“Aşk kâğıda yazılmıyor”muş

M. C. zihninde bütün hikâyeyi yeniden süzdü, yeniden yaşadı adeta. Kapıda az önce lapa lapa yağan karın altında kederli, hüzünlü kızın yerinde artık gülümseyen, tehlikeden emin biri duruyordu. Kapıda Mihriban’la birlikte annesini de görür gibi oldu...

“NEDEN olmasın?” diyerek kabul etmişti gelmeyi telefonun diğer ucundaki ses…

Kitapçı Muhlis, telefonu kapattıktan sonra içini coşturan çocuksu bir sevinç ve yüzüne yayılan tebessümle parmaklarını başının arkasında birleştirerek yaslandı koltuğuna. Sevinci çocukça idi ama kendisi pos bıyıklı, kısa kesilmiş beyaz saçlarıyla bir seksen boyunda, yanakları hafif içe çökük, yaşlıca gösteren kocaman bir adamdı. Yüzünün aldığı bu şekille dolaşırsa yanında çalışanların meraklı bakışlarına muhatap olacağını biliyordu. Sevincini bastırmak istemediğinden de elemanlara bir iki saatlik işi olduğunu söyleyip ayrıldı dükkândan.

Gaziosmanpaşa Bulvarı’nda büyükçe bir kitap-kırtasiye dükkânı işletiyordu Muhlis. Nereden baksan yirmi beş yıldır aynı mekândaydı. Şehirde yaşayan hemen herkesin en az bir kere yolunun düştüğü bu mekânın sahibini Tokat’ta tanımayan yoktu. Zarfların üzerine adres yazmaya gerek yoktu mesela, “Kitapçı Muhlis” yazmak yeterliydi. 

Üniversiteden sonra birkaç yıl Türkçe öğretmenliği yapmış, sonra bırakmıştı, ama kitaplarla haşır neşir olmayı, sosyal ve kültürel aktiviteler içinde bulunmayı seviyordu. Bu yüzden neredeyse şehirde organize edilen sivil ya da resmî bütün sosyal faaliyetler içinde bulunmuştu. Önümüzdeki günlerde belediye tarafından yapılacak yeni bir kültürel faaliyet organizasyonu vardı ve Kitapçı Muhlis, bu organizasyonun doğal aktörlerindendi.

Bu organizasyonun diğerlerinden farklı, bambaşka bir anlamı vardı Muhlis için. Çünkü çoktan öte sevdiği, “Seni sığdıracak gökyüzü bulamıyorum” dediği, çoklukla ifade edilemeyecek kadar değer verdiği birini uzun zaman sonra görmek ve ağırlamak bahtiyarlığına erişecekti. En son on yıl önce kalbinden ameliyat olmak için İstanbul’a gittiğinde görmüştü onu. O zamanlar bu kadar meşhur olmayan ünlü roman yazarı M.C., Muhlis’in üniversiteden arkadaşı ama aslında çocukluk aşkı Mihriban’ı kendisinde cisimlendirdiği ve bütün şehrin bildiği sevdasını adadığı kadındı.

Mekândan ayrıldıktan sonra Ali Paşa Camii’ne doğru yöneldi. Niyeti ikindi namazını kılmak, bu arada uzun zamandır yaşamadığı böylesi bir sevinci, heyecanı içinde sindirmeye çalışmak, kalp atışlarını normale döndürmek ve sakinleşmekti. İçi içine sığmama halinin canlı örneği olarak atıyordu adımlarını Kitapçı Muhlis. İçini coşturan sevinç yüzünden eksilmiyor, gayriihtiyari sürekli gülümsüyordu.

Şadırvanda abdestini alıp tarihî Ali Paşa Camii’nin kapısından içeri girdi. Kıbleye yönelip niyet etti. Etti etmesine ama bir türlü konsantre olamıyordu. Hayalinde sevdiğine ait ne kadar resim varsa gözünün önündeydi. Bir müddet ayakta bekledi. Aklını toplamaya, nerede olduğunu, ne yapmaya çalıştığını düşünmeye çalıştı. Ama olmuyordu. İçinde bu yaşına kadar kapanmamış yaralar açan, belki de hiç evlenememiş oluşunun nedeni, sarı saçları, masmavi, bakış değil de sanki ok fırlatan gözleri ve gülerken iki yanağında oluşan gamzeleriyle ilkokul aşkı Mihriban’ı yeniden bulmuş gibi sevindiği ve de asla aklından çıkaramadığı, ancak bir türlü hissettiklerini söyleyemediği o muzip kadın yine yapmış yapacağını, gözünde büyümüş, büyümüş, bütün camiyi dolduruvermişti.

