Av yeni başlıyor!

Hazırladığımız dosya içinde 2001 Krizi ile 11 Eylül Saldırıları çerçevesinde nasıl bir Türkiye oluşturulmaya çalışıldığını ve buna karşı Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın askerî vesayet, darbe plânları, parti kapatma, yargı vesayeti, paralel devlet yapılanmaları, terör ve bürokratik oligarşi cephelerinde Türk Devleti için nelere katlanıp hangi siperleri tırnaklarıyla kazıdığına yer vermeye çalıştık.

BU ay, 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler saldırısının ardından Türkiye, Irak, Suriye ve Lübnan’da yaşanan siyâsî gelişmelere, politik yönelimlere ve ekonomik verilere dair hasbihâl edeceğiz.


11 Eylül 2001 öncesinde Türkiye’nin ABD ile ilişkilerine bakıldığında görünen odur ki, 11 Eylül sonrası terörle mücadele kapsamında ABD’nin politikaları Türkiye’yi en derin şekilde etkilemişti. Özellikle 2003 Irak Savaşı öncesi Türkiye’nin “Hayır” dediği ünlü 1 Mart Tezkeresi ve bu “Hayır” kararından on beş gün sonraki “Evet” kararı, önemli bir dönüm noktası oldu. Türkiye’nin PKK’ya karşı mücadelesi ve ABD’nin Irak’taki Kürt gruplar, Talabani, Barzani ve de PKK terör örgütüyle işbirliği, Türkiye açısından endişe nedeni olmuştu.


Bilindiği gibi Türkiye, aslında 2001 yılında, daha önce de bu sayfalarda yer verdiğimiz o meşhur ekonomik krizini yaşamaya başlamıştı. 2001’in Şubat’ındaki bir Millî Güvenlik Kurulu toplantısında Anayasa kitapçığının fırlatıldığı bir kara Çarşamba günü, Türkiye yüksek devalüasyon çarkı ve hortumlanan bankalarla ateşlenen yüksek cereyanlı bir krize tutulmuştu. On yıllarca altından kalkılamayacağı düşünülen bu krize rağmen, krizin patlak vermesinden yaklaşık 8 ay sonra gerçekleşen 11 Eylül Saldırıları, Türkiye’de kimsenin fark edemediği bir gelişmenin fitilini de ateşlemişti. 2001 ekonomik krizi sonrası toparlanma sürecinde olan Türkiye, dış ticaret ve yatırım politikalarında ABD ve AB ile ilişkilerini bu süreçte sıkılaştırdı.


AK Parti’nin iktidarda iş başına gelmesiyle birlikte başlangıçta olumlu bir ivme yakalanan Türkiye-Suriye ilişkileri ise ilerleyen yıllarda sözde Arap Baharı ve Suriye İç Savaşı’yla karmaşık bir hâle gelmişti. Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesiyle başlayan kaos ortamı Irak’ı mezhep çatışmalarına ve istikrarsızlığa sürüklerken, petrol zenginliği olan Irak, ABD’nin işgali sonrası altyapı tahribatı ve güvenlik sorunları nedeniyle ekonomik anlamda büyük kayıplar yaşamaya başlamıştı. Tabiî bir de 11 Eylül sonrasındaki süreçte Irak’ta Kürtlerin özerklik elde etmesi ve ABD ile ilişkileri de ülkeyi bir anlamda bölmüştü.


Suriye, ABD’nin “terörle mücadele” politikalarına eleştirel yaklaştı ve bu durum, ABD ile Suriye ilişkilerinin kötüleşmesine neden oldu. Bunun en önemli yansıması, Esed’in Rusya’yı ülkesine bütün varlığıyla davet etmesi olarak görüldü. 2005 yılında Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin öldürülmesi, Suriye’nin Lübnan üzerindeki etkisine dair uluslararası tepkilere yol açmıştı. Lübnan ile Suriye’nin sükûnet ve barış içinde yan yana durmasını istemeyen güçler, Suriye’deki İran etkisini Lübnan’da Hizbullah varlığını yükselterek yansıtmışlardı. Suriye bu dönemde ekonomik reformlara girişse de ABD yaptırımları ve iç siyâsî istikrarsızlık nedeniyle sınırlı bir başarı elde etti.


Suriye’nin Lübnan üzerindeki askerî ve siyâsî etkisi, Hariri Suikastı’nın ardından büyük ölçüde sorgulandı ve 2005’te Suriye, buradan askerî varlığını geri çekmek zorunda kaldı. 11 Eylül sonrası Hizbullah’ın bölgedeki etkisi yukarıda belirttiğimiz iştahla artarken, özellikle İsrail ile ilişkiler bağlamında Lübnan siyasetine yön veren aktör de İsrail oldu. Bilindiği gibi MOSSAD’ın HAMAS’a yönelik suikastlarının başlangıcı da Lübnan’da gerçekleşmişti.


İç savaşın ardından toparlanmaya çalışan Lübnan ekonomisi, hem siyâsî istikrarsızlık, hem de İsrail ile yaşanan çatışmalar nedeniyle zorluklar yaşadı. Hatırlanacağı üzere birtakım anlaşmalarla krizi tersine döndürmek isteyen Lübnan, bu süreçte Çin ile görüşmelere başlamıştı ki başına acı bir iş geldi. Beyrut Limanı’nda yaşanan patlama, Lübnan tarihinin en büyük facialarından biri olarak kayıtlara geçti.


11 Eylül 2001 Saldırıları sonrası Körfez ülkeleri ve Türkiye arasındaki ilişkilerde de bazı dikkat çekici değişimler yaşandı. Petrol zengini Körfez ülkelerinin Türkiye’ye yönelimlerini anlamak için bu dönemde yaşanan bazı gelişmelere bakmamız gerekiyor. Zira 2001 Ekonomik Krizi’ni yaşayan Türkiye’de, bütün dünyada aşağı yönlü hareket ederken yukarı yönlü hareket eden bir borsa işliyordu. Türkiye’de birtakım işler, Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğine rağmen, adeta yüksek bir paralel devlet yapılanması eliyle manipüle ediliyordu.  


