Aslın yüzüne astar aramak

Kur’ân-ı Kerîm, insanın ana rahmindeki oluşum evrelerinden, arının yaptığı balın izahına, gökyüzünün katmanlarından evrenin genişlemesine, hatta parmak izinin varlığına kadar açık açık ifade ettiği hakikâtler zaman içerisinde bilimsel çalışmalarla Vahyin de onayladığı gerçeklerdir.

KAVRAMLAR, düşünme pratiklerimizin hatlarını belirlerken o alandan nasıl istifade edeceğimize de mühim bir alt zemin hazırlarlar. 

Fakat bazı kavramlar, ilgilendiği saha itibariyle bazen yorumlama noktasında bir ideolojinin amacına amade edilerek muhteviyatı kalkan gibi kullanılır. İşte bu minvalde yorumlanan ve zamanın dili hâline gelen bıçak sırtı bir kavram: Bilim... 

İnkârın en cafcaflı argümanı… Gaflettekilerin düşlerini süsleyen yanılsama… Çağın büyük imparatoru ve sırtımızı yaslamamız gereken mutlak hakikat(!) Liderimiz, rehberimiz, izini süreceğimiz tek istikâmet… En önemlisi, reddetmenin aşikâr olan sırrı, kâinatın yegâne açıklaması ve aklın ödüllendirilmiş ispatı… Yerine hiçbir şey koyamasak da üzerine gelmiş yeni bir bilgiyle feshedebileceğimiz şaşmaz bir doğru! 

Cümlelerin bu şekilde sıralanması, ne bilime bir reddiye ne de bilimin hakikati üzerine paradoksal bir savunmanın hezeyanları… Kurulan cümleler, bilimin hakikatinden ziyade onun bezirgânlığını yaparak neşet ettiği kaynağı flulaştırma gayretinde olanlara kendilerinin izahını yapmaktır. Ve bilimi, ideolojilerin en kavi paravanı olarak kullananların aynadaki yansımalarına fener tutmaktır.

İnsan, insanlık tarihiyle beraber varlığı, varoluşu, evreni ve işleyişini merak etmiş ve bu muazzam sistemin sırlarının peşine düşmüştür. 

Kâinattaki olayların oluşum ve seyrini deneysel çalışmalarla ve gözlemlerle inceleyen saha ve bu sahanın verilerinin ismi olan “bilim”, insanın keşif merakına cevaplar verir ve onu daima bir adım sonrasına taşır. İlgilendiği alanlara göre dallara ayrılıp, kategorik olarak çalışmalarını kapsamlı şekilde sürdürür.

Bu çalışmalar ışığında gerek evrenin birçok sırrını, gerekse insanlığa hizmet edecek buluş ve gelişmeleri bizlerin hizmetine sunar. Dahası bilim, bizi yüzyıllar gerisine götürerek, geçmişe dair nice bilgiye ulaşma fırsatıyla da buluşturur. Kendi alanında ulaştığı bilgi ve topladığı verileri bir sonraki aşamanın bulgularına kadar doğru kabul ederek değerlendirmelerini bunlar üzerinden yapar. Bunun içindir ki bilimde mutlak doğru yoktur! “Amacı itibariyle bilim, durağanlığı bünyesinde barındırmayan, sürekli ilerleyen ve veri akışının kesintiye uğramadan devam ettiği bir bilgi havuzudur” da diyebiliriz. Doğruluğu kesinleşmiş ve/ veya birbirini destekleyen ve örtüşen doğrular olduğu gibi bir önceki bilgi ve bulguyu fesheden, başka sav/lar ortaya koyan kuramsal bir metotla yol alır.

Özellikle son yüzyılda bilimin insan hayatındaki yeri ve kabul değerlendirmeleri son derece önem kazanmış ve birinci sırayı almıştır. Bu, çok yönlü değerlendirme yapılabilecek sosyolojik, ekonomik ve de kültürel birçok dinamik barındıran geniş bir etüt sahasıdır. Fakat biz, bilimin tarihî sürecine kısa ve kaba hatlarıyla göz gezdirerek bu alanların argümanları üzerine genel bir bakış yakalayabiliriz.

Avrupa, yani Batı tarihine özellikle de Orta Çağ dönemine baktığımızda bilime karşı takınılan tavır ve sergilenen karşı duruş, kelimenin tam anlamıyla kökten bir reddediş üzerine oturtulmuştur. Skolastik düşüncenin etkisindeki Batı, bilimin ortaya koyduğu doğruları kesin ve sert bir dille reddetmekle kalmayıp iddialarını ifade edenlere ceza uygulayacak kadar da baskı altına almıştır. Galileo Galieli geliştirdiği teleskopla gökyüzünü inceleyip, dünyanın hem güneş hem de kendi etrafında döndüğünü ve yine dünyanın şekli üzerine ileri sürdüğü görüşlerden dolayı Engizisyon Mahkemesi’nde yargılanmış ve ceza almıştır. Dinî otoritenin var ettiği ruhban sınıfı, halk ve devlet üzerindeki etkin gücünün sarsılacağı tedirginliğiyle dönemini karanlığa mahkûm etmiştir. Katı tutumlarının toplum üzerindeki olumsuz tesirlerine rağmen, uzun yıllar bu politikanın ezici gücünü kullanmaktan imtina etmemişlerdir. 