Böyle namaz kılamayacağını anlayınca dışarı çıkıp caminin dış avlusundaki taşların üzerine oturdu Kitapçı Muhlis. “Mihriban” şiirini rahmetli Abdurrahim Karakoç sanki onlar için yazmıştı. Kâğıda dökemediği aşkının, hudut çizemediği sevdasının yüreğindeki sızısı hiç dinmemişti. Dinlediği şarkılarda, türkülerde, aslında hayatının her anında mutlaka Mihriban’a, dolayısıyla da şimdilerin ünlü roman yazarı M. C.’ye çıkan bir yol bulurdu.

Oturduğu yerde derin bir iç çekti Kitapçı Muhlis, gözlerini avlunun boşluğuna sabitleyip kendi kendine konuşmaya başladı: “Ah! Elime yüzüme dokunan alev gibi hayalin... Değiştirsen Yeşilırmak’ın yolunu, yüreğimden geçirsen sönmeyecek bir ateşsin. Kaç şafakta kaç şadırvanın suyuna karıştı adın, anlatabilsem… Kaç kez yeniden niyet edip başladım elimden… Kaç tekbir, kaç secde, kaç namaz yeniledim bilebilsen… Sevdamsın, burada yaktın, öte yanda yanmamın sebebi olma! Azad et, kurban olayım, çek şu gülüşünü gözlerimden, bırak yaramazlığı!”

***

Organizasyon günü geldiğinde Tokat’ın mütevazı havaalanında misafirini karşılayan Kitapçı Muhlis, bir yandan heyecanını bastırmaya çalışıyor, diğer yandan da sevdiği kadına hazırladığı küçük sürprizler için aksilik olmasın diye dua ediyordu.

İşte karşısındaydı! Bunca yıldan sonra onun neredeyse hiç değişmediğini görmek şaşırtmadı Muhlis’i. Karşısındaydı ve o her zamanki yakıcı bakışlarıyla gülümsüyordu. Muhlis ise yerinden fırlayacakmış gibi atan hasta kalbine sakinleşmesi için telkinlerde bulunuyordu.

Ünlü yazar M. C. daha “Hoş bulduk” diyemeden, etrafı ellerinde çeşit çeşit, buket buket çiçeklerle bir yığın insan tarafından sarıldı. Teşekkür etmeye fırsat bulamadan havaalanının hoparlöründen “Hoş geldiniz!” anonsunu duydu bu defa. Çıkıştan önce M. C.’nin önü, ellerinde yazarın kitapları olan bir grup tarafından imza için kesilince, M. C. Kitapçı Muhlis’e dönerek, “Yaşlanmışsın ama hiç değişmemişsin; şaşırtmayı, sürpriz yapmayı seviyorsun hâlâ. Bunlarda senin parmağın olduğunu biliyorum” dedi.

İmza işi bittikten sonra arabaya doğru ilerlediler. Muhlis sağ ön kapıyı açtı misafirinin binmesi için, eliyle buyur işareti yaptı. M. C. az öncekilere şaşırmıştı ama bu defa şok yaşadı. Oturacağı yer güllerle kaplıydı. Ne yapacağını şaşırdı ünlü yazar. Gülleri çok seviyordu. Üniversite yıllarında bir gün Muhlis’e, “Bir gün arabam olursa, içini, bütün koltuklarını gülle dolduracağım” demişti. Döndü, “Unutmamışsın demek” dedi. Uçaktan indiği andan itibaren yapmak istediği ama cesaret edemediği şeyi yaptı, boynuna sarıldı Kitapçı Muhlis’in. İkisi de birbirlerinin kalp atışlarını hissedebiliyorlardı.


Kitapçı Muhlis ile yazar M. C., program ertesi sözleştikleri üzere M. C.’nin kaldığı otelde kahvaltıda buluşup, sonra da şehirde dolaşacaklardı.