11 Eylül saldırılarının faili El-Kaide olarak tescillenmişti. Bir Suudi Arabı olan Usame Bin Ladin üzerinden saldırılarda yer alan teröristlerin çoğunun Suudi Arabistan kökenli olması, ABD’nin Körfez ülkeleriyle ilişkilerini sözde yeniden gözden geçirmesine neden oldu. Bu durum Körfez ülkelerini, özellikle ekonomik ve siyâsî çeşitlenme arayışına itti. ABD ve Avrupa’daki Müslüman karşıtı söylemlerin artması, Körfez sermayesinin daha dostane ilişkilere sahip bölgelere yönelmesine neden oldu. Türkiye bu bağlamda cazip bir alternatif olarak öne çıktı. Zahirde görünen buydu, fakat birilerinin bu yönlendirmeyi maksatlı yaptıkları her yönüyle ortadaydı. 


2002’de iktidara gelen AK Parti, Körfez ülkeleriyle ekonomik ve kültürel ilişkileri güçlendirmeyi öncelikli bir hedef hâline getirdi. Körfez sermayesi, özellikle 2000’li yılların ortalarından itibaren Türkiye’de altyapı, inşaat, enerji ve finans sektörlerinde büyük yatırımlar yapmaya başladı. Türkiye, Körfez ülkelerinden gelen bireysel ve kurumsal yatırımcılar için gayrimenkul sektörü açısından cazip bir pazar oldu. Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere bu ülkelerin bankaları Türkiye’ye giriş yaptı. Yine bu dönemde Türkiye ile Körfez ülkeleri arasında ortak güvenlik anlaşmaları imzalandı. Özellikle Katar ile Türkiye arasında askerî ve ekonomik anlamda stratejik ortaklık tesis edildi. Katar Türkiye’ye, ekonomik kriz dönemlerinde önemli yatırımlarla destek sağladı. Katar, BAE, Suudi Arabistan ve kısmen Bahreyn ile Kuveyt, Türkiye’yi Avrupa’ya enerji ihraç etmek için bir köprü olarak gördü. Bu bağlamda doğalgaz ve petrol boru hatları projeleri üzerinde işbirliği çalışmaları yapıldı. Bu not şimdilik burada dursun. Zira bu o günlerde herhangi bir gelişme yaşanmazken, daha sonraki dönemde Katar’a uygulanan Körfez ambargosu süreciyle başlayan Türkiye-Körfez gerginliği pik yapınca söz konusu çalışmaların her biri askıya alınmıştı. Ancak bugünkü Rusya-Ukrayna tablosu, söz konusu çalışma dosyalarının raflardan inmesiyle sonuçlanacak gibi görünüyor.



Türkiye, doğrudan bir kıyı bankacılığı ülkesi olmasa da, Körfez ülkelerinden gelen sermaye için İslâmî finans ürünleri ve hizmetlerini sunarak cazip bir alan oluşturdu. Ziraat Katılım Bankası, Vakıf Katılım Bankası ve Emlak Katılım Bankası, bu anlamda Recep Tayyip Erdoğan’ın ülke ekonomisine kattığı en önemli icraatlardır. Söz konusu dönemde birileri Türkiye’yi kullanıp yemeye çalışırken, Erdoğan, bu üç bankayla bu evreye yerli ve millî cepheler açarak “garanti” denilebilecek hamlelerde bulunmuştur. 


Tabiî arada bir de sözde Arap Baharı vardı. Körfez ülkelerinin çoğu, Türkiye’nin bu sıradaki politikalarını tepkiyle karşıladı. Zira Suudi Arabistan, BAE ve Mısır üçgenine göre Türkiye, Erdoğan’ın tercih ettiği siyâsî taraf nedeniyle Suriye, Libya, Filistin ve Mısır’daki darbe sonrası yönetim üzerinden kendisine yeni bir cephe açmıştı. Elbette bu farklılıklara rağmen ekonomik işbirlikleri devam etti. Fakat bugünden düne bakıldığında Türkiye, sadece Suriye ve Irak hususunda değil, Libya ve Lübnan hususunda da oldukça etkin bir pozisyonun hâkimi oldu. Bu sürece belki Mısır ve Kıbrıs’la birlikte Filistin’in de dâhil olması işten bile değil. Tabiî bu not da burada dursun.


Buraya kadarki kronolojik gelişmeleri toparlayarak bir durak inşâ edecek olursak, 11 Eylül saldırıları sonrası Körfez ülkeleri, güvenlik ve uluslararası algı endişeleri nedeniyle ekonomik ve diplomatik çeşitlenme arayışına girdi ve Türkiye, güçlü ekonomik büyüme performansı, coğrafî konumu, kültürel yakınlığı ve Batı ile Doğu arasında bir köprü olması sayesinde Körfez sermayesinin ve ilgisinin önemli bir hedefi hâline geldi. Buradaki zamanlama, AK Parti iktidarı açısından kazanma dönemi olarak tanımlanabilirse de Türkiye’nin birtakım noktalarda bağımlılığı artırdı. Şöyle ki… Her şeyiyle bağımsız bir devlete sahip olan Türkiye’nin 2013-2023 yılları arasındaki 10 yılda yaşadığı siyâsî, ekonomik ve askerî bütün gerilimlerin tohumları, sözde kazanım elde edilen bu süreçte atıldı. 11 Eylül saldırıları ile alenî biçimde Büyük Ortadoğu Projesi’ni işlemeye çalışan karanlık otorite, Türkiye’deki işbirlikçileri eliyle saman altından su yürütmüştü. Recep Tayyip Erdoğan’ın adeta vuruşa vuruşa ilerlediği bu düzlemdeki siyaset tarzını daha açık cümlelerle aktarmaksa çok güç. 2003’ten 2013’e Türkiye’nin yasama, yürütme ve yargı kanallarının yanı sıra medya ve iş dünyasında hangi isimlerin etkin olduğuna bakmak ve “paralel devlet yapılanması” etiketini hangi grupların göğsüne yapıştırdığını bugünden bakarak yeniden değerlendirmek gerekir. Bugünden bakarak özellikle enerji, finans, sağlık ve turizm gibi alanlarda Türkiye’de kimlerin hangi parsaları topladığını yeniden yorumlamak dahi önemli olacaktır. 


