Ataerkil toplumdan çocukerkil topluma

Çocuklar özgüvenli olsun diye anne babalar kimliklerini fedâ ettiler. İnsanlar anne baba olmayı bırakıp çocuklarıyla arkadaş oldular. Özgüvene indirilen her darbe, çocuğun tüm hayatına indirilmiş bir darbe olarak görüldü ve kurtarılmış, sağlıkla yeşertilmiş bir özgüven, bir çocuğun hayatını kurtarmak olarak görüldü.

Kaliforniya Sendromu

“AİLE”, eski bir atasözüne göre, çocuklarımıza “yetişmeleri için kök, uçmaları için kanat” verdiğimiz yerdir.

Ben Ötesi Psikoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Mustafa Merter şöyle diyor: “Sadece gelişmiş Batı ülkelerinde değil, bütün dünyada genç nesil, Amerikan medeniyetinin etkisine mâruz kaldığı oranda atalarından ve ailelerinden gelen ahlâkî değerlere karşı çıkıp isyan edecek. Bu değerlerin yitirilmesinin bedeli ise çok ağır! Bulaşıcı hastalık derecesinde yaygın bir narsisizm/enâniyet, hayâlî bir iyimserlik, gittikçe artan oranlarda genel kaygı ve depresyon…”

Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre, 1950 ile 1990 tarihleri arasında lise öğrencilerinde görülen kaygı artış oranı yüzde 85. 1980 ile 2007 arasında 14 yaş altı çocuklarda intihar oranı ikiye katlanmış durumda. Bu verilere karşılık özgüvenli, rahat ve bağımsız olduğu iddia edilen neslin kendini önemli hissetme oranında da ciddî bir artış söz konusu. 1950’lerde 14-16 yaş arasındaki ergenlerin yüzde 12’si “Ben önemli bir kişiyim” derken, 1980’lerde bu oran yüzde 80’e çıkıyor. 1968 ile 1990 arasında “Ben değerliyim” duygusundaki artış oranı ise yüzde 86. Merter, bu durumu “Kaliforniya Sendromu” olarak adlandırmış.

Yıllarca çocuklarımızı özgüvenli yetiştirmemiz gerektiği düşüncesi bize empoze edildi. Çocukların başına gelen her olumsuzluk, özgüvenine zarar gelmesi endişesiyle bertaraf edildi. Çocuğun özgüveni kırılmasın diye çok insan kırıldı belki de. Çocuklar özgüvenli olsun diye anne babalar kimliklerini fedâ ettiler. İnsanlar anne baba olmayı bırakıp çocuklarıyla arkadaş oldular. Özgüvene indirilen her darbe, çocuğun tüm hayatına indirilmiş bir darbe olarak görüldü ve kurtarılmış, sağlıkla yeşertilmiş bir özgüven, bir çocuğun hayatını kurtarmak olarak görüldü.

Bugünün gençleri bu anlayışın ürünü. Bugün 35 yaş altı olan, “Y kuşağı” olarak tanımlanan bu nesil için Jean M. Twenge, güzel bir isim bulmuş: “Ben Nesli”…

Bu nesil ne yazık ki, görev ve sorumlulukların bütünüyle kişisel benliğin önüne geçtiği bir dünyayla tanışmadı. Bir atasözünde diyor ki, “İnsan, içinde yaşadığı çağa, babasına benzediğinden daha çok benzer”. Tabiî ki biz atalarının dinine değil, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği dine iman edenlerden olmaya gayret ettiğimiz için, ilkelerimizi yaşadığımız çağ değil, Rabbimiz belirliyor. Bizler, Rıdvan Kaya’nın söylediği gibi, “İnsanlar şaşabilir, ölçüler şaşmaz” ilkesi ile çağın bulanık karanlığını aydınlatanlar oluruz inşallah. Kuşkusuz bunun için önce Kur’ân’ı, sonra da Kur’ân’ın ışığında insanı, toplumu, doğayı ve tarihi anlamamız gerekiyor. Bu uzun yolculuk, hayat boyu bitmeyecek bir mücadele. Çünkü sorumluluğumuz ağır.

