ULVÎ gayeler için
inanç derecesinde bir ümit ile yürümek ve zaferi Allah’ın lûtfu olarak
bilmektir fetih. Fetih, önce gönülleri fethetmektir. Zihinleri hazırlayıp
fethin önünü açmaktır. Zihinleri gelişim ve başarıya aralamaktır. Değişime
kapalı olan zihin sahiplerinin ayakları hep geriye doğru gider, bir karış
ileriye gidemez.
Tarihte
kalıcı olan, iz bırakan, çağlar boyu etkisi devam eden, ruhları etkileyip
yenileyen, zihinleri geliştirip tazeleyen büyük bir olay ve olgudur fetih.
Toprak ya da ülke iltihak etmekten çok farklı bir olgudur bu yüzden. Gönül ile
yapılan, gönül ile alâkalı olan, bir sevdaya dair içkin bir olay olduğu için
çağ açmak, çağ kapatmak olarak değerlendirilmiştir.
Mekke’nin
Fethi üzerinden bin beş yüz yıl, İstanbul’un Fethi üzerinden 500 yıldan fazla
bir zaman geçtiği hâlde hâlâ zihinleri tazelemesi, ruhları beslemesi ve de kuvvet
vermesi, birer gönül fethi olmalarındandır.
İstanbul’u
fethetmeye dair alev gibi bir sevdaya sahip olan Fatih, 550 kilo ağırlığında
dev gibi ateş topları yapmıştı âdeta. Çünkü içinde ateşli bir rüzgâr esiyordu.
Fatih’e bunu yaptıran inat değil, inançtı. Hazreti Peygamber’in müjdesine nail
olmak gibi kutsal bir aşktı onunkisi. Bu işi başaracağına dair öyle büyük bir
aşka sahipti ki düşünmekten uykusuz kaldığı gecelerin sonunda surları dövüp
yıkacak güç ve büyülükte toplar dökmeyi başarabildi. Ona düşmanın hayâl ve
havsalasının üzerinde bu devasa topları döktüren şey, sahip olduğu teknik
bilgiler değil, büyük aşktı. Aşkı o kadar büyüktü ki bu denli büyük toplar
dökebilmişti.
Gemileri
karadan yürütecek kadar büyük bir istek, büyük bir aşk vardı içinde. Bu yüzden
denilebilir ki, o kaya gibi sağlam, o dağ gibi muhkem olan surları delen,
toplar değil, aşktı. Çünkü o surları delen, o topları yaptıran kutsal aşk,
kutsal sevdaydı.
İstanbul’un
Fethi incelendiğinde görülecektir ki, hem İslâm, hem de dünya tarihi açısından son
derece önemlidir. Yaklaşık olarak bin yıldan beri devam eden bir hayâl, bir
müjde, bir ideal bu fetihle birlikte bin yıldan fazla yaşayan Doğu Roma
İmparatorluğu’na son verilirken Müslümanlar açısından ise yepyeni bir dönemin başlıyordu.
Osmanlı’nın
öncülüğünde İstanbul’un Fethi ile birlikte başlayan yeni dönemde Müslümanlar,
siyâsî ve ekonomik olarak güçlerini arttırmış, Akdeniz’in ve dünyanın en büyük aktörü
olmayı başarmışlardı. Tıpkı tüm engelleme ve düşmanlıklarına rağmen Hazreti Peygamber’in
etrafında oluşan aşk, heyecan, sevgi ve enerjiyi görüp direnmekten vazgeçen,
Kâbe’nin anahtarını teslim eden müşrikler gibi Hıristiyanlar da, İstanbul’a
giren Fatih’i sevgiyle karşılayıp ona karşı koymadılar, direnmediler. Âdeta
kendi elleriyle İstanbul’u teslim etmek istediler. Bizans’ın adaletsizlik,
haksızlık ve baskılarından iyice bezmiş durumda olan halk, artık “Kardinal
külahı görmektense Osmanlı sarığı görmeyi yeğleriz” diyerek Osmanlı’nın
adaletine olan güvenini ifade etmişti.