Varlık içinde yokluğu göstermek


11 Eylül saldırıları sonrasındaki dönemde (2001-2007), Türkiye’de borsa performansı küresel ve yerel dinamiklerden etkilenmişti. Bu süreçte Körfez sermayesinin Türkiye’deki borsaya olan ilgisi de dikkat çekicidir. 


2001 yılında yaşanan büyük ekonomik kriz, Türkiye’nin finans piyasalarını derinden etkiledi ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) sert düşüşler yaşadı. 2002 yılında AK Parti’nin iktidara gelmesiyle başlayan ekonomik reformlar, makroekonomik istikrar arayışını hızlandırdı. Bu durum, yabancı yatırımcıların ilgisini çekerek borsada toparlanma sağladı. Türkiye, 2002-2007 arasında ortalama yüzde 7 civarında bir ekonomik büyüme kaydetti. Bu, İMKB’de hisselere olan ilgiyi artırdı. İMKB 100 Endeksi, bu dönemde yükseliş trendine girdi, özellikle 2004-2007 arasında küresel sermaye girişlerinin artmasıyla borsa güçlü bir performans gösterdi.


ABD’nin 11 Eylül sonrası uyguladığı düşük faiz politikası, gelişmekte olan piyasalara sermaye akışını da hızlandırdı. Türkiye, bu sermaye akışından yararlanan ülkelerden belki de ilk sıradaki oldu. Bankacılık sektörü başta olmak üzere Türkiye’ye yapılan doğrudan yabancı yatırımlar borsadaki güveni artırdı. Körfez ülkeleri, ABD ve Batı ülkelerinde karşılaştıkları siyâsî ve sosyal zorluklar nedeniyle yatırımlarını çeşitlendirme ihtiyacı hissetti. Görünürde Türkiye, İslâmî değerlerle uyumlu bir ülke olarak Körfez yatırımcıları için cazip bir hedef hâline gelmişti. Türkiye’nin büyüme potansiyeli, genç nüfusu ve stratejik konumu Körfez sermayesinin ilgisini artırdı. 


11 Eylül 2001’de New York’ta düzenlenen terör saldırılarının ardından İstanbul, sadece 2003’ün Kasım ayında dört terör saldırısıyla sarsılmıştı. Sinagog saldırılarının yanı sıra İngiliz Konsolosluğu’na ve HSBC Bank’ın genel müdürlük binasına yapılan saldırılar çok enteresan boyutlar sunuyordu. Zira adeta birileri, Türkiye’yi daha sonra sözde İslâmî terörün muhafızı olarak göstermenin altyapısını bu safhada hazırlıyorlardı. Burası öyle ilginç ki… Türkiye’deki en önemli Yahudi ve İngiliz noktalarına saldırmak, sizce Körfez sermayesiyle Türkiye’yi nasıl buluşturabilirdi? İngiliz HSBC’nin genel müdürlük binasına saldırmak, Türkiye’ye yapılan Kuveyt merkezli yatırımları nasıl yönlendirebilirdi?


Bu dönemde Körfez ülkeleri Türkiye’de katılım bankacılığı ve sukuk (bir varlığa sahip olmayı veya ondan yararlanma hakkını gösteren, yatırımcısına belirli periyotlarda sabit veya değişken getiri sağlayan, ikincil piyasalarda alım satıma konu edilebilen faizsiz sermaye piyasası ürünü) gibi enstrümanların gelişimine katkı sağlamanın yanında borsada işlem gören büyük Türk holdingleri ve şirketlerinde stratejik ortaklıklar kurarak hissedarlık elde ettiler. Körfez sermayesinin borsaya girişi, likiditeyi artırarak borsa performansını destekledi. Türkiye’ye yönelim, diğer uluslararası yatırımcılar için de güven verici bir sinyal oluşturdu. Tabiî etrafındaki ateş çemberi, bölgedeki tek istikrarlı ülke olarak da Türkiye’yi gösteriyordu. Fakat bu büyümenin daha sonraki aşamada yaşanacak operasyonların birer etüdü olarak hazırlandığını anlamak da çok zordu. Teşbihte hata olmasın, fakat Türkiye öyle şekilde kullanıldı ki, hani “Varlık içinde yokluk çekmek” derler ya, vatandaşı, iktidarın hizmetleri bakımından güzel hizmetler görse de dönen büyük çarkın nimetlerinden aslında çok ama çok az faydalanabilmişti. Ve hatta yine teşbihte hata olmasın fakat Türkiye, söz konusu bu kısa dönemde, aslında öyle bir kimliğe sahip olmasa da adeta kıyı bankacılığı ülkelerinden biri gibi kullanılmıştı. 2001-2007 dönemi incelendiğinde, Türkiye’nin Körfez sermayesini ve diğer yabancı yatırımları çeken dinamikleri, kıyı bankacılığı (offshore banking) ülkelerinin rollerine sınırlı ama benzer özellikler taşıyordu. 



Bugün Turkcell ile birlikte Türk Telekom, iki dev telekomünikasyon şirketi olarak, yine Recep Tayyip Erdoğan’ın ülke ekonomisine millî bir siper olarak kurduğu Türkiye Varlık Fonu’nun himayesinde. 