Ankebut Sûresi’nin 2. âyetinde, “İnsanlar ‘İnandık’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler?” diyor. Bizler “Îman ettik!” diyerek Rabbimize, Rabbimizin çizdiği sınırlar içerisinde bir hayat süreceğimize ve ölene dek İslâm’ı yayacağımıza söz verdik. İnşallah sözünü tutanlardan ve az bir karşılığa Cennet’i değişmeyenlerden oluruz!

Ataerkil toplumdan çocukerkil topluma evrilmenin tarihçesi

Konuya “Ben Nesli”nin oluşum süreciyle devam etmek istiyorum. Yani “ataerkil toplumdan çocukerkil topluma” nasıl evrildiğimizin tarihçesine değinmek istiyorum.

Bütün bu toplumsal değişimin itici gücü, kadınların statüsünde yaşanan devrimdir. 20. yüzyılın başlarında başlamış, 60’larda ivme kazanmış ve son 30 yılda çılgınca sürat kazanmış bir devrim… Medyanın desteğiyle kadınların çoğu, bir nesil içinde hayat arkadaşlığı ve ev kadınlığından bağımsız gelir sahibi kişilere doğru ilerlemişlerdir. Günümüzde tüm ebeveynlerin karşısına çıkan en büyük sorulardan biri şudur: “Süratle değişen 21. yüzyıl ortamında, anne ve babanın rollerini ve sorumluluklarını nasıl tanımlayacağız?”

Geçmişte malûm biyolojik nedenlerden dolayı çocukların yetiştirilmesi çoğunlukla “kadın işi”ydi. Kadınlar bu işi evde, yemek ve temizliğin yanında ücretsiz yaptıkları için, kimse çocuk yetiştirmeyi özellikle önemli bir şey olarak görmüyordu. Öte yandan baba, açıkça hayatî bir role sahipti. İlkel avcı-toplayıcısından 1950’lerin şapkasını askıya asıp “Tatlım, ben geldim!” diye seslenen “evigeçindiren” kişisine varana dek o, aileye bakan ve koruyan kişiydi. Babanın çocuklarıyla ilişkisi çoğunlukla mesafeli ve disiplin merkezliydi. Evin dışında ekmek parası kazanma işi, babaya anneden çok daha üstün bir statü kazandırırdı. Ne olursa olsun, en azından insanların rolleri belliydi.

Fırsat eşitliği ve kadınların artan ekonomik bağımsızlığı ile birlikte, geleneksel roller darmadağın oldu. Ailede tek bir ebeveyn ya da her iki ebeveyn de çalışıyorsa, kim besleyici, kim evi geçindirendir?

İnsan davranışına ve cinsiyet farklılıklarına bakış açımız değiştikçe eski klişeler artık geçerliliğini yitiriyor. Erkeklerin bebeğin altını değiştirmesi, kadınların yönetim kurulu toplantısına katılması gibi… Yine de biyolojik açıdan iki evrimsel rolle ilişkilendirilen hormonal farklılıklar hâlâ geçerli. DNA’mız genel olarak kadınların hâlâ besleme-bakma ihtiyacı duymasını, erkeklerin de koruma ve geçim sağlama içgüdülerine sahip olmasını belirliyor.

21. yüzyılın ilk yıllarında en çok satan kozmetik ürün, “gözaltı kapatıcıları”dır. Allison Pearson, “Nasıl Yetişiyor Her İşe Bilmem” adlı romanında, “Kadınlarla erkeklerin eşit olduğunu ispatlamaya çalışmak için bir yandan çetin bir işte çalışıp bir yandan da evlerini çekip çevirirken dış dünyaya karşı da kontrollü, özenle makyaj yapılmış bir maske takarlar” diyor. (1)

Ölçümüz ne olmalı?