Batı, 17’nci yüzyılda bu tahakkümün altında inlerken ondan yaklaşık 10 asır önce, Doğu’da, 8’inci yüzyılda, Müslüman bilim adamları tıp, astronomi, fizik, kimya, simya gibi birçok alanda önemli çalışmalar yapmışlardır. 

Bilim, bu kabul ediş ve reddedişler git gelinde hayli uzun bir zaman geçirdikten sonra, yeni dünya düzeninde esas alınması gereken tek kabul olarak müstesna bir mevkiye konumlanmıştır. Bu, öyle bir konumlanma olmuştur ki, Mutlak Hakikate “rağmen” cephesi açılmış, bu cephenin silahı akıl, kılavuzu ise aklın sayesinde(!) ulaşılan bilimin verileri olarak kabul edilmiştir. Sistemleşen bu altyapı aynı zamanda bilinçaltlarının vaz geçilmez krokisi, yaşamın da tek rehberi olarak tasarlanmıştır. İşte mevzuun “bam teli” olan kısmı tam da burası… 

Avrupa’da “Rönesans” dediğimiz “Aydınlanma” hareketiyle meydana gelen değişim ve dönüşümde mekanizma, bilimin alt metninin önemli dinamikleri olan “rasyonel akıl, pozitivizm” gibi kabullerin kolonlarının taşıyıcılığına oturtuldu. Gerçekliğin, daha da önemlisi doğruluğun kaynağı olarak “akıl” kabulü, maddî âlemin dışında hiçbir varlık alanını kabul etmiyordu. Katolik Kilise’nin radikal tutumu üzerine bu tavrı geliştiren Batı, zamanla bu politikasını “din” kavramının özüne karşı derinleştirdi. “Mânâ” dediğimiz ruhsal boyutu insanın fikrî ve pratik hayatından çıkararak, aklın rehberliğinde bir ilerleyiş kabul edildi. “Akıl” yegâne kriter, “bilim” ise aklın gücünün ve boyutunun devâsalığını ortaya koyacak tek yetkili alan… 

Antik Yunan ve Roma’nın kalıntılarından formalize edilen yeni düzende her şey ampirik düzlemde ilerleyecekti. İnançla bilim vuruşturuluyor, zafer çığlıkları asırlara yayılıyordu. Bu gayret bilimin üstünlüğünü ispattan ziyade “din” kavramını nötralize ederek, etkisini toplumlar üzerinde mümkün oldukça azaltmaktan yanaydı. Bilginin tek kaynağının bilim olduğu gerçeği, bilimin sonuçlarının ise teolojik tüm kabul edişlerin yokluğuna ispat niteliğindeydi. Fizik, kimya, matematik, biyoloji gibi bilimin dalları, gerçekliğin deneysel ve gözlemsel olguları ve bilginin somut referanslarıydı. Bu referanslar insanı bir başlangıç noktasına götürüyordu. Bu gidiş mecburiydi, çünkü insan izaha muhtaçtı! Bu öyle bir izah olmalıydı ki, doğanın eliyle, kendi içindeki döngüyle kendini açıklamalıydı. Ne dayanacağı bir güç, ne de muhtaç olacağı bir iradeye ihtimal verilmeliydi. Bu arayış, Evrim Teorisi’ne tutunarak rasyonel aklın sorularına cevaplar üretmeye başladı. Oysa yanı başımızdaki Vahyin cümleleri bize canlı ve cansız tüm varlığın oluşumunu, aynı zamanda sistemin işleyişindeki düzeni açıkça söylüyordu. Kâinatı anlatan Ayet-i Kerimelerde kullanılan “denge” ve “ölçü” ifadeleri bize doğrudan matematik ve fizik ilmini işaret ediyordu. Ayın evrelerinin anlatımı astrolojiye işaret ederken “akıl” melekesini biteviye hatırlatması da bilimin tüm sahalarına gidecek yolun yegâne parolası. Kur’ân-ı Kerîm, insanın ana rahmindeki oluşum evrelerinden, arının yaptığı balın izahına, gökyüzünün katmanlarından evrenin genişlemesine, hatta parmak izinin varlığına kadar açık açık ifade ettiği hakikâtler zaman içerisinde bilimsel çalışmalarla Vahyin de onayladığı gerçeklerdir. 

“Bilim” dediğimiz alan, varlığın kanun ve kaideleridir aslında. Bu alan insanı “Mutlak Doğru”ya, İlahî güç olan Allah’a ulaştırır. Nitekim Vahiyle örtüşen bilgilere ulaşan bilim adamlarının birçok ifadesi de bu yönde. Alaska Körfezi’inde tatlı su ve tuzlu suyun buluşması ama birbirine karışmaması Furkan Sûresi’nin 53’üncü Âyet-i Kerimesinde açık ve net ifadelerle bize anlatılıyor. 

Elbette ki bu kadar izah, Allah’ın var ettiği kâinatın ve içindekilerin işleyiş metodunu ilim ve iradesiz bir gerçekliğe bağlamak dileyenlere karşı bir ses vermektir.