Türkiye, doğrudan bir kıyı bankacılığı ülkesi olmasa da, Körfez ülkelerinden gelen sermaye için İslâmî finans ürünleri ve hizmetlerini sunarak cazip bir alan oluşturdu. Ziraat Katılım Bankası, Vakıf Katılım Bankası ve Emlak Katılım Bankası, bu anlamda Recep Tayyip Erdoğan’ın ülke ekonomisine kattığı en önemli icraatlardır. Bu tabloyu daha evvelki bazı eleştirel notlarımızda dile getirmiştik. Zira AK Parti ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin hiçbir birimi, Recep Tayyip Erdoğan’ı bu tür icraatlarıyla gündeme getirmemektedir. Söz konusu dönemde birileri Türkiye’yi kullanıp yemeye çalışırken, Erdoğan ise bu üç bankayla bu evreye yerli ve millî cepheler açarak “garanti” denilebilecek hamlelerde bulunmuştur. Katılım bankacılığı ve sukuk gibi faizsiz finansman enstrümanlarının gelişmesi, Körfez sermayesini çekmekte önemli bir faktör olmuştur.


Türkiye’nin 2001 Krizi’nden sonra uyguladığı ekonomik reformlar, faiz oranlarının düşürülmesi ve özelleştirme politikaları, yatırımcılar için cazip bir yüksek getiri ortamı sundu. İşte Erdoğan’ın maalesef içerisine müdahale etmekte zorlandığı, hatta nüfuz edemediği, fakat diğer paralel kanadın hâkim olup Türkiye’yi bir kıyı bankacılığı ülkesi hâline getirerek sonrasında acze düşürecek plân burada işliyordu. Yatırımlar özellikle bankacılık, inşaat ve altyapı gibi stratejik sektörlere yönelirken, kısa vadeli kâr fırsatları da Körfez yatırımcılarını cezbetmişti. Özelleştirme kuvvesi, Türkiye’nin bir kelepir cenneti gibi algılandığı süreç olarak işletildi. Telekomünikasyondan gıdaya, hammaddeden ara mamul üretimine pek çok sektörde ürün ve hizmet sunan şirketler, dünyadaki satış emsallerine oranla çok ucuza satılırken, satış işlemlerinin yanında satın alan şirketlere uygulanan muafiyetler de toplumda bazı sinir uçlarına dokunmuştu. Körfez sermayesi bu reformlardan büyük ölçüde yararlandı. Daha sonrasında Türkiye’ye karşı Suudi Arabistan ve özellikle BAE’nin gösterdiği küstahlık dönemini bu dönemle birlikte hatırlayınız. Cemal Kaşıkçı cinayetinin işleneceği yerin neden Türkiye olarak seçildiğini dahi buradan ilerleyerek bulmak mümkündür.


Evet, bu süreçteki “sermayenin kolay hareket edebilmesi” manzarası dahi kıyı bankacılığı mantığına benzeyen bir esneklik sağladı sermaye sahiplerine. Zannettiler ki, Türkiye onların oluyor. Türkiye, Körfez ülkelerinin ekonomik ve siyâsî risklerini dağıtmak için tercih ettiği bir yatırım merkezi hâline gelmişti. Bu da kıyı bankacılığı ülkelerinin sunduğu sermaye saklama ve çeşitlendirme avantajlarına benziyordu.


Unakıtan özelleştirmeleri kime ne fayda sağladı?


Evet, elbette Türkiye bir kıyı bankacılığı ülkesi değil. Ancak sözünü ettiğimiz dönemde, yukarıda değindiğimiz gibi Türkiye’de özelleştirme bedelleri çok tartışıldı. Ayrıca yatırımcı şirketler büyük vergi muafiyetlerinden faydalandılar. 2001-2007 dönemindeki özelleştirme politikaları ve bu süreçte uygulanan vergi muafiyetleri Türkiye’nin kısa vadede büyük yatırımlar çekmek için oluşturduğu ekonomik ortamın bir yan ürünü olarak görülebilir. Özelleştirme bedelleri, yatırımcı şirketlere sağlanan teşvikler ve Körfez sermayesinin bu sürece etkisi birlikte değerlendirildiğinde ise daha net bir tablo ortaya çıkıyor. 


Şöyle ki… 2001 krizinin ardından IMF ve Dünya Bankası ile yapılan ekonomik programlar çerçevesinde özelleştirme politikalarına hız verilmişti. AK Parti hükümeti döneminde (2002 sonrası), stratejik sektörlerdeki büyük kamu varlıklarının özelleştirilmesi gündeme geldi. Bu süreç, Devlet’in malî yükünü azaltmayı ve özel sektör dinamizmini artırmayı hedefliyordu. Örneğin TEKEL’in Sigara Bölümü’nün 2008’de British American Tobacco’ya satışı, gerçek değerinin altında olduğu iddialarıyla eleştirildi. (Daha önce, 2004’te Körfez yatırımcılarının ilgisini çeken ancak ihalesi iptal edilen teklifler vardı.) TÜPRAŞ ve Türk Telekom gibi stratejik şirketlerin satışı ise “millî servet” tartışmalarını beraberinde getirdi. Tartışmalar, sadece düşük bedeller değil, aynı zamanda satışların şeffaflığı üzerine de yoğunlaşmıştı. Körfez ülkelerinden yatırımcılar, bu süreçte özellikle enerji, gayrimenkul ve finans sektörlerinde büyük fırsatlar görmüş, Katar ve Suudi Arabistan merkezli yatırım fonları, Türk Telekom ile birlikte enerji sektörüne yönelik tekliflerde bulunmuştu.


Aynı dönemde yabancı yatırımları teşvik etmek amacıyla vergi indirimleri ve muafiyetler sunuldu. 2006 yılında Kurumlar Vergisi yüzde 30’dan yüzde 20’ye düşürüldü. Az gelişmiş bölgelerde yatırım yapan şirketlere vergi kolaylıkları ve sigorta prim desteği getirildi. Bu hamle belki tek faydalı eylem olarak görülse de, söz konusu destekten faydalanamayan bölgelerde büyük tepkilere yol açtı. Büyük çaplı projelerde ve bazı stratejik sektörlerde KDV’den muafiyet sağlandı. Körfez ülkeleri üzerinden gelen şirketler, Türkiye’deki bu teşviklerden maksimum düzeyde yararlandılar. Özellikle gayrimenkul ve turizm sektörüne yönelik yatırımlar, uzun vadeli vergi avantajlarıyla desteklenmişti ayrıca. 