Bu konuyla ilgili çok çeşitli yorumlar yapılıyor. “Kadın evde otursun, sadece çocuk baksın, temizlik yapsın”, “Erkek ev işlerine hiç yardım etmesin, sadece çalışsın” ya da bir reklâm filmiyle özellikle feminist kadınların sloganı hâline gelen “Çocuk da yaparım, kariyer de!” yaklaşımları gibi türlü çeşit ve uçlarda gezen pek çok değerlendirme mevcut. Ancak bir kez daha, birçok şeyde olduğu gibi burada da ölçümüzün “fıtrat” olması gerektiği gerçeğine çarpıyoruz.

Herkesin fıtratı, doğuştan gelen özellikleri ve yapısı farklıdır. Bu konuya “kadının fıtratı-erkeğin fıtratı” diye ayırarak yaklaşmak da yeterli görünmüyor. Habil ve Kabil kıssası, durumu anlamak açısından önemli. Habil’in yumuşak huylu, halim selim yapısına karşılık Kabil, sert ve hareketli bir insandır. Bu özellikleri nedeniyle Âdem (as) oğullarını, yapılarına uygun mesleklere yönlendirir. Habil’in çiftçilik, Kabil’inse çobanlıkla uğraşmasını uygun görür. Habil ve Kabil, erkek fıtratı başlığı altında değil, kendilerine has fıtratlarına göre değerlendirilir.

Yeteneğin geliştirilebilir, iradenin güçlendirilebilir, hatta zekâ seviyesinin arttırılabilir olduğunu biliyoruz bugün. Ancak insan, özünden uzaklaştıkça ve hayatındaki îman boşluğunu dünyalık işlerle doldurmaya çalıştıkça, önüne sunulan hayatı sorgulamadan ve anlamadan yaşamaya başlıyor. Sınırları statüyle çizilmiş dünyadan kopup tüm hudutları Allah’ın çizdiği dünyada yaşamaya başlamadığımız sürece fıtratımıza yaklaşmamız bile mümkün değil.

Her insan farklı yaratılmıştır. Aynı şekilde her insanın yaşantısı da birbirinden farklıdır. Kimsenin tercihlerini -Allah’ın keskin hükümleri ve koyduğu nizam dışında- sorgulamaya hakkımız yok. Bunu sorgulayacak mercii de değiliz. Herkes anneliği ya da babalığıyla ilgili sorulara, fıtratına yakın olan cevabı bulup vermelidir. Allah’a güvenen ve tevekkül eden bir kul nasıl cevaplar verirse, öyle cevaplar bulmalıyız sorularımıza. Yoksa düzenin bozukluğu veya insanların sorumsuzluğu bugüne has bir mesele değil. Nitekim Antik Çağ’da Sokrates’in söylediği sözlerin günümüzde söylenenlerden bir farkı yok.

“Günümüz gençliği lüksü seviyor. Davranışları kötü, büyüklerine karşı saygısızlar ve sadece laklak etmeyi biliyorlar. Büyükleri odaya girdiğinde artık ayağa kalkmıyorlar. Anne babalarıyla çatışıyor, öğretmenlerine kafa tutuyorlar ve sadece tüketmeyi biliyorlar.”(2)

Narsist Martı: Jonathan Livingston

Gelelim çocukerkil topluma, dünya üzerine kurulmuş çocukların dünyasına…

“Kadın ve erkeğin rollerindeki belirsizleşmeyle birlikte, belirli bir şey olan çocuğa sarılmak” diye tanımlayabiliriz gelinen noktayı. Bu şiddetle kucaklanan çocuklar, yani “Ben Nesli”nin temsilcileri, bugün 4-6 yaş arasındaki dönemde kendini merkeze koyma evresini tamamlayamamış yetişkinlerdir.

Ben Nesli’nin özellikleriyle devam edelim…

Şişirilmiş egoları ve gerçekçi olmayan beklentileriyle “Ben Nesli”, neşeli bir çocukluğun ardından hayatın gerçekleriyle karşılaşıyor. “Eğer istersen, her şeyi yapabilirsin!” düşüncesiyle büyüyen çocuklar, büyüdüklerinde her şeyi yapamayacakları ve her şeyi olamayacakları gerçeğine çarpıyorlar.