Otelden çıkıp biraz yürüdüler. Küçük bir köprüden geçtiler. Birkaç sokağa girip çıktıktan sonra bir ilkokulun önünde durdular. “Sana anlattığım hikâyeyi hatırlıyor musun?” diye sordu Muhlis. “Hangisi?” diye sormadı M. C., “Mihriban’ı… Tabiî ki hatırlıyorum. Hiç unutmadım ki… Hatta o küçük kızı hâlâ merak ettiğimi de söyleyeyim” dedi gülümseyerek. Sonra okula doğru baktı, anlamıştı M. C., Muhlis’in aşkının fırtınayla başladığı yerdi burası. Küçük bir çığlık attı gayriihtiyari, “İnanmıyorum!” dedi.

Muhlis, “Ben tam buradaydım, o da şurada” diye eliyle o gün durdukları yerleri işaret etti. Gösterdiği yerler kırmızıya boyanmıştı. Mihriban hikâyesi şehirdeki yerel bir gazetede yayınlandıktan sonra dilden dile dolaşmış ve bu duygusal dozu yüksek olay neredeyse efsane haline gelmişti. Artık Tokat’ta bu hikâyeyi bilmeyen yoktu. Okul idaresi de olayın bir kısmının kendi okullarında geçmiş olmasından dolayı Kitapçı Muhlis’in isteğini kırmamış, onun gösterdiği yerleri kırmızıya boyamıştı.

İkisi birden o günü tekrar yaşamaya başladı. Okul bahçesine yağan lapa lapa karı, karlara bata çıka sağa sola titreyerek koşturan küçücük çocukları… Çocuklarını almaya gelen anne babaları, anne babaları gelmeyen çocukların şaşkın ve korku dolu bakışlarını, velilere cevap yetiştirmeye çalışan öğretmenleri gördüler. Sonra hüznü ve endişesi korkuya dönüşmüş yüzüyle o sarışın, mavi gözlü kızı gördüler; boynunu bükmüş, gözlerindeki yaşlarla Muhlis’le M. C.’ye bakıyordu…

Okulun girişindeki merdivenlerde oturup ikisi birden bir müddet seyrettiler zihinlerindeki manzarayı. Sonra gelirken geçtikleri köprüye doğru yürümeye başladılar. Tam köprü üzerinde M. C., “Geçtiğiniz dere neresiydi?” diye sordu. M. C.’nin hikâyeyi bütün ayrıntısıyla hatırlıyor olması Muhlis’i daha da sevindirmişti. “Dere, geçtiğimiz yıllarda ıslah edildi, duvar yapıldı kenarına. Senin anlayacağın, o günü hatırlatacak bir yer gösteremeyeceğim derede, ama sana başka bir yer göstereceğim” dedi Muhlis.

Şehir meydanını geçip kaleye çıkan sokaklardan birine doğru yöneldiler. Sokağın başındaki iki katlı çift cumbalı ahşap yapının önüne geldiklerinde eliyle durdurdu misafirini Muhlis, “Mihriban’ı merak ediyordun ya, Mihriban burada!” diyerek kapının girişindeki küçük çocuk heykelini gösterdi. Bir kere daha şok olmuştu M. C., biraz nefeslendikten sonra, “Sen de şu köşede olmalısın” diyerek konağın alt köşesine baktı. Şaşkınlığı bir kat daha artmıştı.

Uzun zaman önce belediye tarafından Tokat’ın geleneksel yaşam biçimini canlı tutmak adına satın alınıp restore edilerek bir nevi müzeye dönüştürülen Paşaoğlu Konağı’nın önündeydiler. Belediye Başkanı meşhur hikâyeyi öğrendikten sonra “Ne yapabiliriz?” diye Kitapçı Muhlis’e sormuş, o da biri Mihriban’ı, diğeri kendisini temsil eden iki küçük heykel yapabileceğini söylemişti.