Özelleştirme ve teşvik politikaları, bazı kesimlerce “Türkiye’nin kritik varlıklarının yabancı sermayeye teslim edilmesi” olarak değerlendirilmişti. “Çalışmıyorlar ki… Hiç olmazsa özel sektör çalıştırır, ülkeye de para girişi olmuş olur” yorumu, o dönemde çokça dile getirildi. Bu yorum, Türkiye’de millî servet hakkındaki görüşün ne kadar zayıf ve sakat olduğunun bir göstergesiydi adeta.



Türk Telekom ve Turkcell’in yaşadığı süreçler, özelleştirme politikalarının uzun vadeli etkilerini ve stratejik şirketlerin Devlet kontrolünde yeniden yapılandırılma ihtiyacını gözler önüne sermişti. Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) bu şirketleri bünyesine alması, ekonomik açıdan hem fırsatlar, hem de zorluklar içeren bir adım oldu.


Burada ayrıca şu notu da eklemeliyiz: “Körfez sermayesi” demek, Arap sermayesi demek değildir. Körfez sermayesi demek, Suudi Arabistan, Katar, BAE, Bahreyn, Ürdün, Kuveyt, Irak ve İran’da kurulu görünen bütün küresel şirketler demektir. Küresel şirketinse milleti olmaz. Körfez sermayesi demek, bir açıdan “Neo-Con sermayesi” de demektir. Paranın hangi ülkeye kayıtlı banka üzerinden geldiğini görmek, o paranın o ülkeye ait olduğunun da bir ispatı olamıyor bu bakımdan. Yine bu detayı fark eden kesimler, sözünü ettiğimiz Körfez sermayesinin Türkiye’deki yatırımlarını “Türkiye’nin ekonomik kalkınması için faydalı görmediklerini” öne süren yorumlar yapmışlardı. Sayın Erdoğan’ın müdâhil olamadığı fakat Türkiye için siperler açtığı bu cephe, o döneme eleştiriyle bakanları maalesef bugün haklı çıkardı. 


Çünkü 2001-2007 döneminde yüksek getiri ve ekonomik cazibe sunan bir yatırım merkezi olarak Körfez sermayesini çekme hedefi başarılsa da bu süreçte uygulanan vergi muafiyetleri ve özelleştirme politikaları, iç politikada önemli tartışmalar doğurdu. Körfez yatırımcılarının bu teşviklerden faydalanması, bir yandan Türkiye’nin ekonomik büyümesini desteklerken, diğer yandan uzun vadeli etkileri ve millî servet üzerindeki kontrol tartışmalarını beraberinde getirdi. Bu durumu daha detaylı aktarabilmek için meselâ Türk Telekom’un özelleştirilmesi üzerinden devam etmek mümkün olabilir. Çünkü bu süreç, hem Körfez sermayesinin Türkiye’deki stratejik sektörlere ilgisini, hem de özelleştirme politikasının yarattığı tartışmaları çok net bir şekilde yansıtıyor. 


Bir özelleştirme hikâyesi


Türk Telekom, Türkiye’nin en önemli telekomünikasyon şirketiydi ve Devlet’e ait bir kuruluş olarak stratejik bir öneme sahipti. 2005 yılında yüzde 55’lik hissesi, Oger Telecom konsorsiyumuna 6,55 milyar dolar karşılığında satıldı. Konsorsiyumun çoğunluk hissesi, Suudi Arabistan merkezli Saudi Oger Limited Şirketi’ne aitti. Bu özelleştirme, o dönem Türkiye tarihindeki en büyük özelleştirme işlemlerinden biri oldu.


Yüzde 55 hisse için belirlenen 6,55 milyar dolarlık bedel, kamuoyunda “şirketin gerçek değerinin altında olduğu” gerekçesiyle eleştirildi. Türk Telekom, yalnızca telekomünikasyon değil, aynı zamanda geniş bir taşınmaz mülk portföyüne ve altyapı varlıklarına sahipti. Bu varlıkların da özelleştirme sürecine dâhil edilmesi, değerleme tartışmalarını daha da derinleştirdi. Ayrıca bu kritik altyapı kuruluşunun kontrolünün yabancı bir konsorsiyuma verilmesi de millî güvenlik ve stratejik sektörler üzerindeki yabancı etkisi bağlamında eleştirildi. Konsorsiyum teknolojik yatırımlara öncelik verme taahhüdünde bulunurken, bazı yatırımcılar ve ekonomistler bu tür stratejik işletmelerin Devlet kontrolünde kalması gerektiğini savunmuştu. Elbette Oger Telecom da satış sonrası çeşitli vergi muafiyetlerinden yararlandı. Bu durum, Türk Telekom’un kârlı yapısı göz önüne alındığında yine ek bir gelir kaybı olarak nitelendi.


Özelleştirme sonrasında Türk Telekom, altyapı yatırımlarını artırarak modernizasyon süreçlerine girdi. Ancak bu yatırımların hızı ve kapsamı da zaman zaman sorgulandı. Oger Telecom’un malî sorunları ve borç yapılandırması ise şirketin finansal istikrarını olumsuz etkiledi. 2018’de Oger Telecom’un hisseleri borç nedeniyle bankalara devredildi. Bu durum, özelleştirmenin uzun vadeli sürdürülebilirliği üzerine yeni tartışmalara yol açtı. Bugün Turkcell ile birlikte Türk Telekom, iki dev telekomünikasyon şirketi olarak, yine Recep Tayyip Erdoğan’ın ülke ekonomisine millî bir siper olarak kurduğu Türkiye Varlık Fonu’nun himayesinde. 