Bir dönemin çok şişirilip abartılmış ve hâlâ meşhur kitabı “Martı: Jonathan Livingston”, “İstesem her şeyi yaparım!” furyasının ürünüdür.

Bildiğiniz gibi Martı Jonathan, sürüsüyle birlikte uçmayı ve avlanmayı reddeder. Bunun yerine aç viran, değişik hareketler deneyerek uçma çalışmaları yapar. Tabiî kitapta bu durumdan övgüyle bahsedilir. Sürünün bacak kadar martı yüzünden aç kalmasına, iki garip hareket öğrenecek diye ailesine karşı koymasına ya da sürüden bağımsız hareketlerinin diğer martılara kötü örnek oluşturmasına değinilmez. Jonathan özel (!) bir martıdır ve özel (!) olduğu için böyle davranıyordur. Kendini özel ve diğerlerinden üstün görmek, kitapta “olması gereken” ve “en doğru düşünce” imiş gibi aktarılır. Oysa bu narsistik bir özelliktir.

Sonunda Jonathan sürüsünü terk eder, kendisi gibi üç beş yarım akıllı martıyla abuk sabuk hareketler yaparak yaşamını sürdürür. Aileymiş, geçimmiş, umurunda bile olmaz… Pek çok insanın ilgiyle okuduğu, bir çok gencin idolü olmuş bu martının hikâyesi, aslında Batı’nın bencil ve tutkulu özgürlük anlayışına yazılmış bir methiyedir.

Parlak ışıklar altında Barbie bebek vücuduyla, herkesin ayakta alkışladığı ünlü biri olacağı hayâliyle büyüyen “Ben Nesli”, kendini doğumdan kalan kilolarıyla tuvalet temizlerken bulunca hâliyle büyük bir hayal kırıklığına uğruyor. Oysa günlük hayatta yapılan işlerin büyük bir kısmını bu kimsenin beğenmediği işler oluşturuyor.

17 yaşındaki Dan Atkins, “Temel hayat felsefem, beni ne mutlu ediyorsa onu yapmaktır” diyor. Buna karşılık 1943 doğumlu bir kadının söylediklerine kulak verelim: “1960’ların başlarında birçok insan, hayatta en önemli şeyin dürüstlük, çalışkanlık, gayretlilik, vefâkârlık ve başkalarına saygılı davranmak olduğunu söylerdi. Mutlu olup olmadığımı hatırlamıyorum bile. Bu elbette ki ‘Mutlu değildik’ demek değil, sadece odak noktamız bu değildi. Oysa bizler bugün mutluluğa odaklanıyoruz.”(3)

Frankl’in söyledği gibi, aslında mutluluğun peşinden koşamayız; mutluluk kendisi oluşmalı, kendisi ortaya çıkmalı.(4)

Roger ve Rebecca Merril’in birlikte yazdıkları “Dengeli Yaşam” adlı kitapta diyor ki, “Hayatı ‘gerçekçi’ olanlar açısından düşünmeye başlarken, gerçekçi olmanın ‘Düş kuramazsınız!’ anlamına gelmediğini aklınızdan çıkarmayın! Aslında tam tersi doğrudur. Düşleriniz ilkelerle uyumlu olduğu sürece ‘gerçekçi’ olmak, size onları hayata geçirme gücünü veren şeydir”.

Özsaygı mı, özdenetim mi?

Gerçekçi olmayan beklentiler içerisinde az çalışarak büyük başarılar elde edeceğini düşünen Ben Nesli’nin bu düşünceye ulaşmasında etkili olan belki de en önemli etken, “özsaygı” üzerinde her şeyden çok durulmasıdır.