M. C. zihninde bütün hikâyeyi yeniden süzdü, yeniden yaşadı adeta. Kapıda az önce lapa lapa yağan karın altında kederli, hüzünlü kızın yerinde artık gülümseyen, tehlikeden emin biri duruyordu. Kapıda Mihriban’la birlikte annesini de görür gibi oldu. Gidip saçlarını okşadı Mihriban’ın, o minik ellerinden tutup öptü “Bunca roman kahramanım oldu ama senin gibi sahicisi olmadı” diyerek.

***

Ayrılık zamanı gelmişti. Dönüş için misafirini tekrar havaalanına bırakan Kitapçı Muhlis, kara sevdasına, yüreğini verdiği kadına “Güle güle” diyebilmek için çok zorlandı. Elini tuttu M. C.’nin, gözlerine baktı; çok şey söylemek istiyor, fakat hiçbir şey söyleyemiyordu. “Çok teşekkür ediyorum, iyi ki geldin” diyebildi sadece. Diğer söyleyeceklerini ise gözlerinden okusun istedi.

“Biliyorum yine dişlerim kilitlenecek, dilim lâl, bütün kelimeler firarda olacak. Sırf senin sözlerin diye, omzuna yaslayamadığım başımı kelimelerine yaslamak adına kitaplarını başımın altına koyarak uyuduğumu, neredeyse çeyrek asır önce gözyaşımı silmek için verdiğin pembe kâğıt mendili kutsal bir hazine gibi senin elin değmiştir diye hâlâ sakladığımı ve en çok da Mihriban oluşunu işte söyleyemeden gidiyorsun.

Gidiyorsun ya, şimdi bırakacağım elini, belki de bir daha tutamayacak olmanın sancısı nasıldır bilir misin? Hatta bir müddet sonra hayal mi, gerçek mi, ayırt edemeyecek olmak nasıl bir çıkmazdır, bilir misin? Bilir misin her gece kendini bir uçurumun dibinde paramparça bulmak nasıl bir şeydir? Toprağına hüzün ekilmiş bir ağaç gibi büyüdüm. Ne yaprağım yeşerdi, ne çiçek açıp meyveye durdum. Bu yüzden yarım sevincim, umutlarım, yarınlarım…

Bana baktıklarında kocaman bir adam görüyorlar ya, vallahi yalan! Vurgunluğumdan sebep, ben aciz, yalnız ve biçareyim; sevdasından korkup karanlıkları mesken edinmiş, şiirlere, öykülere saklanmış bir adamım. Oysa bambaşka bir hayatı yaşıyor olabilirdik şimdi. Bu günbatımını ağaçlar arasından denizi gören bir dağ evinde seyrediyor olabilirdik mesela. Mesela ağaç dallarına astığımız kuş seslerinden şiirlerimiz olabilirdi. Bir kitap sayfasında buluşup bütün bir sahili dolaşır, rüzgârın çam ve ıhlamur kokularını birbirine karıştırarak yüzümüze çarptığı serin yaz akşamlarında bir bardak çayı, bir dilim ekmeği bölüşüyor olabilirdik. Mesela senin hayalinden başka sesin olmadığı gecelerimin kimsesi olabilirdin. Hayatıma gökkuşağı, ömrüme tat olabilirdin.

Kısacası, sen benim her şeyim, ben senin neyin istersen o olabilirdim. İstedim ki, sen lâl dilimin tercümanı ol. Ama olmadı. Yine söyleyemedim. Bütün bunları duymak seni mi daha çok yaralardı, beni mi? Bilemediğim için sustum! En doğrusuydu belki de susmak… Susmak ki, sonsuza kadar...”

Ayrılırken boynuna sarıldı Muhlis’in M. C., duyulur duyulmaz bir sesle, “Keşke Mihriban olsaydım” dedi. Söyleneni duymuşçasına fısıldadı Kitapçı Muhlis, “Keşke Mihriban olduğunu bilseydin”...

İstanbul’a döndükten sonra popularitesi gereği hayatı kalabalık, yoğun ve hareketli yaşayan M. C.’nin uzun süre Muhlis’i aramak aklına gelmedi. Oysa Kitapçı Muhlis’in ertesi günü, her tarafta yırtılmış, sağa sola atılmış kitap sayfalarıyla dolu evinin yatak odasında cansız bedenini buldular. Başının altına koyduğu bir kitap ile veda etmişti hayata Mihriban’ın kara sevdalısı…