Peki, bu fon devreye sokulmamış olsaydı, özelleştirilmesine rağmen ülkenin ekonomisine kayıp yaşatan bir enkazla uğraşıyor olmayacak mıydık? Türkiye’yi, Sayın Erdoğan’ı Türkiye Varlık Fonu’nu kurmak zorunda bırakan etkenleri bu dosyanın ardından yeniden düşünmemiz farz oldu sanırım.


Türkiye: Yabancı için ucuz, Türk vatandaşı için pahalı pazar


Türkiye’nin stratejik coğrafî konumu ve hızla büyüyen şehirleşmesi, Körfez sermayesini gayrimenkul sektörüne de çekmişti. Yabancıların Türkiye’de mülk edinimini kolaylaştıran düzenlemeler (özellikle 2012 Mütekabiliyet Yasası) bu süreci hızlandırdı. Körfez ülkelerinden şirketler, İstanbul, Bursa, Bodrum ve Antalya gibi şehirlerde lüks konut ve otel projelerine yoğun yatırımlar yaptılar. Örneğin İstanbul’da Zorlu Center ve benzeri projelerde Körfez yatırımcılarının dolaylı payları olduğu biliniyor. Borsa İstanbul ve Finans Merkezi projelerine yapılan yatırımlar da gayrimenkul sektörünü kapsayan geniş çaplı bir ekonomik ilişki boyutunu gözler önüne seriyor. 


Ayrıca yine Körfez sermayesinin lüks gayrimenkule olan yoğun ilgisi, yerel piyasalarda fiyat artışlarına yol açtı. Açgözlü emlakçılık piyasası, bu ülkenin vatandaşının konut sahibi olmasını ne derece zorlaştıracağını düşünmeksizin ev fiyatlarının bütün kimyasıyla oynadı. Bu durum, özellikle İstanbul gibi şehirlerde konut fiyatlarının yükselmesinde çok ama çok etkili oldu.


Türk Telekom ve Turkcell’in yaşadığı süreçler, özelleştirme politikalarının uzun vadeli etkilerini ve stratejik şirketlerin Devlet kontrolünde yeniden yapılandırılma ihtiyacını gözler önüne sermişti. Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) bu şirketleri bünyesine alması, ekonomik açıdan hem fırsatlar, hem de zorluklar içeren bir adım oldu. 


Yukarıda da değindiğimiz üzere Oger Telecom, Türk Telekom hisselerini satın almak için kullandığı krediyi ödemekte zorluk yaşadı. Bu krediler çoğunlukla Türk bankalarından alınmıştı. 6,5 milyar dolarlık borcun ödenememesi nedeniyle Türk Telekom hisseleri, krediyi veren bankalara devredildi (Ziraat Bankası, Garanti Bankası ve İş Bankası öncülüğünde). Oger Telecom döneminde yapılan yatırımlar, şirketin borç yükü ve döviz kurundaki dalgalanmalar nedeniyle sınırlı kaldı. Türk Telekom altyapı modernizasyonunu sürdürmüş olsa da şirketin özkaynakları ve büyüme stratejileri büyük darbe aldı.


Turkcell ise, Çukurova Holding, Telia Company (İsveç), ve LetterOne (Rusya) arasında paylaşılmıştı. Ancak bu ortaklar arasındaki yönetim anlaşmazlıkları, şirketin uzun vadeli karar alma süreçlerini yavaşlattı. Yönetimdeki istikrarsızlık, şirketin stratejik kararlarını olumsuz etkiledi ve piyasa değerinde düşüşe neden oldu. Türk lirasındaki değer kaybı, Turkcell’in dış borçlarını ve finansal pozisyonunu zorladı. Yerel pazarda rekabetin artması ve fiyat baskıları, kârlılık oranlarını düşürdü.



2022 yılında Türkiye Varlık Fonu, Türk Telekom’un yüzde 55 hissesini bankalardan devralarak şirketi bünyesine kattı. Bu adım, stratejik altyapının yeniden Devlet kontrolüne alınması anlamına geliyordu. Amaç, şirketi borç yükünden kurtararak daha sürdürülebilir bir büyüme modeli sağlamaktı. Daha önce de 2020 yılında TVF, Turkcell’in en büyük hissedarı olmuştu (yüzde 26,2 hisseyle). Ortaklar arasındaki anlaşmazlıkları çözmek ve yönetimde istikrar sağlamak amacıyla bu adım atılmıştı. 


Türk Telekom’un devasa borç yükü, TVF’nin devralmasıyla birlikte yeniden yapılandırıldı. Bu, hem şirketin faaliyetlerini sürdürebilmesini sağladı, hem de Türkiye bankacılık sistemi üzerindeki riskleri azalttı. Turkcell’in yönetim çatışmalarının sona ermesi ise şirketin finansal performansını ve piyasa itibarını olumlu etkiledi. Telekomünikasyon, millî güvenlik açısından kritik bir sektör ve TVF, bu şirketleri kontrol ederek Türkiye’nin stratejik çıkarlarını daha güçlü bir şekilde koruyarak garantiledi. Birileri Sayın Erdoğan’ı ekonomi icraatı üzerinden alaya alırken, Sayın Erdoğan’ın bizzat yanında saf tutanların onun bu tür icraatını dile getirmemeleri bu yüzden çok büyük bir ayıp.


Bağımsızlık soslu ekonomik bağımlılık


2001 Ekonomik Krizi ile 11 Eylül saldırılarının aynı yıla denk gelmesi ve peşine AK Parti iktidarının Türkiye’de hâkim olması, enteresan bir tesadüfler silsilesini beraberinde getiriyor. Bu silsileyi ortaya koymak ve Erdoğan’ın müdâhil olamadığı süreci anlamak için aklımıza gelen ilginç ama basit sorulardan biri şu: Türkiye’de Maliye Bakanı Kemal Unakıtan döneminde kaç kamu şirketi özelleştirildi? 