Özsaygının içten gelen, kendiliğinden oluşan bir şey olması gerektiği düşüncesine karşılık, beklentilerin yüksek olması, insanları tatminsizliğe sürüklüyor. Oysa özsaygı sadece kişinin başarılı olduğu işlerden kaynaklanmasa bile, başkalarını da içine alan bir değer ortaya koyamayan, süs bitkisi gibi görüntüden başka bir şey ifade etmeyen, varlığıyla bir katkı sunmayan bir insanın kendini sevmesi ve kendine saygı duyması kabul edilir bir şey değil. John Hewitt’in “Özsaygı Efsanesi” adlı kitabında dikkat çektiği gibi özsaygı, öğretilebilir bir şeydir ve öğretilmelidir. Hewitt, “Özsaygı programları, öğrencilerin, kişinin kendisiyle meşgûl olması ve kendini övmesinin kabul edilebilir, istenir bir şey olduğuna inanmalarını sağlıyor” diyor. Bunun sonucunda insanlar, ne yaparsa yapsın, nasıl bir insan olursa olsun, kendilerini önemli hissediyorlar. Ortada hiçbir sebep yokken kendini seven, kendinden memnun olan insanlardan, kendilerinin ve başkalarının yararına çalışan fedâkâr insanlar olmalarını bekleyemeyiz.

Birçok kapsamlı araştırma, özsaygının, herhangi bir şeyin nedeni olmadığını ortaya koyuyor. Özsaygıyı arttırmanın mutluluk ve başarıyı arttırması beklenirken narsisizme yol açtığı görülüyor. Bu sebeple özsaygı yerine “özdenetim”, yani irade üzerinde çalışmak ve özsaygıyı bir hedef yerine bir sonuç olarak görmekte yarar var. Kendine saygı vurgusunu bir kenara bırakıp kendini kontrol etme ve iyi bir insan olmaya gayret etme hareketi oluşturmak sorumluluğundayız.

Son söz niyetine

Son sözü çağın getirdikleri, konjonktür gereği yaklaşımlardan sıyrılmış, çağlar üstü sözleriyle sadece bu meseleye değil, hayata ve insana dair bakışımızın nasıl olması gerektiğini samîmiyetle ifâde eden Şehit Hasan el-Benna’ya bırakıyorum.

“Ben en iyi kişinin, mutluluğunu başkalarının mutluluğunda ve onların doğruya iletilmesinde gören, sevinci başkalarını sevindirmekten ve iyi olmayan şeylerden onları korumaktan kaynaklanan, kamunun ıslahı doğrultusunda fedâkârlıkta bulunmayı kâr ve ganîmet sayan, zorluklarla dolu olduğu hâlde hak ve hidâyet uğruna cihadı rahat ve lezzet olarak değerlendiren, mahzun ruhları sevince boğmaya çalışan, ebedî mutsuzluktan ve ona maddî bir sıkıntıdan bir yaratığı kurtardığı ve ona doğruluk yolunu gösterdiği ânı ‘en mutlu olduğu an’ olarak gören kişi olduğuna inanıyorum. Faydası sahibini aşmayan, yararı onu yapandan başkasına dokunmayan bir amelin oldukça cılız ve dar çerçeveli olduğuna inanıyorum. En hayırlı amelin, sonuçlarıyla hem sahibinin, hem de ailesinden topluma kadar başkalarının yararlanabildiği amel olduğuna inanıyorum. İnsanın hedef alması gereken en büyük gâyenin ve en büyük kararın, Allah’ın rızâsını kazanmak olduğuna inanıyorum.”(5)

 

1. Sue Palmer/Zehirlenen Çocukluk : Modern Dünyanın Çocuklar Üzerindeki Etkisi/İletişim Yayınları; 2006

2. http://www.haksozhaber.net/cocuk-egitiminde-ailenin-yeri-ve-onemi-70967h.htm

3. Bu örnek ve yazıda geçen araştırmalar Jean M. Twenge’in “Ben Nesli” adlı kitabından alınmıştır. Ayrıca Mustafa Merter’in sözleri kitabın önsözünde, John Hewitt’ten yapılan alıntı da aynı kitapta yer almaktadır.(Jean Twenge/Ben Nesli/Kaknüs Yayınları; 2009)

4. Victor E. Frakl/ İnsanın Anlam Arayışı/Okuyanus Yayınları; 2009

5. Ahmet Emin Dağ/ Hasan el-Benna/ İlke Yayınları; 2011