bakıyor. Savaş meydanlarının aslanı Halid bin Velid, Hamas’ın sözcüsü Ubeyde ile at başı gidiyor. Vallahi sahabe kalktı şaha, melekler kılıç kuşanıyor. Az kaldı, göklerin mühlet denizi dolacak; yer, gök birbirine karışacak.

Ateş olsun, cehennemde zakkum ağacı olsun yediğiniz yemekler!

Siz cennete izzetle uçarken, nefsi için kılını kıpırdatmayan gafil, uyuşuk, belden aşağı varlıklar nefsinin zebunu olurken; sizin çığlıklarınıza göz yuman Arap Kayserleri, Kisraları zillet içinde ölecek, leş olacak.

Ey Araplar, ey Müslümanlar! Bütün zenginler! Ateş olsun, cehennemde zakkum ağacı olsun yediğiniz yemekler! Gazze’de bir çocuk bir kuru ekmek için günlerce ağlarken, bir çuval un alabilmek için hedef tahtasındaki kuşlar gibi avlanan babaların naaşı toprağa düşerken, kahkahalarınız boğazınızda boğulsun. Öleceksiniz… Rezil, sefil, midenizi kabirde azap böcekleri yiyecek.

Nerede aslan gibi kükreyen mücahit Müslümanlar? Nerede Fatih Sultanlar, nerede Selahaddinler? Kaç masum çocuk ölümle yüz yüze? İki yıl, iki koca yıl, çığlık çığlık parçalanmış bedenler arasından hayata küstü. Kaç kadın evladının ölüsüne sarılarak sinesini dağladı. Bir anne gördüm; evladının aylar sonra cesedine ulaşmış, kafatası elinde, kemiklerini birleştirmeye çalışıyor. Bir çocuk gördüm; enkaz altında kollar, bacaklar sarkıyor, orada annesini arıyor. Bir çocuk gördüm; bacağı kopmuş, dışarı fırlamış kemiklerini, parçalanmış kendi etlerini korkarak izliyor. Yeni doğmuş bir bebek gördüm, korkudan, yüzleri elleri felç geçirmiş gibi titriyor. 

Yeri göğü yaratan ayetinde “Dağlar yürüyecek kıyamette” diyor. Bu bir kıyamet… Dağlar yürüsün, denizler taşsın. Orada çocuklar ölürken, burada haz peşinde, nefs peşinde, yemek peşinde, lüks peşinde koşan sefil yaratıklara kopsun kıyamet. Yürüsün dağlar, taşsın denizler…

Gazze izzeti ile ölüyor, bize zillet düşüyor. İnsin bir mızrak boyu güneş yere, yaksın âlemi. Binlerce çocuk öldürülürken, gök tepemize insin. Azgın salyalılar televizyon başında kâfir Amerika’nın bilmem ne filmlerini izlerken taş kesilsin.

Ahh! Gazzeli çocuk! Bir küçük gülücüğün için elimden gelse uçacağım Gazze’ye. Dünyanın bütün yemeklerini, bütün içeceklerini deniz olup akıtacağım önüne… Gazzeli çocuk, “iman” insanı nasıl kuvvetli kılıyormuş, senden öğrendim… Senden öğrendim, küçük korumasız çocuklar nasıl devleşiyormuş.

Ahh! Gazzeli kardeşim, dünya size minnettar. Gelecek İslâm’ın olacak ve bunu size borçlu olacak. Gelecek İslâm’ın; İslâm’ın şer’i kanunlarının mer’i olduğu dönem olacak. Adl-i İlâhî’de İslâm’ı galebe etmek için bedeli siz ödediniz, kanınızla kadere yön verdiniz.