Kemal Unakıtan’ın Maliye Bakanlığı dönemi (2002-2009), Türkiye’de özelleştirme uygulamalarının zirve yaptığı bir dönem olarak öne çıkıyor. Bu süreçte Türkiye, tarihindeki en yüksek özelleştirme gelirlerini elde etmiş ve önemli kamu şirketleri özel sektöre devredilmiştir. Kaldı ki Unakıtan, özelleştirme uygulamalarını “Devlet’in sırtındaki kamburun kaldırılması” olarak tanımlamıştı. Bu dönemde özelleştirme, hem ekonomik reformların bir parçası, hem de IMF ve Dünya Bankası ile yapılan anlaşmaların bir gereği olarak uygulanmıştı. Yani plân, dönemin Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın deyimiyle “Kemal Derviş’in plânı olarak” uygulanmalıydı ve uygulanacaktı. Plânı yapanın da, uygulayanın da ismi “Kemal” idi. 


2002-2009 döneminde özelleştirilen şirketler şunlardı: Türk Telekom (yüzde 55) 6,55 milyar dolarla Oger Telecom (Suudi Arabistan merkezli konsorsiyum); TÜPRAŞ (yüzde 51) 4,14 milyar dolarla Koç-Shell Ortak Girişim Grubu; Erdemir (Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları) 2,96 milyar dolarla OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu); Petkim (Petrokimya Holding A.Ş.) 2,04 milyar dolarla SOCAR-Turcas Konsorsiyumu (Azerbaycan); TEKEL (Sigara İşletmeleri) 1,72 milyar dolarla British American Tobacco (BAT); Elektrik Dağıtım Şirketleri (Türkiye genelinde çeşitli elektrik dağıtım bölgeleri özelleştirildi, toplam bedel ise 5 milyar doların üzerinde kaldı); Mersin Limanı 755 milyon dolarla PSA-Akfen Ortaklığı; Araç Muayene İstasyonları 613 milyon dolarla Doğuş-TÜV-SÜD Ortaklığı.


Kemal Unakıtan dönemindeki toplam özelleştirme gelirleri yaklaşık 40 milyar dolar oldu. 1986 ilâ 2002 dönemi arasında Türkiye’nin toplam özelleştirme geliri dahi 8 milyar dolar seviyesindeydi. Buradan bakınca ne büyük bir girdi sağlanmış, değil mi? Küçük bir espri yaparak bu manzarayı eleştirmeye hakkımız vardır sanırım: Elon Musk’ın sahibi olduğu şirketlerden sadece biri olan Tesla’nın değeri bugün 1,27 trilyon dolar. 2005 ilâ 2009 arasında Devlet bütçesine 40 milyar dolarlık girdi sağlayan bu satışlara konu olan şirketlerin hâkim olamadığı piyasaya hâkim olan paralel devlet yapılanmaları ve çetelerin bu ülkede dolaştırdıkları para dahi kim bilir hangi seviyedeydi? Bu yüzden birçok kamu kuruluşunun gerçek değerinin altında satıldığı öne sürüldü. Örneğin Türk Telekom’un yıllık net kârı, satış bedeline kıyasla çok yüksekti. Bu durum, kamuoyunda “Ucuza satıldı”eleştirilerine yol açtı. Bazı özelleştirme anlaşmalarında alıcı şirketlere ilâve vergi muafiyetleri ve teşvikler sağlanması ise kamu gelirlerinde uzun vadeli kayba neden olmuştu. 


Ayrıca TÜPRAŞ, Petkim ve Türk Telekom gibi şirketlerin özelleştirilmesi, “stratejik sektörlerin yabancı kontrolüne geçmesi” demekti. Neyse ki Erdoğan’ın TVF hamlesine şahit olduk. 


Özelleştirmeler, kısa vadede kamu borcunun azaltılmasına ve bütçe açığının daraltılmasına neden oldu. Ancak elde edilen gelirlerin büyük bölümü, borç ödemeleri ve açık finansmanında kullanıldı. Uzun vadeli yatırımlar için yeterince değerlendirilmediği eleştirisi bu dönemde yapılmıştı.


Kemal Unakıtan dönemi, Türkiye’nin özelleştirme politikasında radikal bir değişim yaratarak ekonominin liberalleşmesine katkıda bulundu elbette. Ancak bu süreçte yapılan uygulamalar, satış bedelleri, stratejik varlıkların kontrolü, istihdam kaybı ve uzun vadeli etkiler açısından ciddî tartışmalara da yol açmıştı. Özelleştirme gelirleri, kısa vadede ekonomik göstergeleri iyileştirse de bu varlıkların uzun vadeli kalkınma hedeflerine nasıl katkı sağladıkları konusu hâlâ tartışma sebebi. Bizim dahi bu dosyayı hazırlamamızdaki soru işaretlerinin başlıcaları buradan kaynaklanıyor. Düşünsenize, yukarıda teknik şirketlerden bahsederken daha yerli gıda ve tarım alanındaki özelleştirmelerden bahsetmedik bile. Türkiye’nin verimli arazilerinin yabancı yatırımcılar tarafından hangi ölçüde satın alındığından da bir bahis açmadık. Örneğin özelleştirilen şeker fabrikaları, yeni sahipleri ve satış bedelleri hakkında hiçbir detaya girmedik.


Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi, Türkiye’nin 2000’li yılların sonlarına doğru gerçekleştirdiği önemli özelleştirme adımlarından biriydi. Bu süreç, hem ekonomik, hem de sosyal anlamda geniş bir tartışma yarattı. Şeker fabrikaları, hem stratejik öneme sahip, hem de yerel kalkınmaya katkıda bulunan bir sektörü oluşturuyordu, dolayısıyla özelleştirme süreci büyük bir toplumsal etki doğurmuştu. 