Bir
cihat şuuruyla yapılan fetih binlerce yıl unutulmamış, önemini korumuş, âdeta
zihinsel ve ruhsal bir beslenme kaynağı olmuştur. Çünkü fetih, toprak kazanmak
için yapılan bir çarpışma değil, Allah için yapılan bir seferdir ve Allah’ın
verdiği bir zaferdir. Fetih yeni kentler ve ülkeler kazanmak, mal ve servet
yağma etmek için değil, oralara insanlığa aydınlık, barış, huzur ve mutluluk
dolu hakikati taşıma, hakkı götürme, medeniyetle buluşturma mücadelesi ve o sevdaya
ulaşma çabasıdır. Selahaddin-i Eyyûbî’nin Kudüs aşkıyla mücadele etmek, Eyüp
Sultan Hazretleri’nin ihlâsıyla İstanbul’da surların dibinde can vermektir.
İstanbul,
dünyanın incisi olan aziz bir şehirdir. Her çağda, her zamanda dünyanın başkenti
olarak düşünülen bir şehirdir. Müslümanların hâkimiyetiyle birlikte medeniyetin
de başkenti ve beşiği olmuştur. Bu yüzden başka milletler tarafından da
defalarca kuşatılmıştır.
Fetih,
Bizans’ın şahsında zulüm ve baskı dolu olan karanlık bir çağı kapatıp sevgi,
adalet ve huzur dolu olan, İslâm’ın güneşi ile aydınlanan yeni bir çağ açmıştı.
Günümüzün sözde çağdaş dünyası, bugün uygulanan sözde özgür, demokratik-lâik
sistemlerde soluduğumuz hava İslâmî değil, kara gürültü, kara sis ve uğultu
dolu bir atmosfer hâline gelmiş, her nefesimizde kalplerimizi karartmaya,
duygularımızı köreltmeye başlamıştır. Bu zulüm ve adaletsizlik dolu hâliyle
yeni dünya yeniden fetihlere, yeni Fatihlere muhtaç bulunmaktadır.
Bugün
dünyanın dört bir yanından yeniden yükselen imdat çığlıklarına herkesin kör ve
sağır kesildiği garip bir zamanı yaşıyoruz. Bu mazlumları, mustazafları, ezilmişleri,
işgal edilmiş beldeleri, sahipsiz ülkeleri, yetim kentleri, aç bırakılmış
kıtaları kurtaracak, bu karanlık çağı kapatıp aydınlık yeni bir çağ açacak yeni
bir lidere, yeni bir felsefeye ve yeni bir fethe ihtiyaç bulunmaktadır. Çünkü
her çağ yeni bir fethe muhtaçtır. Öyle bir lider gelmelidir ki, Fatih gibi, “İmkânsız”
denileni gerçekleştirmeli. Öyle bir fetih olmalıdır ki, İstanbul gibi, Mekke
gibi, çağ açıp çağ kapatmalı. Olmalı ki Müslümanlar, yeniden hak ettikleri
onur, izzet ve haysiyete kavuşabilsinler.
Fatih,
Hazreti Muhammed’in (sav) ilk müjdesini gerçekleştirdi fakat Rasulullah sadece
İstanbul’un Fethi’ni müjdelemedi. Zulüm dönemlerinden, zorba yöneticilerden,
Roma’nın fethinden sonra Müslümanların Yahudilerle savaşarak onları da yok
edeceğini ve yeryüzünün yeniden İslâm’ın hâkimiyetine gireceğini de müjdeledi.
İşte bu müjdeye nail olmak, günümüz Müslümanlarının sevdası, hayâli ve rüyası
olmalıdır. İslâm’ın nuruyla aydınlanmış yeni bir düzenin kurulmasını gerçekleştirmek
için gece gündüz çalışmak, çağdaş idealimiz olmalıdır.
Yeni,
mağrur ve aydınlık dönemler için fetih ve cihat şuuruyla çalışmayı bir aşk
olarak bilmeliyiz. Fatih İstanbul’u nasıl bir aşkla fethettiyse, bizler de aynı
aşk ve aynı inançla çağdaş Romaları fethetmek, çağdaş zulüm ve işgallere,
dökülen Müslüman kanına son vermek zorundayız!
Fetih ruhlu, cihat yürekli nesillere selâm olsun!