Utanıyorum Gazzeli çocuk

Utanıyorum Gazzeli çocuk. Siz ölüme gülümserken biz nimet nankörü olmuşuz. Utanıyorum, gülümseme bana... Duvarların içinde, bombaların altında, etrafın sevdiklerinin ölüsü ile şehit şehit kokarken, sen gülümseme bana. Utancımdan ölüyorum. Hayır, ölmüyorum; ölmeyi bile bilmiyorum. Siz, ölüler arasında yaşamayı, ölürken şükretmeyi öğrettiniz bütün dünyaya. Utanıyorum Gazzeli çocuk, gülümseme bana… Vatan ne demek, İslâm ne demek, uğruna can verilecek değerler ne demek; sizden öğrendi bütün dünya… Her gün binlerce kişi gözlerinizin önünde ölüyor da, ayetin buyurduğu emre uyuyor, siz topuklarınız üzere gerisin geri kaçmıyorsunuz, bombaların üstüne gidiyorsunuz. Söyle bana Gazzeli çocuk, nasıl bu kadar kahraman oluyorsunuz? Bu nasıl iman, hangi pınardan doluyorsunuz? Size “toprak sattı” diyen müfterilere yaşayarak ibret oldunuz. Topraklarınızı satmadığınıza şahit olduk, imanınıza şahit olduk, sabrınıza şahit olduk.

Kelimelerin feri yetmiyor Gazze’yi anlatmaya… Bir çocuk nasıl devleşir, bir anne nasıl kâinatı yediye katlar…Eller, kollar kopuyor… Köpekler göz önünde şehit bedeni yiyor… Ne sahneler… Melekler telaşta, arzın altı üstüne gelecek… Kan ırmakları… Toplu çocuk mezarları…

Bu kadar zulüm yakar tüm dünyayı

Bulutlar ağlıyor, gök korku içinde tedirgin. Bu kadar zulüm yakar tüm dünyayı.  Gazap denizi doluyor, insanlık anlamıyor kaderi ve kazayı… Bu unutulmaz indi İlâhî’de… Güneş sanki bıkkınca doğuyor. Kıyamet bekliyor arz, kıyamet bekliyor gök, “Ya Rab!” diye İlâhî kapıyı tokmaklayan çocuk, nasıl da galeyana getiriyor gazap yağmurlarını. “Ya Allah!” diyerek oğullarının ölüsüne sarılan ana, nasıl da sarsıyor fezayı. 

Dünya ikiye bölünüyor: Merhametle “insan” olanlar. Ve… Kan içen, merhametsiz, lâin yaratıklar… Hep çatışma hâlinde: İyi-kötü, zalim-mazlum… Sular acıyor artık, yıldızlar kararıyor. Anasının ölüsü başında bekleyen çocuklar donmuş… Taşlar bela haykırıyor…

Şu anda orada, işte tam şu anda kaç yürek acı ile kavruluyor. İşittik duymadık, gördük anlamadık. Çiçekler açmaya utanıyor.  Toprağın damarları kanıyor.

Bin tövbe bu ayıbımızı örtemez.  Gitti yetmiş bin insan, istesek de geri gelemez.  Ölü toprağı serpilmiş Müslümanlar izliyor.  Vicdanlar ölmüş, bundan sonra dirilemez.

Hiç çocuk şarkısı ağıt olur muymuş? Yaşamayan bilemez…

Bilmedik Gazze’m, bilemedik…

Bir uyanış olsa…

Bir uyanış olsa… Yalın ayak, elimizde sapan taşları… Bütün dünya insanları düşsek yola, İsrail’i taşa tutsak, girsek Filistin’e… Bedir ordusu gibi, Alparslan’ın askeri gibi, Fatih’in torunu gibi… Bayraklar dalgalansa göklerde, masum çocukların yüzünde güller açsa, gökten rahmet yağsa… Ne olur, bütün Müslümanlar, hatta insan olan, vicdanı olan tüm dünya… Binlerce, milyonlarca insan, gemiden, karadan yürüsün İsrail’in üstüne… Yalınayak gidelim İsrail sınırına, dayanak olalım masumun omzuna, kilit vuralım zalimin kapısına…

Bir uyanış olsa… Kan kırmızı akan Gazze sokakları çiçek çiçek yeşillense… Bir ordu gelse… Bütün dünya Müslümanlarının cengâverleri el ele verse… Büyüse umut, büyüse Gazzeli çocuk… Dinlese lahuti bir ninni… İntişar olsa İslâm’ın şanlı ismi…

Bir uyanış olsa… Save bir daha kurusa… Ebu Cehil’in askerleri âdeme yolcu olsa… Dünya cennet, Gazze hür olsa… Kanayan meâşerî vicdan artık rahatlasa… Gazze’nin özgür olduğu, Kudus’ün İslâm’ın olduğu dünyaya uyansak, biz de buna memur olsak…