Türkiye, bu süreçte tarım sektöründeki verimsizliği ve şeker fabrikalarının malî sıkıntılarını gerekçe göstererek özelleştirme politikasını gündeme almıştı. 2000 ilâ 2007 yılları arasında, yine Unakıtan öncülüğünde Türkiye’nin en büyük şeker üreticisi olan Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. (Türkşeker) bünyesindeki 25 şeker fabrikası özelleştirme kapsamında satışa çıkarıldı. Özelleştirme öncesinde bu fabrikaların değerinin, üretim kapasitesinin ve stratejik öneminin yeterince dikkate alınmadığı yönünde eleştiriler yapıldı. 2008-2010 yılları arasında yaklaşık 25 şeker fabrikası özelleştirildi. Satış bedelleri toplamda yaklaşık 2 milyar TL civarındaydı. Ancak her bir fabrikanın satışı, genellikle çok düşük fiyatlarla gerçekleşti ve bu da kamuoyunda geniş tepki çekti. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesinin ardından özel sektör oyuncuları devreye girdi. Yabancı sermayenin de ilgisi vardı ancak yerli şirketler ve tarımsal üretim yapan gruplar, şeker fabrikalarına sahip olmak için ihalelere katıldılar. Bu süreçte Türkiye’deki büyük gıda grupları da satış ihalelerine katılarak satın almalar gerçekleştirdiler. Yıldız Holding ve Anadolu Grubu gibi büyük holdingler de bu ihalelere girmişlerdi.


Satış bedelleri eleştirilerin odağındaydı. Özellikle fabrikaların gerçek piyasa değerinin çok altında satıldığı, tarım sektörüne ve yerel kalkınmaya yeterince katkı sağlamadığı daha o günlerde belirtildi. Şeker fabrikalarının üretim kapasiteleri, yerel ekonomiye etkileri ve stratejik önemleri göz önünde bulundurulduğunda, satış bedellerinin gerçek potansiyelin çok altında kaldığı görülebiliyor. Kaldı ki bu özelleştirme süreci, yerel tarım ve çiftçiler üzerinde de ciddî sosyal etkiler oluşturdu. Şeker pancarı üreticileri, özelleştirilen fabrikaların üretim taleplerine uyum sağlamayan politikalar nedeniyle oldukça olumsuz etkilendiler. Pancarın alım fiyatları ve taşıma maliyetleri gibi faktörler çiftçilerin maliyetlerini artırdı ve bu durum sosyal huzursuzluklara yol açtı. Yine aynı sürecin bir diğer etkisi de işçi çıkarmaları ve işgücü sorunları oldu. Fabrikaların özelleştirilmesiyle birlikte bazı işçiler işsiz kaldı ya da sosyal hakları kesintiye uğradı. 


Şeker fabrikalarının özelleştirilmesinin ardından yabancı sermaye özellikle şeker üretimi ve gıda sektöründeki yatırımlarını artırdı. Fransa ve Almanya’nın büyük şeker şirketleri, Türkiye’nin şeker pazarına girmeye başladılar. Bu da yerli üreticilerle rekabeti artırdı ve şeker fiyatları üzerinde baskı yarattı. Özelleştirilmiş fabrikaların üretim kapasiteleri, çoğunlukla verimlilik artışı sağlamak amacıyla modernize edildi. Ancak pancara dayalı şeker üretiminin yerini şeker kamışı üretimi gibi farklı üretim biçimleri almaya başladı. Yeni sahipler, daha rekabetçi fiyatlarla şeker üretmeye çalıştılarsa da bu, pazar payı artışı konusunda sınırlı kaldı. Şeker fiyatlarındaki dalgalanma, hem iç piyasa, hem de dış ticaretle ilgili zorluklara yol açtı. Özelleştirilen fabrikalar dünya fiyatlarına bağlı olarak üretim yaparken, iç piyasada fiyatlar daha değişken hâle geldi. 


Yeni düzenin çerçevesine bakınca…


Hazırladığım dosya içinde 2001 Krizi ile 11 Eylül Saldırıları çerçevesinde nasıl bir Türkiye oluşturulmaya çalışıldığını ve buna karşı Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın askerî vesayet, darbe plânları, parti kapatma, yargı vesayeti, paralel devlet yapılanmaları, terör ve bürokratik oligarşi cephelerinde Türk Devleti için nelere katlanıp hangi siperleri tırnaklarıyla kazıdığına yer vermeye çalıştım. 


Önünüze karanlık bir tablo sunmuş gibi görünüyor olabilirim. Zira bu tabloya rağmen medya göstergeleriyle Türkiye’de toplum, “bu ülkenin Afganistan, Irak, Pakistan ya da Suriye, Lübnan, İran gibi olmadığını” düşünüp bu ülkenin bağımsız bir devlete sahip olduğunu zannetti. Ancak gerçek bağımsızlık mücadelesi, bu son kertedeki hamlelerle verilmişti. 


Sayın Erdoğan’ın “Aşkım” dediği partinin dahi bu hamlelerin vizyon ve misyonlarını kamuoyuyla hiçbir zaman paylaşmamış olması, bu kurumlara hiçbir zaman değinmemesi, toplumdaki Devlet’e sadakat ve ondan ümit kesmemek eşiğini düşürmüştür. Ekonomik alanda Sayın Erdoğan’ın açtığı tüm alanlar, 2025-2026 dünya inşâ sürecinde Türkiye’nin bütün dünyaya karşı elini kuvvetlendiren en verimli kurumlarla donatılmıştır. Bu noktada önemli olan, savaşı kaybetmemek ve Türkiye Yüzyılı’nı doğru yönlendirmek için söz konusu kurumların, onların kıymetini bilecek kimselerle doldurulmasıdır. Sayın Erdoğan’ın açıklayacağı yeni kabinenin bu manzarada ya çok büyük bir etkisi olacaktır ya da hiçbir esamesi olmayacaktır. Bu işleyişin teknik haritası, ancak yargı vesayetini tespit edip o koca yarayı kapattıktan sonra Türkiye’de başkanlık sistemini bütün ölçüleriyle ele alarak çizilebilir.